Çarşamba, Aralık 16, 2009
Aralıkta İstanbul'da Neler Olacak?
17 Aralık Perşembe
Sınavlara Hazırlık Aşamasında ve Kişisel Başarıda Motivasyonun Önemi
Neslihan Erözbek
Düzenleyen: Aziz Berker İlçe Halk Kütüphanesi Müdürlüğü
Saat: 14:00
Yer: Aziz Berker İlçe Halk Kütüphanesi Konferans Salonu
Adres: Rıhtım c. Rasimpaşa m. Nüzhet Efendi sk. no: 53 Kadıköy
18 Aralık Cuma
Beyazıt Hamamı Onarımı
Veysel Hazar
Düzenleyen: Röleve ve Anıtlar Müdürlüğü
Saat: 14:00
Yer: Röleve ve Anıtlar Müdürlüğü Salonu
Adres: Matbaa-i Amire Binaları Topkapı Sarayı 1. Avlu içi Sultanahmet
21 Aralık Pazartesi
Yusuf Has Hacib ve Eseri Kutadgu Bilig
Prof. Dr. Zülal Ölmez
Düzenleyen: Milli Yazma Eser Kütüphanesi Müdürlüğü
Saat: 14:30
Yer: Milli Yazma Eser Kütüphanesi Müdürlüğü Konferans Salonu
Adres: Macar Kardeşler c. Feyzullah Efendi sk. no: 1 Fatih
Osmanlı'da Mali ve İktisadi Yapı
Prof. Dr. Mehmet Genç
Düzenleyen: Birlik Vakfı
Saat: 19:00
Yer: Birlik Vakfı
Adres: Yeniçeriler c. no: 13 Çemberlitaş
23 Aralık Çarşamba
Marmaray Sirkeci Kazısı Cam Buluntuları
Doç. Dr. Uzlifat Özgümüş
Düzenleyen: İstanbul Arkeoloji Müzeleri Müdürlüğü
Saat: 16:00.
Yer: Arkeoloji Müzesi Yıldız Salonu
Adres: Osman Hamdi Bey Yokuşu Sultanahmet
2009 Katip Çelebi Yılı Nedeniyle Katip Çelebiyi Anıyoruz
Prof. Dr. Mustafa Kaçar
Düzenleyen: Şemsipaşa İlçe Halk Kütüphanesi Müdürlüğü
Saat: 14:00
Yer: Şemsipaşa Kütüphanesi Toplantı Salonu
Adres: Şemsipaşa c. no: 43 Üsküdar
25 Aralık
Tarih ve Kültürümüzde Kırım
Dr. Aras Neftçi
Düzenleyen: Süleymaniye Yazma Eser Kütüphanesi Müdürlüğü
Saat: 14:00
Yer: Süleymaniye Yazma Eser Kütüphanesi Konferans Salonu
Adres: Ayşekadın Hamamı sk. no: 35 Süleymaniye
28 Aralık Pazartesi
Mesnevilerimizin İlki Kutadgu Bilig
Prof. Dr. Mustafa Kaçalin
Düzenleyen: Milli Yazma Eser Kütüphanesi Müdürlüğü
Saat: 14:30
Yer: Milli Yazma Eser Kütüphanesi Müdürlüğü Konferans Salonu
Adres: Macar Kardeşler c. Feyzullah Efendi sk. no: 1 Fatih
29 Aralık Salı
Şehzade Sancakları ve Şehzadeler
Prof. Dr. Feridun Emecan
Düzenleyen: Topkapı Sarayı Müzesi Müdürlüğü
Saat: 15:00
Yer: Topkapı Sarayı Konferans Salonu
Adres: Topkapı Sarayı Müzesi Sultanahmet
Salı, Aralık 15, 2009
bu insanlar kime bakıyor?
Bir anda hepsi sizi seyrediyormuş gibi değil mi?Aslında bizimle ilgilenmiyorlar. Solda Theodosius ve eşi, sağda çoluk çocuğu, mağlup ve esir düşmüş düşmanlarının teslimiyetini izlemekteler.
Zaten bakışlarında bir düşmanlık hissetmemek mümkün değil. "ne var kardeşim, bir şey mi yaptım, ne öyle dik dik bakıyorsunuz?!" diyesi geliyor insanın...
bir de mesaj vermek istiyorum haşmetmeapa:
Efendi, imparator da olsan, koskoca taşı Mısır'dan getirip, İstanbul'un ortasına da diksen, "ölümsüz bir abidem olsun" diye, kafan böyle kopar, yüzün görünmez işte.
Ne demişler: "Padişah da olsan er kişi niyetine"
hamiş 1:
Yukarıdaki sözlerime yapılan bir itirazdan dolayı şunu eklemeyi uygun görüyorum:
Bu taşı İstanbul'a getirtmek isteyen Constantinus idi. Lakin ancak İskenderiye'ye kadar getirtilebildi. Bunu daha sonra Julianus başarmış olsa da, meydana diktirmeye ömrü vefa etmedi. Sonunda Theodosius bu işin üstesinden geldi ve taşı meydana diktirdi. Altındaki mermer kaidenin dört tarafına da çeşitli olayları konu eden sahneler oyuldu.
Taşın adı Theodosius sütunu oldu.
Evliya Çelebi'ye göre, İstanbul'u afetlerden koruyan tılsımlardan biridir.
hamiş 2:
Eskiden bu taşlar öyle derinde değildi. Yani toprağı kazıp kazıp sütun dikmediler.
Bir rivayete göre, Sultanahmet Camiinin temelinden çıkan toprak meydana yığılmış ve oradaki abidelerin kaideleri toprak altında kalmıştı.
1857'de İngiliz bir araştırmacı kazı yaparak, kaidelerin en alt seviyesine kadar ulaşmıştır. Daha sonra etrafı korkulukla çevrilmiş ve bugünki halini almış.
Perşembe, Aralık 03, 2009
Edebiyat Mevsimi
İlgisini çekenler, programları merak edenler şuradan buyursunlar:
Perşembe, Ağustos 06, 2009
aaah güzel istanbul
Zaman bahtını, güzelliğini bozmadan değiştirsin ve
çocuklarım seni bir gün benim
seni gördüğüm ve terkettiğim aynı
delikanlı heyecanının sarhoşluğu içinde görebilsin"
(Edmondo de Amicis, İstanbul*)
Sokrat, bunu daha da anlamlandırarak, şehirlerin felsefenin yurdu olduğunu söylemiştir. Her ne kadar günümüzde gözardı edilmiş ve homojenliğini kaybetmiş olsa da felsefe ve şehir arasında bir symbiosis yani ortak yaşamın varlığı sözkonusudur. Bu anlamda şehirler, düşüncenin ve büyük kitle hareketlerinin merkezi, beyni konumundadır. Şehrin bu özelliği onu her daim dinamik tutar. Elbette bu, günümüzdeki "yerleşim birimi" tanımındaki şehirden daha ötebir mefhumdur.
Fakat bazı şehirler vardır ki, onlar bu nesnel yapılarından çok daha derin anlamlar kazanarak, kişiliğe bürünmüş ve öznelleşmişlerdir. Onlara artık sadece bir şehir gözüyle bakılmaz. Kimi zaman bir kadına benzetilir, kimi zaman gamsız bir yarene. Eşe, dosta, akrabaya: Hasılı insana. Konuşulur, sitem edilir, bir sevgiliyi özler gibi özlenilir.
İstanbul da bu şehirlerden biri. Efsanesi Hz. Süleyman'a kadar dayanan, adına yüzlerce, binlerce şey yazılmış, çizilmiş, söylenmiş güzellikler diyarı.
"Tarih değişmez, değişen tek şey kıyafetlerdir." diyordu İskender Pala bir konuşmasında. Öznelleşmiş bir şehrin kıyafetleri gibi. Ne kadar değişirse değişsin, dokusu, tavrı değişmeyen; köhneliği ve güzelliği, hatta trafik sorunu, kalabalığıyla, hep o aynı şehirdir İstanbul.
Atıf Yılmaz 1966'da çevirdiği "Ah Güzel İstanbul" filmiyle, yozlaşmayı, değişimi ve bir şehrin bozulduğu halde, nasıl hala umut kapısı olduğunu çok güzel anlatmış.
Sadri Alışık'ın kendine has uslubu, kullandığı yarı beyefendi yarı sokak ağzıyla olaylara bakış açısının yanında, silik silik de olsa İstanbul manzaraları olan filmi izlemenizi tavsiye ederim.
Haşmet... Seyyar Fotoğrafçı.
Filmin bu ilk karelerinde çok hoşuma giden bir de söz eder:
"Bizim memlekette şaşkınlık yaraşır delikanlıya..."
Ve şiir:
SEYYAR FOTOĞRAFÇI
Çek artık Osman Usta çek
Kapağı bir açışta
Şu bütün sabırsızlığımın resmini
Tam işte o dakikadayım
Hani o her şeyden her şeyden
Sıkıldığım dakikada
Başını şöyle tut diyorsun
Elime doğru bak
Hayır ben o yana bakamam
İstemiyorum öyle durmak
Nedir o öyle
Girecekmişim gibi bir işe
Bıktım usandım rötuştan pozdan
Az mı ezildim az mı büzüldüm
O öldüresiye nazlardan
O hep karşılıksız aşklarda
Bu olduğum gibi sade
Görünebildiğim kadar silik
Dakikada çekersin diye resmimi
Osman Usta bunun için seçtim seni
Deniz gibi sokak gibi ev gibi duracağım
Senin karşında istediğim yana bakarak
İşte öyle çek Osman Usta
Hani o bir bakışta
Halime hayran olarak
S. Aldanır
Hamiş:
* Edmondo de Amicis'in seyahatnamenin ötesindeki bu kitabı, kendi asrındaki İstanbul'u çok ayrıntılı bir şekilde anlatmaktadır. Bir Batılının gözüyle şehrin kozmopolit, çok sesli ve çok renkli yapısını keyifle okuyabilirsiniz.
Bu vesileyle TTK'nın Temmuz'a kadar yaptığı %50 kitap indirimini Aralık'a kadar uzattığını belirtmekte fayda görüyorum.
Amicis'in kitabı da TTK yayınlarından çıkmakta. İnternet üzerinden rahatlıkla alabilirsiniz. Çok da ucuz.
Meraklılar için buradan...
Pazartesi, Mayıs 04, 2009
Perşembe, Nisan 16, 2009
Pazar, Mart 15, 2009
Mermer Küplerden Plastik Şişelere
Efendim zaman zaman İstanbul'a ilk kez gelmiş veya arasıra ziyaret eden eşe, dosta, ahbaba boza ikram etmek ve yüzlerindeki o ekşimtrak ifadeyi seyretmek çok eğlenceli oluyor. Alışık olmayanlarda ekseriya ilk tepki : "O kadar methettiğiniz boza bu mu!" şeklindedir.
Bozanın tarihi oldukça eski zamanlara dayanmakta. Doğunun meşhur içeceklerinden biriyken, Osmanlılar vasıtasıyla Balkanlara ve oradan batıya yayılmış.
Değişik memleketlerde değişik hububatla yapılmakta. Türkler arasında darı ile yapılanı meşhur. Zaten kelimenin kökeni Farsça darı manasına gelen "buze" kelimesinden gelmekte.
Çağatay Türkçesinde boza, Arapça buza, Rumence bozan, Yeni Yunanca bozas, İngilizce bosa, Rusça Çekce buza, Fransızca bouza veya bosan, Almanca busa, İtalyanca-İspanyolca ve Portekizce buza olarak telaffuz edilmekte.
Bulgarca, Sırpça, Hırvatça, Macarca ve Arnavutça'ya Türkçe'den direkt olarak boza şeklinde girmiş.
Şimdilerde İstanbul'a ve dahi Vefa semtine has bir içecektir boza. En azından ben öyle biliyordum. Yani artık sadece İstanbul'da imal edildiğini... Ta ki bir iki sene evvel bir ahbabımız Bilecik bozası getirene kadar. Vefa bozasına vefasızlık gibi olmasın ama, oldukça güzeldi.
Osmanlı zamanında sevilerek içilen bir içecekti boza. Elbette bozanın alkollü olanı da vardı. Hatta meyhanelerin yasaklandığı dönemlerde bozacıların devreye girdiği görülürdü. Sarhoşluk verdiği için bu cinsin içilmesi caiz değildi. Dolayısıyla bu bozacılar da meyhanecilerle aynı cezaya çarptırılmışlardır. Hatta "Meyhanecinin şahidi bozacıdır" darb-ı meseli de buradan gelmektedir.
Evliya Çelebi içilmesi caiz olan tatlı bozayı zevkli zevkli anlatmaktadır. 17. asırda İstanbul'daki 300 boza dükkanında 1005 bozacı çalışmaktaydı.
Günümüzde tarçın ve leblebiyle içilmesi adet olmuş boza, o zamanlarda bakın nasıl içiliyormuş:
İçine Kuşadası pekmezi katıp, üzerine tarçın, karanfil, zencefil, hindistan cevizi serpilerek...
Çokça tüketilen bu boza için Evliya Çelebi şöyle söylemekte:
...On çömçe nûş etsen asla sekir vermez ve batın vecâ etmez... Hamileler içse batnında evladları ten-dürüst olup vaz-ı hamlden sonra nûş etse sütü çok olur...
(On kepçe içsen asla ağırlık vermez ve karında şişkinlik yapmaz... Hamileler içse karınlarında bebekleri kuvvetli, doğumdan sonra içseler sütleri bol olur)
Boza, ordunun da vazgeçemediği bir içecekti. Bilhassa kış aylarında orduya bozacılar alınır, cümle meşrubatçıların da yardımıyla yapılan bozalar askere dağıtılırdı. Zira bünyeyi hem tok hem de sıcak tutmaktaydı.
Aynı zamanda çabucak bozulduğundan serin yerde saklanması icap ediyordu. Bu da bozanın bir kış içeceği olmasına sebep olmuştu.
Benim küçüklüğümde de akşamları sokaktan gelen seslerden biriydi: "Vefaaaa bozaaaaa" nidaları. Ailece Vefa Bozacısına gider, birer bardak içer, bazen kocaman cam şişelerle evimize götürürdük. Zira boza, cam, mermer gibi koku ihtiva etmeyen kaplarda saklanır.
Şimdilerdeyse market raflarında yer alır oldu boza. Aslında güzel de oldu, herkes istediği vakit içebiliyor. Fakat şu plastik şişeler yok mu...
hamiş: Bu arada yemek fotoğrafları çekmeye başladım. Çok zevkli. Belki yakında yemek sitesi bile açarım. Kimbilir...
Cuma, Mart 13, 2009
İstanbul'daki İlk Trafik Kazası
fotograf alıntıdır.
Gün geçmiyor ki televizyonda kaza haberlerinden, İstanbul'un çetin trafiğinden bahseden haberler yayınlanmasın. (klişe haber cümlesi gibi oldu evet)
İstanbul'daki ilk trafik kazasıysa 1912 yılında Şişli'de vuku bulmuştu. İtalyan Elçiliğinin şoförü Arnavut bir vatandaşa vurup kaçmış ve daha sonra polisler tarafından Pangaltı'da yakalanmıştı. Yani sizin anlayacağınız, şoförün olay mahalinden kaçma teşebbüsü de ilk kazayla birlikte gerçekleşmiştir.
Haber günlerce gazete manşetlerinde yer almış, hastaneye kaldırılan talihsiz yaralı vefat etmişti. Olaylar büyümüş, suçlu, İtalya konsolosluğunun elemanı olunca, işin içine İtalyanlar da girmiş ve nihayet merhum Arnavut'un ailesine verilen tazminat ve şoförün cezalandırılmasıyla ortalık yatışmıştı.
hamiş:
1. Elbette o zamana göre büyük bir haberdi bu. Şimdilerde üçüncü sayfa haberi bile olmuyor. Bir ölü...
2. Türk polisi de sıkı çalışmış diyeceğim de, o zamanda kaç araba vardı kimbilir. Aynı eşkalde kaç araç olabilir ki.
3. Trafik kazasından ölüme sebebiyet verme suçu kanunlarda yer alıyor muydu acaba? Cezayı veren de İtalyan Konsolosluğu zaten. Zira ortalık sakinleşecek gibi değilmiş. Ah şu imtiyazlar...
Cuma, Aralık 19, 2008
Taksim Maksemi

Taksim Meydanının İstiklal girişinde hemen sağda eski bir bina vardır. Bilenler bilir, burası, zamanında o bölgeye su dağıtımının sağlandığı Taksim Maksemi'dir.
Üzerinde çok güzel iki tane de kuşevi bulunmaktadır.
Uzun süredir herhangi bir işlevi olmayan maksem Taksim Cumhuriyet Sanat Galerisi'ne dönüştürülmüş.
Belediyenin yaptığı bu yeni hizmetin hemen akabinde Sine-i Millet adı altında Tanzimat'tan Cumhuriyet'e Seçim'i konu alan bir de sergi düzenleniyor.
20 Aralık-30 Ocak tarihleri arasında görülebilir.
Müzenin ziyaret saatleri de oldukça iyi:
10:00-22:00 saatleri arası.
Cuma, Ekim 17, 2008
İstanbul'un Semtleri- Samatya
Bu ön hatırlatmadan sonra gelelim Samatya ismine:
Samatya'nın Bizans zamanındaki ismi Psamathia idi. Psamathia, kum veya kumsal demektir. Sahile yığılan kumlardan dolayı bu ismi almıştı. Hatta Kumkapı da dendiği oluyordu.
İsim zamanla Samatya halini almıştır.
Burası aynı zamanda İstanbul'un kapılarından biriydi.
Şehrin en eski yerleşim yerlerinden biri olarak gezilmeye değer olduğunu düşünüyorum.
Bilhassa fotoğrafçılar iyi bilirler...
Cuma, Eylül 05, 2008
Semazenler ya da Müteharrik* Ölüler




*hareket eden
Galata Mevlevihanesi İstanbul'un en kadim mevlevihanesi olmasının yanı sıra Haleti Efendi, Şeyh Galib gibi pek çok güzide Mevlevî'nin gelip geçtiği ve defnedildiği bir mekandır.
Burada müze hizmetinin yanı sıra, her ayın ilk ve son cumartesi Sema ayini de yapılmakta.
Bilgi edinmek isteyenler şuraya bakabilirler.
Ayrıca yine burada dernekleşip faaliyetlerini sürdüren MEKDER bünyesinde sema gösterileri düzenlenmekte imiş.
Muammer Karaca Sahnesinde vuku bulan bu gösterilerin bir tanesine katılmak bize de nasip oldu.
Ve lakin "gitmez olaydım, görmez olaydım" intibaıyla çıktık salondan.
Ruhsuz, meraklılarınca malum riteüllerinden uzak, hatta bir miktar şaşkınlığı muhtevi ve ol sebeple komik bir "gösteri" idi.
Ayin demek isterdim elbet. Mamafih "marifet iltifata tabidir." hükmünce pek mültefit olamayacağım..
Salondaki teşrifatçıların çoğu turistti ve bu ayin havasından uzak gösteri karşısında patırdayan flaşların cezbesiyle ben de birkaç fotoğraf çektim.
Siz siz olun, bu yazılanları kulağınıza küpe edinin..
Ama çok istiyorsanız bilet fiyatları 30 ytl. Öğrenci indirimi yok mu diye sorarsanız, öğrenci kimliği istenmeksizin 20 ytl'ye girebiliyorsunuz. Yani tam bir ticaret mevzubahis.
Meraklısına (!)...
Hamiş: Fotoğraflara bakıp aldanmayın sakın. Sema, giyim ve hareket şekli itibariyle estetik bir varoluşa sahip. Arkaplan da siyah olunca, nasıl çekerseniz çekin mistik bir etki oluşabiliyor. :)
Perşembe, Ağustos 28, 2008
Altın Eller Geleneksel Türk El Sanatları ve Yerel Tatlar Festivali
Pazar günü gezimizin finali Taksim Meydanı'ydı. Gezi Parkı'nda bir festival olduğunu öğrendik ve gezmeye karar verdik. Kültür Bakanlığı tarafından 6.sı düzenlenen bu etkinlikte bir çok şehrimizin yerel tatları ve el sanatları sergilenmekte ve hatta bizzat orada yapılmaktaydı.
Gözlemeler, börekler, tatlılar, kurutulmuş yiyecekler.
Diğer taraftan baston, tesbih, çeyizlik eşya, tezhip, hat, ebru, minyatür, kaatı, çini, halı, kilim.. Aklınıza gelecek ve gelmeyecek pek çok güzellik.
Ayrıca fotoğraf sanatçısı Erdal Yazıcı'ya ait de bir stand vardı. Burada göremeyenler en azından sitesinden fotoğraflarına bakabilir.
Tarhana almak için uğradığımız stanttaki amcanın sözü çok hoşuma gitti doğrusu:
"Kola içmeyin, tarhana için.."
Oldukça güzel ve iddiasında haklı bir söz. Tarhanayı kışın bolca tüketmek gerekiyor. Açıkçası benim için de üç dört senelik bir keşif.
Orada bize, etkinliğin Ramazan sonuna kadar devam edeceklerini söylediler, fakat sanırım yanlış anlaşılma oldu. Maalesef 20-29 Ağustos tarihleri arasındaymış. Eh ben de biraz geç haber vermiş oldum sanırım. Zira görülmesi, gezilmesi gereken bir festivaldi.
Artık gözümüz açık olur, önümüzdeki seneye ölmez de sağ kalırsak önceden haber veririz.
Festival ayrıntıları için buraya bakabilirsiniz.
Pazartesi, Ağustos 25, 2008
Bir İstanbul Pazar Gezisi
Gün içinde gördüğümüz, yaşadığımız şeyleri ana hatlarıyla paylaşacağım. Bbir kısmını ayrı yazılar halinde ayrıntılamak istiyorum.
Öncelikle Boğaz turuna çıkacaktık, fakat sonra fikrimizi değiştirdik.
Plan yapmak için Yenicami'nin hemen yanındaki Saray Muhallebicisi'ne gittik.
Eminönü'nde hem yiyip içebileceğiniz hem de oturup sohbet e debileceğiniz güzel ve temiz bir mekan burası. Genellikle göz önünde olduğu halde gözden kaçan bir yer olduğunu da eklemeden edemeyeceğim.
Haftaiçleri var mı bilmiyorum ama, haftasonları açık büfesi de var. (fiyatı 9 ytl)
Buranın su muhallebisi meşhurdur, ama biz aşuresini de tavsiye ediyoruz.
Fakat servislerinden pek memnun kalmadık. Bunu çıkmadan belirttik, umarım ki bir faydası olmuştur. :)
Ne zaman Eminönü'nden Beyoğlu'na gidecek olsam, önce Galata köprüsünden yüreyerek geçip, Karaköy tünelden tramvayı kullanmak hoşuma gitmiştir. Adeta bir zaman tünelinden geçiyormuşum havası verir bu bana. Biz de öyle yaptık.
Durağımız Galata Mevlevihanesi idi.
Tarihi yerleri gezmeye sevenlere burayı görmelerini tavsiye ediyorum. Fakat biz o gün gezemedik. Zira tam gittiğimizde Muammer Karaca tiyatrosunda başlamak üzere olan bir Sema gösterisi vardı. İstikametizi o yöne çevirdik. Bunu ayrı bir yazıyla anlatmak istiyorum.
Gösteriden sonra bir şeyler içmek için Özsüt'e gittik. Bu konuyu özellikle açtım. Belki birileri görür de bilgi verir diye.
Efendim mevzu şu:
Özsüt'ün çok güzel mamülleri bulunmakta. Ancak ne var ki hepimizin bildiği üzere çoğu büyük pastane pastalarına içki katmakta.
Daha önce Fatih Özsüt'teki yetkililere içki kullanıp kullanmadıklarını soruduğumda: "Sadece burada kullanılmıyor." cevabını verdiler. Demek ki diğerlerinde var.
Ancak Sultanahmet Özsüt'te sordum: "Burada da kullanmıyoruz." dediler.
En son bir kaç ay evvel söylediklerine göreyse, Özsüt hiç bir mamülünde içki kullanmama kararı almış. E o zaman önceden hepsinde var mıydı?
Şimdi biz neye inanmalıyız. Bize kim doğrusunu anlatacak.
İçki içenlere ya da orada içki kullanılmasına karşı değiliz. Lakin takdir edilmeli ki içki içmeyen insanlar olarak da bu pastaları yiyemeyiz.
Hasılı her zaman olduğu gibi sıkça gittiğimiz bir yer olmasına rağmen Özsüt'te pasta dışında şeyler yemeyi tercih ettik.
Bilen biri varsa açıklasın.
Ya da burdan Özsüt yetkililerine sesleniyorum: Nedir bu işin aslı?
Devam edelim..
Taksim Meydanı'na geldiğimizde güzel bir sergiyle karşılaştık. Bu sergiyi de bilahare kısa bir yazıyla anlatmak istiyorum.
Sevgili dostlarıma bu güzel gün için teşekkürler ediyorum..
Cuma, Ağustos 22, 2008
Mahmure neden Cumba'da otururdu?
Eskiden şehirler surlarla çevrili olduğundan evlerin imarı için kısıtlı bir alan bulunmaktaydı ve sokakların belli bir genişliğinin olması gerekirdi.
Ayrıca yine eskiden yollar, bir at arabasının veya yayanın yüreyeceği şekilde yapıldığı için, bugün bile buralarda sokakların darlığından şikayet eder dururuz. Kadim şehirlerin ortak sorunu..
Bu bilgilerden hareketle İstanbul'un "suriçi" olarak nitelendirilen Fatih ve Eminönü semtlerinde neden cumbalı evlerin tercih edildiğini anlıyoruz olsagerek.
Kısıtlı olan bir alanda zemin katı daha dar olan evlerin ikinci katları cumba, çıkma ve köşklük denilen çıkıntılar sayesinde genişletilirdi. Böylelikle hem odalar büyür, hem de sokak için gerekli alan işgal edilmezdi. Yine bu çıkıntılar sayesinde nemli olan zemin ve temel, yağmur kar gibi etkenlerden korunuyordu. Her kat, bir alt kat duvalarının muhafızıydı.
Cumba sayesinde, pek çok pencereleri olan üst katlar, içeri giren aşırı güneşten de korunuyordu.
Yine cumbalardan ötürü evlerin üst kısmı birbirine iyice yaklaştığından sıcak ve soğuk muhafazası da artmaktaydı. Bazan karşılıklı iki evin cumbaları birbirine o kadar yakın olurdu ki iki komşu birbirlerinin ellerini rahatça tutabilirlerdi. Eskiden komşu ilişkilerinin neden o kadar sıkı fıkı olduğuna şaşmamak gerek aslında.
Bir diğer husus ise, cumbaların bugünki balkon vazifesini görmesiydi. Fakat ev mahrem olduğundan buna örtülmüş balkon diyebiliriz. Ben dışarıyı göreyim, ama dışardakiler beni görmesin..
Ev sakinleri, rutubetli olan alt katta oturmak yerine, üst katı tercih etmekteydi.
Bizim Mahmure, sokağı ve yan komşuyu daha iyi görebildiği, ışığın en güzel olduğu cumbada değil de koskoca sofanın orta yerinde oturacak değildi ya.
Hem belki sokaktan hoş bir beyzade geçer ve eliyle işlediği oyalı mendilini usulca sokağa atabilirdi..
Hamiş: Müslim ve gayr-ı müslim evleri bu balkon veya cumbadan tefrik edilebilirdi. Çünkü gayrımüslimler genellikle balkonu tercih etmiştir. Müslüman evlerinde balkon tercihi, 19. yüzyılın sonu 20. yy.ın başlarındadır.
Pazartesi, Mart 10, 2008
Zarafet ve Merhamet Abideleri SERÇE SARAYLAR*

Kuşları sadece, “İstanbul’da yaşayan bir hayvan cinsi” olarak tanımlamak, hem bu şehri güzel yapan unsurlardan birinin zayıf tarifi, hem de onlara yüklenen pek çok anlamın da eksik bırakılması demek olur. Hangimiz Yenicami denilince güvercinlerin olmadığı bir manzarayı veya vapur denilince martıları düşünmeden edebilir ki. İçimizden birilerinin balkonuna, pencere kıyısına yuva yapmış kumrular vardır muhakkak.
Kuşlara duyduğumuz bu ilgi ve sevgi çok eski zamanlardan başlamaktadır. Oğuz destanlarına göre her boyun bir kuş sembolü vardı. Boyların bu hayvanlardan türediğine inanılır ve kutsal sayılan bu kuşlar yenmezdi. Her birinin tasvirinden yapılmış armalara ise Ongun ismi verilmekteydi.[1] Türk destan ve masallarının pek çoğunda kuş şekline bürünmek “kuş donuna girmek” olarak tabir edilmiştir. Şaman inancına göre iyilik yapan insanlar kuşlaşır ve uçabilirlerdi. Bu yüzden Türkler’e ait mitolojik resimlerde Şamanlar kuş şeklinde veya kuş maskesiyle tasvir edilmektedir. Yani uçmak, ancak ulvi ve erdemli davranışlar neticesinde elde edilebilen bir şeydi ve kuşlar uçabilen canlılardı.
Hümâ, Simurg, Anka gibi efsanevî kuşlar da edebiyatımızda yer almış ve günümüze kadar akseden bu inançlar tabirlere konu olmuş, talihli bir olayla karşılaşanın başına devlet kuşu konmuştur.
Türklerin kuşlara olan bu yakın ilgisi ve onlara atfedilen kutsiyet İslam’la devam etmiştir. Sevr mağarasında Peygamberimiz ve sâdık arkadaşının bulunmalarına mani olan hayvanlardan biri güvercindir. Onun akrabası kumru, her nefeste “Hu hu!” diye Allah’ı zikreder. Bülbül İbrahim Aleyhisselam için kendini ateşe atmıştır. İşte bu yüzden öldürülmeleri, etlerinin yenmesi günah sayılmış, yuvalarının bozulması hoş karşılanmamıştır. Türkiye’ye gelen yabancı seyyahlar yazdıkları mektup veya seyahatnamelerde Türklerin kuş sevgisinden bahseder. Parisli seyyah Thevenot seyahatnamesinde: “..Onların iyilikseverliği hayvanlara ve bu arada kuşlara kadar ulaşır; her gün birçok kimse pazarlara kuş satın almaya gider ve bunları serbest bırakırlar. Söylediklerine göre kuşların ruhları, kıyamet gününde Tanrı huzurunda onların iyiliklerine şahitlik edeceklerdir.”[2] demektedir.
İnsanî değerler ve merhametin sadece insanlığa has bir imtiyaz değil, bütün yaratılmışlara gösterilmesi gereken bir haslet olduğunun Türkler tarafından nasıl kavrandığını tarihteki hayvan hastaneleri, vakıflar, mezartaşı ve sebillerdeki suluklar ve nihayet kuşevleriyle görmek mümkündür.
Merhamet, zarafet ve kutsiyetin abideleri olarak kuşevleri, hem mimarî vasıfları hem de fonksiyonları açısından birer şaheserdirler. Mazisi 13.-14. yüzyıllara kadar dayandırılabilecek bu yapılar, Osmanlı İmparatorluğu döneminde Van’dan Kavala Selanik ve Girokastra’ya kadar uzanan topraklarda çeşitli şekillerde sergilenmiştir.[3]
Serçe, güvercin, saka, kırlangıç, leylek, kumru gibi kuşların barınabilmesi amacıyla yapılmış bu küçük mimari yapılar, adeta bir maket biçiminde olup “kuş köşkü, güvercinlik, serçesaray, güvercinsarayı” gibi çeşitli isimlerle anılmaktaydı.
Kuşevlerini iki sınıfa ayırabiliriz: İlki taş veya almaşık duvar etine oyulan yuvalar ve odacıklar veya tuğlaları çeşitli yönlere oturtarak yapılmış hücreler şeklindedir. Küçük kemerlerle girişi sağlanan gözleri vardır.[4] Bunlar dışardan bakıldığında sıradan bir oyuk veya delikten ibaret görünür. Topkapı Sarayı avlu duvarı, Atik Ali Paşa, Süleymaniye, Sultanahmet camii gibi büyük camilerde ve daha pek çok tarihi yapıda bu kuşevlerine rastlamak mümkündür.
İkincisi ise duvar etine giydirilen, monte edilen, bir konsol üzerine oturtulmuş kûfeki taşı, ahşap, mermer, tuğla, sıva gibi malzemelerle ve değişik mimari tekniklerle yapılmış minyatür yapılardır. Bunlar, cumbalı, kemerli kapı, merdiven, kafesli veya vitray pencereleri olan, balkon veya etrafını saran revaklarıyla, kubbe veya çatıyla örtülmüş küçük birer köşk hatta saray şeklindedir. Türk konut mimarisinin en güzel belgelerinden biri olan bu tarz kuşevleri sanat tarihçileri tarafından “heykel sanatına yaklaşan tasarımlar”[5] olarak görülmektedir.
Başta hanlar olmak üzere, cami, medrese, kütüphane, mescit, darphane, çarşı, imaret, minare, saray, türbe, köprü, mumhane gibi pek çok yapıyı süsleyen kuşevleri, binaların en çok güneş alan, sert ve soğuk rüzgârlardan mahfuz cephelerine, insan elinin veya kedi, köpek gibi hayvanların erişemeyecekleri yükseklikteki emniyetli yerlerine yerleştirilmiş; yağmurdan ve kardan korunmaları için geniş saçakların veya büyük profilli kornişlerin, konsolların altları tercih edilmiştir.[6] Böylece kuşlar, yuvalarında emniyet içinde barınırken, hava şartlarının olumsuz etkilerinden de korunmuş olmaktaydı.
İkinci grup kuşevleriyle ilgili saydığımız bütün mimari ünite ve detaylar farklı yapılarda, farklı özellikler göstermektedir.
İstanbul’un kuşevleri açısından en zengin ilçesi şüphesiz Üsküdar’dır. Üsküdar meydanından hareketle güneyde Gülnuş Valide Sultan (Yeni Valide Sultan) Camii (1120-1122) avlusuna girdiğimizde, kuzeydoğu ve güneybatı köşesindeki kuşevleri insanı adeta büyüler. İkişer minareyle cami formunda tasarlanmış, pencereleri vitraylarla süslenmiş, kubbeli olan bu köşkler, ince birer sanat eseri olmalarının yanında hem kubbeler diyarı Üsküdar’ı, hem de camii yaptıran Gülnuş Valide Sultanın kadın zarafetini remzeden güzelliktedirler.
Biraz yukarı Salacak’a doğru çıkıldığında Sultan III. Mustafa tarafından yaptırılan Ayazma Camii (1760-1761) kuşevleri bize ikinci bir göz zevkini yaşatacaktır. Burada bir hayli kuşevi bulunmakta olup, bunlardan bilhassa güney ve batı cephesindeki külliye formunda tasarlanmış olanları görülmeye değerdir.
Harem’e doğru Selimiye Kışlasının hemen yanında bulunan Selimiye Camii’nin (1804) güney cephesinde bulunan ve kufeki taşından yapılmış kuşevleri yuvarlak hatlarıyla zarif birer köşkü andırmaktadırlar.
Avrupa yakasında çok bilinen bir yerde olduğu halde, çoğunlukla gözden kaçan iki kuşevi, İstiklal Caddesi girişinin solunda yer alan Taksim Maksem’i (1732) üzerinde yer almaktadır. Kûfeki taşından yapılmış bu iki kuşevi küçük farklar taşımakla birlikte benzer özelliklerde simetrik yapılardır.
Göz önünde olduğu halde pek çoğumuzun dikkatten kaçmış bir diğer güzel kuşevi Laleli Ordu Caddesi üzerindeki III. Selim ve III. Mustafa Türbelerinin caddeye bakan cephesindeki sütunlarda bulunmaktadır. Biri mescit şeklinde tasarlanmış bu iki serçesarayını tramvayla geçerken bile görmeniz mümkün.
Beyazıt’a doğru ilerlediğimizde Edebiyat fakültesi yanındaki Seyyit Hasan Paşa Medresesi’nin (1745) güney yönünde, minareleri, balkon ve merdivenleri, baş aşağı kubbesi, pencere vitraylarıyla hayâl mimarînin ve kendi tarzının en güzel eserlerinden biri olan cami formundaki kuşevini görebiliriz.
İstanbul’daki kuşevleri içinde belki de en özgün ve ihtişamlı olanı Gülhane’de Darphane-i Amire Damga Matbaası iç avlusunda bulunan köşk şeklindeki kuşevidir. Bodrumuyla birlikte dört katlı tasarlanmış bu kuşevi, balkon korkulukları, kule biçimindeki üst katı, külahları, merdiven ve vitraylarına kadar çok ince bir işçiliğin ürünüdür.
Fatih’te, Millet Kütüphanesi olarak bilinen ve asıl adı Feyzullah Efendi Medresesi (1700) olan yapının duvarındaki kuşevlerinden biri kısmen yıkılmış olmasına rağmen, kubbe, balkon ve kemerleriyle kuşevi yapılarının içinde önemli bir yer tutmaktadır.
Bu saydığımız kuşevlerinin dışında Eyüp Sultan Camii, Fatih’te Fatih ve Bali Paşa Camileriyle Süleyman Halife Sıbyan Mektebi, Beyazıt’ta Kara Mustafa Paşa Medresesi, Saraçhane’de Amcazade Hüseyin Paşa Sıbyan Mektebi, Laleli Taşhanı, Tahtakale’de Büyük Yeni Han, Karaköy’de Bereketzade Medresesi kuşevleri görülmeye değerdir.
İstanbul’daki serüveni 16. yüzyılda başlayıp, zamanla kâgir yapıların duvarlarına oturtulmuş ve giderek daha ince formlarla zenginleştirilmiş kuşevleri, 18. yüzyılda en parlak devrini yaşamış, 20. yüzyılın ortalarından itibaren modernleşen, ilgi ve öncelikleri, sanat zevki değişmeye başlayan şehri hayatı içinde unutulmuştur. Bugün pek çoğu bakımsızlıktan yok olmaya yüz tutmuş bu minyatür şaheserler, İstanbulluluk bilinci ve Türk geleneğindeki kuş sevgisinin bir göstergesi olarak, yeniden değerlendirme ve en azından fark edilmeye muhtaçtır.
[1] Bahaeddin Ögel, Türk Mitolojisi, 1. cilt, Ankara 1989, s. 32.
[2] Jean Thevenot, 1655-1656’da Türkiye, Çev.: Nuray Yıldız, İstanbul 1978, s. 126.
[3] H. Örcün Barışta, Osmanlı İmparatorluğu Dönemi İstanbulundan Kuşevleri, Ankara 2000, s. 5.
[4] H. Örcün Barışta, Kuşevleri, Dündün Bugüne İstanbul Ansiklopedisi, c. 5, s. 133.
[5] H. Örcün Barışta, a.g.e., s. 44.
[6] Yılmaz Önge, “Mimar Gözüyle Kuşevleri”, Kültür ve Sanat, sayı 5, 1977, s. 89.
* Meliha Şen, Asitanbul, sayı 1, 2008, s. 42-45.
Asitanbul

Asitanbul "dünün İstanbul'u ile bugünün İstanbul'u arasında gelip giden ve bu şehrin ruhunu, derdini ve sevincini yaşayan, taşıyan ve önemseyen bir dergi" tanımıyla ilk adımını atmış bulunmakta.
İstanbul Kültür Tarih ve Araştırma Derneği (İSDER) tarafından yayımlanan dergiye uzun soluk ve nice sayılar diliyorum.
Hamiş: Dergide kuşevleri ile alakalı bir yazım yer almakta. (bkz. Zarafet ve Merhamet Abideleri Serçe Saraylar) Bu zevkli mevzuu çeşitli vesilelerle ele almak ve insanları bir nebze olsun bilgilendirmek, unutmuş olanlara yeniden anımsatmaktan ötürü çok mutlu oldum.
Cuma, Şubat 01, 2008
Cumartesi, Eylül 29, 2007
Şehir Tiyatroları 3 Ekim'de Sahne açıyor.
"İsmet Küntay’ın bu tarihsel misyon taşıyan oyunu I.Dünya Savaşı ve İstanbul’un işgalinin Türk insanı üzerindeki etkilerini anlatıyor. Yorgun, yenik ve bekleyiş içindeki Osmanlı subayı Rıfkı, işgalci subaylara ve işbirlikçilere karşı mücadele etmek için arkadaşlarıyla birlikte yola çıkar. Emperyalist güçlerin sindirdiği halk, İstanbul’da üretilen işgalci politikalardan habersiz, Anadolu’da büyümeye başlayan bağımsızlık hareketine destek verecektir."
Leyla ile Mecnun müzikali yeniden sahnelenecek. Gitmenizi tavsiye ederim.
Bunun dışında ilk kez sahnelenecek Yunus Emre'yi konu alan Divane Ağaç; tasavvuf temalı Can Ateşinde Kanatlar dikkatimi çeken oyunlardan.
Bu ve diğer oyunlarla ilgili ayrıntılı bilgiye buradan ulaşabilirsiniz.
Pazartesi, Ağustos 27, 2007
Nev-i Cafe
Fotoğraf gezilerimizin bir tanesinde Eminönü'nden Fener'e doğru giderken yol üzerinde çok güzel bir kafeye rastladık: Nev-i Cafe.
Hem güzel Haliç manzarası hem de hoş iç mekanıyla gidilip görülesi, oturulup birşeyler yiyip-içilesi bir yer.
Kafe ile ilgili ayrıntılar ve fotoğraflarını görmek için burdan buyrun: Nev-i Cafe
Kültür Bakanlığının güzel hizmeti
İstanbul Bahçekapı'da Kültür Bakanlığına ait Dösim Kültür Ürünleri Satış Mağazası açıldı. Bu yeni bir haber değil aslında. Fakat belki bilmeyenler vardır diye belirtmek istiyorum.
Birbirinden güzel elişi eşyaların olduğu mağazaya girdiğinizde eminim hoşunuza gidecek pekçok şey göreceksiniz. Üstelik fiyatları da gayet uygun. Yolu o tarafa düşenlerin mutlaka uğramasını tavsiye ederim.
Ayrıntılı bilgi ve ürün çeşitlerine siteden ulaşabilirsiniz.
Adres:
Bahçekapı El Sanatları Satış Mağazası
Şeyhülislam Hayri Efendi Cad.No:2/1
Bahçekapı-Eminönü İSTANBUL
0212 526 68 13





