Sayfalar

bu nedir etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
bu nedir etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Perşembe, Ağustos 27, 2009

Hayırlı Ramazanlar/mahya nedir?



Mahya, Farsça “mâh”, yani “ay” kelimesinden gelir. “Ay’a özgü” demektir. Yazılışından dolayı “mahiye” veya “mahiyya” diye de okunur.
Eskiden mahya, camilerin minareleri arasına gerilen iplere kandiller asılmak suretiyle hazırlanırdı. Elbette bu kandiller, kandil yağına batırılmış ipin tutuşturulmasıyla yanardı. Yani sadece mahyayı yapmak değil, uygun bir düzeneği hazırlayı;p, yakmak ve nihayet minarelere germek de marifettendi. Bir de buna eskiden Latin değil Arap harflerinin kullanıldığını da eklersek zorluk derecesini anlamış oluruz.
Mahya seyretmek Ramazan eğlencelerinden biriydi diyebiliriz. Zira mahyacılar maharet ve ustalıklarına göre çeşitli yazı ve şekillerle minareleri donatırlardı. Öyle ki teravih namazından önce bir yazı varsa, namazdan çıkıldığında farklı bir yazıyla karşılaşılırdı.
Minarelerin mahyayla süslenmesi 1723 yılında gelenek halini alarak günümüze kadar ulaşmıştır. O yıl, mahya taşımaya tahammülü olmayan kısa boylu Eyüb Camii minâreleri yerine, ikişer şerefeli uzun minâreler inşâ edilmişti.
Ramazanın ilk günleri “Hoş geldin”lerle karşılanırken, birbirinden güzel vecizeler, hadisler, mahyacıların maharetli elleriyle minareleri süslerdi. Bu, hem oruç tutan kişinin motivasyonunu, hem de oruç ayının huşu dolu havasını arttırması açısından güzel bir yöntemdi. Son günlerde ise “elveda, el-firak” yazılı mahyalarla on iki ayın sultanına veda edilirdi.
Mahyalarla ilgili bir diğer bilinmesi gerekense, Osmanlı zamanında iki veya daha çok minareli camileri sadece padişah âilesinin yaptırabilmesidir. Diğerleri tek minareli olmak zorundaydı. Yani mahya, sadece hânedâna ait olan ve “selatin” yani “sultanlar” ismi verilen camilere kurulabilmekteydi.

Pazar, Temmuz 19, 2009

Cami mi Müze mi? (Kündekari Nedir)

Bir süredir kündekari* sanatı üzerine hazırlayacağım makale için fotoğraflar çekiyorum. Gelin görün ki bu sanatın en güzel örnekleri Osmanlı öncesi döneme ait olup, Anadolu'nun çeşitli şehirlerinde.
Kündekari makalesi için önemli bir örnekse Bursa Ulucamii'nde bulunan minber. Bu minber, kündekarinin inceliklerinin yanı sıra, astronomiyle olan alakası açısından da ayrı bir öneme sahip.
Şöyle ki:
Minberin, mihraba bakan sol cephesinde güneş sistemi, sağ cephesinde ise galaksi sistemini rezmeden küre şeklinde kabartmalar yer almakta.
Öyle ki güneş sistemindeki gezegenler, sırasıyla konumlandırılmış ve büyüklükleri de orjinalinde olduğu gibi birbirinden farklı.
Yine ilginç bir başka noktaysa Plüton gezegeninin diğer gezegenlerle aynı açıya yerleştirilmemiş olması.
Yani 607 yıl öncesinin astronomi bilgisinin ne seviyede olduğunun güzel bir örneği.
Hatta bununla da yetinilmeyip, kündekari gibi yüksek geometri bilgisi gerektiren bir sanatla, üçgen bir cepheye adapte edilmesi de ayrı bir konu.
Minber yakın zamanda restorasyondan geçti. Bursa'ya gidip fotoğrafını çekmeye zaman bulamadığım için Fotoğrafçı Mustafa Demirbaş Beye rica ettim. Sağolsun onca projesinin arasında, Bursa'ya uğradığı bir vakitte minberin fotoğrafını çekti. Fakat kötü bir haber vererek.
Minberi camekan içine almışlar.


Türkiye'nin herhangi bir başka camiinde böyle bir uygulama gerçekleşmiş mi bilmiyorum ama, İstanbul'daki Selatin camilerinin hiç birinde böyle saçma bir şey yapıldığını görmedim.

Süleymaniye Camii'nin iddialı restorasyonu yakın zamanda sona erdirecek. Orada da böyle bir şey yapacaklarını sanmıyorum.
Amaç tarihi korumaksa, size, onlarca değil yüzlerce korunmaya muhtaç eser sayabilirim. Mahvolmuş, yıkılmaya yüz tutmuş ve VGM'nin Kültür Bakanlığının ilgisini beklemekteler. Önce oralarda incelik gösterilmeli. Bir caminin minberini kapatarak değil.

Camiler ibadet mekanlarıdır. Minber de bu mekanın parçası halini almıştır. Zaman içinde kazandığı fonksiyonu hepimiz bilmekteyiz. Bu yapılan neyin tedbiridir. Minbere zarar gelmemesi için yapılan bir şeymiş gibi düşünmek bana göre fazla iyi niyetli bir düşünce.
VGM'nin ibadet mekanları üzerinde böyle bir hakkı olmaması gerektiğini düşünüyorum. Zira Anadolu'nun her yerinde tarihi değeri olan bir çok cami bulunmakta ve biz öyle her şeyi camekanlar içine sokmaya kalkışırsak, camiler ibadet yerleri olmaktan çıkıp müzeler haline dönüşür ki yine tarimizde camiden müzeye tahvil edilmiş örnek bulunmaktadır.
Hem zaten, turistler de babalarının mekanı gibi girip çıkmaktalar camilere. Bu çok da yabancısı olduğumuz bir durum değil.

Tarihi eserlere ufacık bir tahribatta bulunulmasına bile çok üzülen ben, bu yapılanı anlayamadım. Anlamak istemiyorum. Ama mantıklı bir şekilde anlatmak isteyen varsa da dinlemeye hazırım.

Yine yanlış yerlerden başladık. Oysa ki yasaklar getirmek yerine, insanlara tarihi korumayı ve sevmeyi telkin eden, öğreten sosyal projeler ve ders programları uygulamak, daha kesin ve medeni bir çözüm olmaz mıydı?

-------------------------

*Künde farsça bir kelime olup, iri ve kalın ağaç anlamına gelir. Kündekar kıymetli ağaçları işleyen marangoz ve sedefçi; kündekârî, ince marangozluk ve sedefçilik anlamına gelir.
Daha geniş anlamıyla künde, kündekari tekniğiyle oyulup işlenen ağaçlara denilir.
Bu sanat, Selçuklular devrinde Anadolu'da gelişerek kendine has bir tarz almıştır.
Selçuklular bilhassa kapı, dolap kapağı, mihrapta bu tekniği çok ince işçiliklerle kullanmıştır.
Osmanlı döneminde ise daha sade bir şekil almıştır.
Künde, suyu düzgün olan ağaçların el pırandası ismi verilen özel bir rendeyle tespit edilmiş formlarda oyulması ve geçme (zıvana) tekniği adı verilen geometrik üslubu oluşturacak şekilde, küçük pek çok parçanın ana kirişe monte edilmesiyle meydana gelir.
Bu geometrik şekiller, hazırlanan taslaklar ve geometrik hesaplamalarla oluşturulur ve en önemlisi tutkal veya çivi kullanılmadan içiçe geçirilir. Hem sanat, hem hendese harikasıdırlar.
Sedef, fildişi kakma, oyma işçiliği ve farklı renklerdeki ahşap tablalarla estetik bir görünüm arz eden kündekari tekniği, kapılar, pencere ve dolap kapakları, vaiz kürsüsü, mihrap, çeşitli ahşap eşyalarda kullanılılmıştır.
Kündenin bir özelliği, değişik mevsim veya sıcaklık, nem oranlarında ağacın çalışmasına mani olmasıdır.
İç mekanlarda ceviz, şimşir, armut, kiraz, sapelli (maun) gibi ağaçlar; bezemelerde abanoz, tik, yılan ağacı, venğe, peleseng, sapelli (maun), altın varak, bağa (kaplumbağa dış kabuğu, deniz kaplumbağası), gümüş, fildişi, sedef, yakut ve zümrüt gibi degerli malzemeler kullanılır.
Dış mekanlarda meşe, sapelli (maun), ireko, tik, dişbudak gibi sert hava şartlarına dayanıklı agaçlar seçilir.

Cuma, Ağustos 22, 2008

Mahmure neden Cumba'da otururdu?

-Türk evleri neden cumbalı olurdu?-

Bu şehr-i İstanbul ki

Eskiden şehirler surlarla çevrili olduğundan evlerin imarı için kısıtlı bir alan bulunmaktaydı ve sokakların belli bir genişliğinin olması gerekirdi.
Ayrıca yine eskiden yollar, bir at arabasının veya yayanın yüreyeceği şekilde yapıldığı için, bugün bile buralarda sokakların darlığından şikayet eder dururuz. Kadim şehirlerin ortak sorunu..
Bu bilgilerden hareketle İstanbul'un "suriçi" olarak nitelendirilen Fatih ve Eminönü semtlerinde neden cumbalı evlerin tercih edildiğini anlıyoruz olsagerek.
Kısıtlı olan bir alanda zemin katı daha dar olan evlerin ikinci katları cumba, çıkma ve köşklük denilen çıkıntılar sayesinde genişletilirdi. Böylelikle hem odalar büyür, hem de sokak için gerekli alan işgal edilmezdi. Yine bu çıkıntılar sayesinde nemli olan zemin ve temel, yağmur kar gibi etkenlerden korunuyordu. Her kat, bir alt kat duvalarının muhafızıydı.
Cumba sayesinde, pek çok pencereleri olan üst katlar, içeri giren aşırı güneşten de korunuyordu.
Yine cumbalardan ötürü evlerin üst kısmı birbirine iyice yaklaştığından sıcak ve soğuk muhafazası da artmaktaydı. Bazan karşılıklı iki evin cumbaları birbirine o kadar yakın olurdu ki iki komşu birbirlerinin ellerini rahatça tutabilirlerdi. Eskiden komşu ilişkilerinin neden o kadar sıkı fıkı olduğuna şaşmamak gerek aslında.
Bir diğer husus ise, cumbaların bugünki balkon vazifesini görmesiydi. Fakat ev mahrem olduğundan buna örtülmüş balkon diyebiliriz. Ben dışarıyı göreyim, ama dışardakiler beni görmesin..
Ev sakinleri, rutubetli olan alt katta oturmak yerine, üst katı tercih etmekteydi.
Bizim Mahmure, sokağı ve yan komşuyu daha iyi görebildiği, ışığın en güzel olduğu cumbada değil de koskoca sofanın orta yerinde oturacak değildi ya.
Hem belki sokaktan hoş bir beyzade geçer ve eliyle işlediği oyalı mendilini usulca sokağa atabilirdi..

Hamiş: Müslim ve gayr-ı müslim evleri bu balkon veya cumbadan tefrik edilebilirdi. Çünkü gayrımüslimler genellikle balkonu tercih etmiştir. Müslüman evlerinde balkon tercihi, 19. yüzyılın sonu 20. yy.ın başlarındadır.

Pazartesi, Mart 10, 2008

Zarafet ve Merhamet Abideleri SERÇE SARAYLAR*


Kuşları sadece, “İstanbul’da yaşayan bir hayvan cinsi” olarak tanımlamak, hem bu şehri güzel yapan unsurlardan birinin zayıf tarifi, hem de onlara yüklenen pek çok anlamın da eksik bırakılması demek olur. Hangimiz Yenicami denilince güvercinlerin olmadığı bir manzarayı veya vapur denilince martıları düşünmeden edebilir ki. İçimizden birilerinin balkonuna, pencere kıyısına yuva yapmış kumrular vardır muhakkak.

Kuşlara duyduğumuz bu ilgi ve sevgi çok eski zamanlardan başlamaktadır. Oğuz destanlarına göre her boyun bir kuş sembolü vardı. Boyların bu hayvanlardan türediğine inanılır ve kutsal sayılan bu kuşlar yenmezdi. Her birinin tasvirinden yapılmış armalara ise Ongun ismi verilmekteydi.[1] Türk destan ve masallarının pek çoğunda kuş şekline bürünmek “kuş donuna girmek” olarak tabir edilmiştir. Şaman inancına göre iyilik yapan insanlar kuşlaşır ve uçabilirlerdi. Bu yüzden Türkler’e ait mitolojik resimlerde Şamanlar kuş şeklinde veya kuş maskesiyle tasvir edilmektedir. Yani uçmak, ancak ulvi ve erdemli davranışlar neticesinde elde edilebilen bir şeydi ve kuşlar uçabilen canlılardı.

Hümâ, Simurg, Anka gibi efsanevî kuşlar da edebiyatımızda yer almış ve günümüze kadar akseden bu inançlar tabirlere konu olmuş, talihli bir olayla karşılaşanın başına devlet kuşu konmuştur.

Türklerin kuşlara olan bu yakın ilgisi ve onlara atfedilen kutsiyet İslam’la devam etmiştir. Sevr mağarasında Peygamberimiz ve sâdık arkadaşının bulunmalarına mani olan hayvanlardan biri güvercindir. Onun akrabası kumru, her nefeste “Hu hu!” diye Allah’ı zikreder. Bülbül İbrahim Aleyhisselam için kendini ateşe atmıştır. İşte bu yüzden öldürülmeleri, etlerinin yenmesi günah sayılmış, yuvalarının bozulması hoş karşılanmamıştır. Türkiye’ye gelen yabancı seyyahlar yazdıkları mektup veya seyahatnamelerde Türklerin kuş sevgisinden bahseder. Parisli seyyah Thevenot seyahatnamesinde: “..Onların iyilikseverliği hayvanlara ve bu arada kuşlara kadar ulaşır; her gün birçok kimse pazarlara kuş satın almaya gider ve bunları serbest bırakırlar. Söylediklerine göre kuşların ruhları, kıyamet gününde Tanrı huzurunda onların iyiliklerine şahitlik edeceklerdir.”[2] demektedir.

İnsanî değerler ve merhametin sadece insanlığa has bir imtiyaz değil, bütün yaratılmışlara gösterilmesi gereken bir haslet olduğunun Türkler tarafından nasıl kavrandığını tarihteki hayvan hastaneleri, vakıflar, mezartaşı ve sebillerdeki suluklar ve nihayet kuşevleriyle görmek mümkündür.

Merhamet, zarafet ve kutsiyetin abideleri olarak kuşevleri, hem mimarî vasıfları hem de fonksiyonları açısından birer şaheserdirler. Mazisi 13.-14. yüzyıllara kadar dayandırılabilecek bu yapılar, Osmanlı İmparatorluğu döneminde Van’dan Kavala Selanik ve Girokastra’ya kadar uzanan topraklarda çeşitli şekillerde sergilenmiştir.[3]

Serçe, güvercin, saka, kırlangıç, leylek, kumru gibi kuşların barınabilmesi amacıyla yapılmış bu küçük mimari yapılar, adeta bir maket biçiminde olup “kuş köşkü, güvercinlik, serçesaray, güvercinsarayı” gibi çeşitli isimlerle anılmaktaydı.

Kuşevlerini iki sınıfa ayırabiliriz: İlki taş veya almaşık duvar etine oyulan yuvalar ve odacıklar veya tuğlaları çeşitli yönlere oturtarak yapılmış hücreler şeklindedir. Küçük kemerlerle girişi sağlanan gözleri vardır.[4] Bunlar dışardan bakıldığında sıradan bir oyuk veya delikten ibaret görünür. Topkapı Sarayı avlu duvarı, Atik Ali Paşa, Süleymaniye, Sultanahmet camii gibi büyük camilerde ve daha pek çok tarihi yapıda bu kuşevlerine rastlamak mümkündür.

İkincisi ise duvar etine giydirilen, monte edilen, bir konsol üzerine oturtulmuş kûfeki taşı, ahşap, mermer, tuğla, sıva gibi malzemelerle ve değişik mimari tekniklerle yapılmış minyatür yapılardır. Bunlar, cumbalı, kemerli kapı, merdiven, kafesli veya vitray pencereleri olan, balkon veya etrafını saran revaklarıyla, kubbe veya çatıyla örtülmüş küçük birer köşk hatta saray şeklindedir. Türk konut mimarisinin en güzel belgelerinden biri olan bu tarz kuşevleri sanat tarihçileri tarafından “heykel sanatına yaklaşan tasarımlar”[5] olarak görülmektedir.

Başta hanlar olmak üzere, cami, medrese, kütüphane, mescit, darphane, çarşı, imaret, minare, saray, türbe, köprü, mumhane gibi pek çok yapıyı süsleyen kuşevleri, binaların en çok güneş alan, sert ve soğuk rüzgârlardan mahfuz cephelerine, insan elinin veya kedi, köpek gibi hayvanların erişemeyecekleri yükseklikteki emniyetli yerlerine yerleştirilmiş; yağmurdan ve kardan korunmaları için geniş saçakların veya büyük profilli kornişlerin, konsolların altları tercih edilmiştir.[6] Böylece kuşlar, yuvalarında emniyet içinde barınırken, hava şartlarının olumsuz etkilerinden de korunmuş olmaktaydı.

İkinci grup kuşevleriyle ilgili saydığımız bütün mimari ünite ve detaylar farklı yapılarda, farklı özellikler göstermektedir.

İstanbul’un kuşevleri açısından en zengin ilçesi şüphesiz Üsküdar’dır. Üsküdar meydanından hareketle güneyde Gülnuş Valide Sultan (Yeni Valide Sultan) Camii (1120-1122) avlusuna girdiğimizde, kuzeydoğu ve güneybatı köşesindeki kuşevleri insanı adeta büyüler. İkişer minareyle cami formunda tasarlanmış, pencereleri vitraylarla süslenmiş, kubbeli olan bu köşkler, ince birer sanat eseri olmalarının yanında hem kubbeler diyarı Üsküdar’ı, hem de camii yaptıran Gülnuş Valide Sultanın kadın zarafetini remzeden güzelliktedirler.

Biraz yukarı Salacak’a doğru çıkıldığında Sultan III. Mustafa tarafından yaptırılan Ayazma Camii (1760-1761) kuşevleri bize ikinci bir göz zevkini yaşatacaktır. Burada bir hayli kuşevi bulunmakta olup, bunlardan bilhassa güney ve batı cephesindeki külliye formunda tasarlanmış olanları görülmeye değerdir.

Harem’e doğru Selimiye Kışlasının hemen yanında bulunan Selimiye Camii’nin (1804) güney cephesinde bulunan ve kufeki taşından yapılmış kuşevleri yuvarlak hatlarıyla zarif birer köşkü andırmaktadırlar.

Avrupa yakasında çok bilinen bir yerde olduğu halde, çoğunlukla gözden kaçan iki kuşevi, İstiklal Caddesi girişinin solunda yer alan Taksim Maksem’i (1732) üzerinde yer almaktadır. Kûfeki taşından yapılmış bu iki kuşevi küçük farklar taşımakla birlikte benzer özelliklerde simetrik yapılardır.

Göz önünde olduğu halde pek çoğumuzun dikkatten kaçmış bir diğer güzel kuşevi Laleli Ordu Caddesi üzerindeki III. Selim ve III. Mustafa Türbelerinin caddeye bakan cephesindeki sütunlarda bulunmaktadır. Biri mescit şeklinde tasarlanmış bu iki serçesarayını tramvayla geçerken bile görmeniz mümkün.

Beyazıt’a doğru ilerlediğimizde Edebiyat fakültesi yanındaki Seyyit Hasan Paşa Medresesi’nin (1745) güney yönünde, minareleri, balkon ve merdivenleri, baş aşağı kubbesi, pencere vitraylarıyla hayâl mimarînin ve kendi tarzının en güzel eserlerinden biri olan cami formundaki kuşevini görebiliriz.

İstanbul’daki kuşevleri içinde belki de en özgün ve ihtişamlı olanı Gülhane’de Darphane-i Amire Damga Matbaası iç avlusunda bulunan köşk şeklindeki kuşevidir. Bodrumuyla birlikte dört katlı tasarlanmış bu kuşevi, balkon korkulukları, kule biçimindeki üst katı, külahları, merdiven ve vitraylarına kadar çok ince bir işçiliğin ürünüdür.

Fatih’te, Millet Kütüphanesi olarak bilinen ve asıl adı Feyzullah Efendi Medresesi (1700) olan yapının duvarındaki kuşevlerinden biri kısmen yıkılmış olmasına rağmen, kubbe, balkon ve kemerleriyle kuşevi yapılarının içinde önemli bir yer tutmaktadır.

Bu saydığımız kuşevlerinin dışında Eyüp Sultan Camii, Fatih’te Fatih ve Bali Paşa Camileriyle Süleyman Halife Sıbyan Mektebi, Beyazıt’ta Kara Mustafa Paşa Medresesi, Saraçhane’de Amcazade Hüseyin Paşa Sıbyan Mektebi, Laleli Taşhanı, Tahtakale’de Büyük Yeni Han, Karaköy’de Bereketzade Medresesi kuşevleri görülmeye değerdir.

İstanbul’daki serüveni 16. yüzyılda başlayıp, zamanla kâgir yapıların duvarlarına oturtulmuş ve giderek daha ince formlarla zenginleştirilmiş kuşevleri, 18. yüzyılda en parlak devrini yaşamış, 20. yüzyılın ortalarından itibaren modernleşen, ilgi ve öncelikleri, sanat zevki değişmeye başlayan şehri hayatı içinde unutulmuştur. Bugün pek çoğu bakımsızlıktan yok olmaya yüz tutmuş bu minyatür şaheserler, İstanbulluluk bilinci ve Türk geleneğindeki kuş sevgisinin bir göstergesi olarak, yeniden değerlendirme ve en azından fark edilmeye muhtaçtır.


[1] Bahaeddin Ögel, Türk Mitolojisi, 1. cilt, Ankara 1989, s. 32.
[2] Jean Thevenot, 1655-1656’da Türkiye, Çev.: Nuray Yıldız, İstanbul 1978, s. 126.
[3] H. Örcün Barışta, Osmanlı İmparatorluğu Dönemi İstanbulundan Kuşevleri, Ankara 2000, s. 5.
[4] H. Örcün Barışta, Kuşevleri, Dündün Bugüne İstanbul Ansiklopedisi, c. 5, s. 133.
[5] H. Örcün Barışta, a.g.e., s. 44.
[6] Yılmaz Önge, “Mimar Gözüyle Kuşevleri”, Kültür ve Sanat, sayı 5, 1977, s. 89.


* Meliha Şen, Asitanbul, sayı 1, 2008, s. 42-45.

Pazartesi, Temmuz 23, 2007

kervansaraylar arasındaki mesafe



Kervansarayların arasındaki mesafeler, deve yürüyüşü ile günde dokuz saat, yani 40 km esas alınarak yapılmıştır. Böylece sabah bir kervansaraydan yola çıkan kervan, akşam olduğunda diğer kervansaraya varmış olurdu.

Çarşamba, Nisan 18, 2007

Nisan'ın ilk yağmuru bugün yağdı

Elbette İstanbul'dan bahsediyorum. Diyeceksiniz ki "Nisanın 18'i olmuş, hangi ilkten bahsediyorsun?". Fakat bugün Rumi takvime göre "5 Nisan". Yani eskilerin "köy hesabı" dedikleri ve Osmanlı zamanında kullanılan resmî takvim. Halen yağmaya devam etmekte. Şifa olsun, bereket getirsin inşallah. Bilindiği gibi nisan yağmuru istiridyenin karnına düşerse inci, yılanın ağzına düşerse zehir peydâ olur. Kelliğe, ufak tefek hastalıklara, çocuğu olmayan kadınların derdine devadır. Bu sebeple biriktirilir ve saklanır. İlaç gibi tüketilir. Binaenaleyh nisan yağmurundan kaçılmamalı, mümkün olduğunca maruz kalınmalıdır.

Berceste:
Hamd ol Allah'a kim dünyâya bârân yağdırır
Lü'lüyi lâlâ kılur bârân-ı nisan yağdırır
Aşkî

Şerh: (O Allah'a hamd olsun ki dünyaya yağmur yağdırır. İnciyi parlak kılan nisan yağmurunu yağdırır.)

Pazartesi, Nisan 09, 2007

Osmanlı Armasını tanıyalım

Topkapı Sarayı Harem girişinde köşeye yerleştirilmiş bir arma.
Tuğra II. Abdülhamid Han'a ait. Bu da eserin 1876-1909 yılları arasında yapıldığını göstermektedir.
Osmanlı Arması 18. asır sonlarında meydana gelmeye başlayıp, karakteristik özelliklerini II. Abdülhamit Han devrinde kazanmıştır. Bu devirde devletin unsurlarını armaya yerleştirme fikri ön plana çıkmıştı.
Arma çok farklı fonlarda olabiliyor. Ama temel özellikleri hemen hemen aynıdır.
Saltanat ve orduyu temsil eden motifler kullanılmıştır.
Şimdi fotoğrafı inceleyelim:
1- Tuğranın etrafınaki bu güneş motifi, padişahın güneşe benzetilmesinden ileri gelir.
2- II. Abdülhamit'in tuğrası.
3- Sorguçlu serpuş: Osman gaziyi ve tahtı temsil eder.
4- Kalkan: Ortasında stilize edilmiş bir güneş motifi var. 12 yıldız: Rivayete göre bu 12 yıldız 12 burcu temsil eder. Güneş bu burçlar üzerinde hareket eder. Böylece Osmanlı kainatın merkezi addedilmiştir.
Başka bir rivayete göre Osmanlı'nın 12 eyaletini temsil eder.
5- Osmanlı sancağı.
6- Mızrak: Son dönem mızraklı süvari alaylarını remzeder.
7- Tek taraflı teber (balta): tören silahıdır.
8- Çift taraflı teber: Orduda üst düzey görevliler tarafından üstünlük sembolü olarak kullanılmıştır.
9- Mızrak.
10- El siperlikli tören kılıcı: bu kılıç klasik türk kılıcı olmayıp, o devirdeki subaylar tarafından kullanılırdı.
11- Top: topçu ocaklarını temsil eder.
12- Kılıç: geleneksel türk kılıcı.
13- Top gülleleri.
14- Borazan: modern mızıka takımının kullandığı çalgı aletidir.
15- Yay.
16- Çapa: Osmanlı denizciliğini temsil eder.
17- Bereket boynuzu: bu boynuzun Osmanlı kültürüyle alakası yoktu. Armayı tasarlayan kişi azınlıklardan biri veya bir Avrupalı olsa gerek. Osmanlı topraklarını temsil ettiği rivayet edilir.
18- Hilafet sancağı (yeşille remzedilmiş).
19- (Üstte) Kuran-ı Kerim. (Altta) Kanunnameler (böylece devletin adaletinin osmanlı yazılı kanunları ve şeriat ile sağlandığı remzediliyor).
20- Terazi: şeşper ve asaya asılıdır. adaleti temsil eder.
21- Asa ve şeşper(altı dilimli topuz) şeşper: asalet ve üstünlüğü remzeder. asa: Hz. Musa'nın asasını remzeder.
22- Toplu tabanca: 1840'dan itibaren bütün subayların kullandığı silahtı. Osmanlı ordusunun modernize edildiğini remzeden bir motif.
23- Kılıç.
24- Çift taraflı teber.
25- Süngülü tüfek: Nizam-ı Ceditle birlikte Osmanlı ordusunun asıl silahı olmuştur.
26- Şefkat nışanı: 1878'de II. Abdülhamit Han tarafından ihdas edilmiş olup; savaş zamanında, büyük afetlerde devlete, millete hizmet eden kadınlara verilirdi.
27- Mecidi nişanı: Beş ayrı derecesi vardır ki kişinin başarıları arttıkça bir üst derecesi verilirdi. Üst derece verilince alt derece geri alınırdı. Savaşlarda üstün başarı gösteren askerlere verilirdi.
28- Nışan-ı iftahar: Sultan Abdülmecid döneminde ihdas edilmiştir. Üst düzey devlet hizmetlileri ve askerlere verilirdi.
29- Nışan-ı osmani: Sultan Abdülaziz Han tarafından 1862'de ihdas edilmiş olup, devlet hizmetinde üstün başarı sağlayanlara verilirdi.
30- Nışan-ı al-i imtiyaz: Devlet adına faydalı işlerde bulunmuş ilim adamları, idareci ve askerlere verilmek üzere 1876'da II. Abdülhamit Han tarafından ihdas edilmiştir.

Cumartesi, Şubat 24, 2007

Cennet Kuşları



Yer: Şeyh Ebu'l-Vefa Camii Kabristanı


Kabristanı gezerken, birbirine çok yakın dikilmiş iki mezartaşı çekti dikkatimi. Biri kız, diğeri erkek çocuğuna ait taşları okuyunca kardeş olduklarını gördüm. 4 sene ara ile vefat etmişler.
Taşlarda şunlar yazılıydı:
(sağdaki taş)

Hüve'l-bâkî
Mahmud Ağanın kerimesi
Cennet-mekan-ı firdevs-i
Aşiyan merhume
Fatıma Zehra Hanım

Ruhiçün fatiha
fi 19 Rebiulahir

Sene 1267

(miladi: 21 Şubat 1851)


(soldaki)
Hüve'l-bâkî

Mahmud Ağanın mahdumu

Cennet-mekan-ı firdevs-i
Aşiyan merhum
Mehmed Said Efendi
Ruhiçün fatiha

fi 13 Receb

sene 1263

(miladi: 26 Haziran 1847)


Bilindiği gibi Firdevs Cenneti, cennetlerin içinde mertebe olarak en yükseğidir.
Küçük yaşta vefat edenlerin cennet kuşu olduğuna dair bir inanç da vardır. Kitabelerde geçen "cennet-mekan-ı firdevs-i aşiyan" tamlaması: "Mekanları Firdevs cennetindeki kuşyuvaları olsun" anlamına gelen bir dua, temennidir.
Aşiyan aynı zamanda ev, mesken anlamına da gelmektedir.

Mevlam mekanlarını Cennet-i firdevs-i aşiyan eylesin.

Pazartesi, Şubat 19, 2007

Minareyi Tanıyalım

Yer: Süleymaniye Camii.
Minare, Arapça "Menare" kelimesinin galatlaşmış halidir. Elbette biz buna, Türkçeye dahil olmasıyla, dilimizin ses özelliklerini alması da diyebiliriz. İsm-i mekan (mekan ismi) olup, "nur" kelimesinden gelir. Yani: Nur yeri manasınadır.
Minare ilk olarak Emeviler zamanında yapılmaya başlanmıştır.
Osmanlı mimarisinde minare, zaman içinde diğer İslam ülkelerindekinden farklı bir form kazanmıştır. Daha sade ve genellikle ana unsuru tamamlayıcı, kubbeyle dengeyi sağlayan bir yan unsurdur.
Minarelerin özellikle şerefeleri, bize caminin hangi devirde yapıldığına dair ipuçları verir. Mesela şerefelerde kullanılan mukarnasın işçiliği bu ipuçlarından biridir.
Ayrıca bilinmesi gereken birşey daha var ki, I. Ahmet'e kadar yapılan bazı selatin (padişah) camilerinin şerefe sayısı, camiyi yaptıran sultanın, kaçıncı Osmanlı sultanı olduğunu da gösterirdi.
Mesela Sultanahmet Camii 14 şerefelidir ki Sultan I. Ahmet 14. padişahtır. Süleymaniye 10 şerefelidir, yani anlıyoruz ki Kanuni 10. padişahtır... gibi.
Ayrıca iki veya daha çok minareyi, sadece padişah ve padişah ailesi yaptırabilirdi. Başka hiç kimse iki minareli cami yaptıramazdı.
Bir de Süleymaniye Camiinin bu minaresine "Cevahir Minare" denilir ki, tarihi bir hatırası da vardır. Bunu da başka bir zaman anlatırız.

Hamiş: Bütün bunlar Flickr şeysimde de bulunuyordu ve fakat da buraya koymamı rica ettiler. Zaman zaman oradan buraya aktarımlarım olacak inşallah..

Pazar, Kasım 26, 2006

İstanbul Krokisi


Bu kroki, Matrakçı Nasuh'un 1533-1536 yılları arasında hazırladığı ve devrin padişahı Kanuni Sultan Süleyman'a takdim ettiği "Beyan-ı Menazil-i Sefer-i Irakeyn-i Sultan Süleyman Han" (Sultan Süleyman Han'ın Irakeyn Seferi Menzillerinin Beyanı) isimli eserden iktibastır.
Kitap bir menzilname. İsmi geçen sefere katılmış olan Matrakçı Nasuh, İstanbul-Tebriz güzergahında bulunan ve ordunun geçmiş olduğu menzillerin krokisini çizmiş ve buralar hakkında çeşitli bilgiler vermiştir.
Yukarıdaki krokiye, eserin tarihine dikkat ederek baktığımızda en kuzeyde Topkapı Sarayı, hemen yanında Ayasofya camiini gördüğümüz halde Sultanahmet, daha aşağılarda Süleymaniye, Şehzade Mehmed gibi pekçok önemli camiin bulunmadığını görürüz. Zira o camiler henüz inşa edilmemişlerdi.
Bu krokiyi yerleştirmemdeki bir diğer maksat şu; daha önceki bir yazıda "İstanbul'un Ortası"ndan bahsetmiştik. İşte bu krokide tam ortanın hafif solunda "Bozdoğan Kemeri" küçük bir yapı olarak gösterilmiş. Şehzade Mehmed Camii ise, burda yok fakat kemerin sağına tekabul ediyor. Demek ki İstanbul'un ortasının gerçekten de belirtilen yer.
Bu değerli yazma eser 1976 yılında Türk Tarih Kurumu tarafından tıpkıbasım şeklinde neşredildi. Satışı da hala devam etmekte. Meraklısına..

hamiş:
Bu arada "Matrakçı" kelimesi ne anlama gelir? diye merak edenlere izahat verelim:
Matrak, sopa, kalın değnek manasında.
Tarihi Deyimler ve Terimler Sözlüğünde şöyle geçiyor:
Lobut'la arasındaki fark, lobut'un ustalar tarafından oynanan oyunda, matrak'ın ise acemilerin taliminde kullanılmasıdır.
Yani Nasuh, matrak talim ettiren bir askerdi. Aynı zamanda minyatür ustasıydı.

Mahi'n-Nükuş Kimdir?


Eskiden cami, medrese, mektep, hastane, çeşme, külliye vs. gibi halkın faydalanması için yapılmış eserler vakıflara bağlı idi. Bu vakıflar vakfiyelere göre idare edilirdi.
"Vakfiye", vakıfta neler yapılacağından tutun da burada çalışanların alacağı maaşa kadar en ince teferruatın yazılı olduğu belgelerdi.
(Fırsatınız olursa, transkribe edilmiş bir vakfiyeyi gözden geçirin, çok ince teferruata inilmiş, yazılış tarzıyla da dikkat çekici eserlerdir)
İşte zaman zaman bu vakfiyelerde bir görevliden bahsedilmektedir:
Mahi'n-nükuş.*
Mahi'n-nükuş, vakfa ait binaların iç ve dış duvarlarına yazılmış her türlü yazı ve şekli silmekle vazifelendirilmiş kişilere denilirdi. Elbette bu temizlik dönemin şartlarına göre olmaktaydı. Kimi zaman temizlenemeyen yerler badanayla kapatılırdı.
Bugünse ne belediyelerin ne de kültür bakanlığının bu göreve tayin edilmiş herhangi bir memuru var. Çok göz önünde ve tanınmış tarihi eserlere de bir tür aşındırma yöntemiyle restorasyon yapılmakta. Geri kalanlarsa kaderlerine terkedilmiş halde.
Yazılan yazılardan hiç bahsetmeyeceğim, bir örneği fotoğrafta var. Zaten hepimizin gördüğü şeyler.

*Mahî: Mahv, kelimesinden gelir. Yok eden manasınadır.
Nükuş: Nakş kelimesinin cem'i.
Buna göre mahi'n-nakkaş, nakşı yok eden anlamına gelmektedir.

Cumartesi, Kasım 25, 2006

İstanbul'un Ortası Neresidir?

Eskiden İstanbul denilince Eminönü ve Fatih bölgesi yani "Suriçi" kastedilmekteydi. Buraya aynı zamanda "Nefs-i İstanbul" ismi verilirdi.

Ayrıca Galata, Üsküdar ve Eyüb "Bilad-i Selase" (Üç belde) adıyla anılırdı ki İstanbul'a bağlı beldelerdi. Hatta buralardan Nefs-i İstanbul’a gidileceği vakit, “İstanbul’a gidiyorum” denilirdi.

İşte o zamanlarda İstanbul'un ortasının, Şehzade Camii'inin Vefa'ya dönülen köşesindeki, fotoğrafta görmüş olduğumuz yeşil somaki mermer olduğuna inanılırdı.

Mermerin bir kısmı zamanla toprak altında kalmış. Halbuki tarihi bir özelliği bulunan ve insanların bundan habersizce yanından geçtiği bu mermerin tamamı meydana çıkartılmalı ve hatta yanına bilgi ihtiva eden bir levha konulmalı.

Ama bir de herkesin gönlünde yatan bir İstanbul ve onun da bir ortası muhakkak vardır. :)

Cuma, Kasım 24, 2006

Ana gibi yar Bağdat gibi diyar olmaz.


Dilimize girmiş pekçok özdeyiş, atasözü aslında bir zamanlar ne kadar geniş bir coğrafyayı şamil olduğumuzu da işaret ediyor olsa gerek. İşte bunlardan bir tanesi de "Ana gibi yar, Bağdat gibi diyar olmaz." sözüdür.
Esasen buradaki "Ana", "Ane"dir ve Bağdat yakınlarında bulunan bir uçurumun adıdır.
Bilindiği gibi "yar" kelimesiyle "uçurum" kelimesi aynı anlama gelmekti. Yani sözün aslı Ane gibi çetin uçurum, Bağdat gibi güzel şehrin olmayacağına işaret eder.
Bunu galatlaşmış haliyle öyle güzel benimsemişiz ki yine de söz yerini buluyor.
Ama biz yine de işin aslını bilelim derim.