Sayfalar

efkar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
efkar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Pazartesi, Mayıs 09, 2011

Yedi Çok Geç. Altısında Neyse Hayat Boyu O...

Yaklaşık altı aya yakın bir süredir bir anaokulunda staj yapıyorum. 6 yaş grubu 24 çocukla uğraşmak, yetişkinlerle uğraşmaktan çok daha zor. Günlük planları gerçekleştirmek, sözgelimi bir drama etkinliği, oyun faaliyetini uygulayabilmek, ilmî bir makale yazmaktan çok ama çok daha zor geliyor bana.
Vakt-i zamanında hasbelkader okuduğum ve devam ettiğim süre zarfında hiçbir şekilde sevmediğim çocuk gelişimi bölümünden uzun yıllar sonra, yetmiyormuş gibi bir de okulöncesi öğretmenliğini bitiriyorum. Hala saçma geliyor. Dört yıl oldu üstelik...
Üstelik lise stajımdaki 6 yaş grubu öğrencilerimle şu anda aynı yaşta olan staj arkadaşlarımdaki o enerjiyi gördükçe büsbütün soğuduğum bu bölümü ne diye okuduğumu soran olursa kendimi avuttuğum tek cevapla karşılık verebilirim:

Çocuklar için yazılmış doğru dürüst tarih kitapları yok. Belki aldığım iki eğitimi birleştirerek bu konuda birşeyler yapabilirim. Onunçün...
Yapar mıyım? Göreceğiz...


Staj günlerim bana çocuk aleminden ne kadar uzak olduğumun bir ispatıydı. Her hafta yeni bir macera, her hafta insanoğlunun küçükken içinde yaşadığı o hayal aleminin, o ütopyanın nasıl da yok olup gittiğinin ilginç bir seyri de aynı zamanda... Fakat diğer taraftan koskocaman egomuzun, rekabet ve kıskançlığımızın küçülmüş, ufalmış ve aslında o değişmez tablosuna şahitlik... Bu kadar değişmeyen ve bu kadar değişebilen başka bir canlı var mı acaba. İç içe tezatlar...

Birçok diyalogtan birini misal edecek olursak:

Arda: Ben hamburger yedim... Yanında kola içtim.
Emirhan: (sağa sola bakılıp düşünülür) Ben de örümcek yedim.
Mefki: Ben kaka yedim!

Aslına bakarsanız "Yedi Çok Geç". Zira insan "altısında neyse hep o imiş." Bunu da öğrendim.




Kansizligimin (!) Delilidir


Vakt-i zamanında yazdığım ve sonra muhtelif örneklerine ve hatta kopyala-yapıştır yöntemiyle direkt kendisine çeşitli sitelerde rastladığım Osmanlı Armasını Tanıyalım yazıma gönderilen bu zarif, bu ince, bu güzel yorum için o meçhul/e insan kişisine teşekkürlerimi borç bilirim. Sayesinde insanın hendesî olarak ne kadar geniş ebatlara sahip olabileceğini bir kez daha müşahede etmiş oldum. Var olsun...

Topkapı Sarayında bulunan o oyma taş armadaki hilalleri nasıl söküp de kansızlaştığıma gelince, sırr-ı müverrihtendir, fâş edilmez!

Çarşamba, Eylül 29, 2010

camları açalım konak havalansın...

Oldukça uzun bir aradan sonra konağıma dönmüş bulunmaktayım. Özlemişim...

Cumartesi, Aralık 26, 2009

Söz bir cevherdir, laf'a kananlara uğurlar olsun...

Bazan düşünüyorum da olaylar veya meseleler karşısında, ilmimiz ve ferasetimiz dar olduğu için mi bizi temsil edenlerin basit insanlar olmasını tercih ediyoruz?
Öyle olduğumuzdan mı niteliksiz ve sathî değerlendirmeleri alkışlayıp taltif ediyoruz? Yok eğer öyle değilsek şu görünen köy için de mi bir kılavuza maaş bağlayacağız?

Her rüzgarla oraya buraya savrulan kuru yapraklar misali, kimin rüzgarı daha güçlüyse yönümüzü o belirliyor. Birileri sahneye bir oyuncu çıkarıyor, hep birlikte tezahüratla alkışlıyoruz.
Dün sokaklardan toplatılan sakallı cüppeli insanlara "mürteci" diyenler, bugün içlerinden birinin "medyatik" konuşmalarıyla sermest ettiler hepinizi (!)

Söz, meramımızı ifade etme aracımızdır. Onun üstünde kelam vardır Büyüklerin vecizelerine "kelam-ı kibar" denilir bu yüzden. Kelamın en büyüğü Mevla'ın kelamı Kur'an-ı Kerimdir.
Buradan hareketle ve Peygamber Efendimizin mübarek sözlerine nazaran diyebiliriz ki hitabette belagat ve fasahat mühimdir. Yani önüne her geleni kürsüye çıkarmak, belki son devrin icatlarındandır. Eğer kabul görüyorsa, "arz" kadar "talep"te de büyük bir arıza olduğu aşikardır.
Sözün altında ise "laf" vardır. Hatta eskiler bunu "laf-ı güzaf" şeklinde terkip etmişlerdir ki "boş laf" demektir. Laf, değersizdir. Çok laf, sarfedeni de değersizleştirir. Hele ki kürsüde o hataya düşmek akıl sahiplerinin yapacağı bir şey değildir.

Şimdi "kralın soytarısı" misali bir cübbeli çıkmış. Ne edep var, ne hitabet. O kral kimdir necidir bilmem ama, muhtemelen "çıplak".
Her laf edenin peşinden gidenleriyse kurt kapar. Belki de o lafbazın kendisi kurttur.

Gayet argo ve üsulden uzak sözleri ağzından dökülürken, "adam da ne güzel söylemiş" demek yerine, şöyle bir düşünmemiz gerekmiyor mu: Bu mesele karşısında efkar-ı umumiyeyi temsil edecek olan sözler bunlar mı? Biz Türk halkı bu kadar kalitesiz mi ifade ediyoruz meramımızı?
Herkesi silkinip kendisine gelmeye davet ediyorum. "Biz böyle iyiyiz" deyip gelmeyenlerin de yarın o cübbeliye kimbilir hangi vesileyle küfür edeceklerinden adım kadar eminim. Lakin biz o esnada daha seçkin ve mühim şeylerle meşgul olacağız. Bizden söylemesi...

Vesileyle Yunus Emre'nin ruhuna da rahmet okumak istiyorum. Bir şiirinde der ki:

Yunus bu sözleri çatar, sanki balı yaga katar
Halka mata’larun satar, yüki gevherdür, tuz degül

Yani ki, söz bir cevherdir. Onu tuz satıcısına emanet edersen, kıymetini tuz pahasına çevirerek satar. Siz siz olun, sözü sahibinden dinleyin.

Perşembe, Ekim 22, 2009

Mecazi Aşktan Milenyum Aşklarına

Her tanım bir sınır çizmektir ve bazı şeyler sınır tanımaz. Aşk gibi...

Daha ilk satırda büyük sözler söyletiverir işte böyle.

Eli kalem, dili kelam tutan herkes asırlardır ne çok şey söylemiş ve her söylenen ne kadar eksik kalmış. Söylenenlerin hepsi ondan bir parçayken, o hiç bir tanımın parçası olmamış.

Buraya kadar herşey güzel. Bir solukta yazıldı. Parmaklarım tuşlara dokundukça satırlar artacak ve yine söylenmişlere benzer sözler dizilecek sıraya. Bu yüzden aşkı metheden bu serenatı başladığı yerde bırakıyorum.
Peki maksat hasıl olacak mı?
"Arif olan anlar" hükmünce söylenen söylendiğiyle, anlanansa anlaşıldığı kadarıyla kalacak.
Bundan hasıl olanlar da ya ezber bozacak, ya ezberlenenlerin yanına ilişip izbe bir köşede hayatın fiiline ilişmeyi bekleyecek.

O eski devirlerde söz, gönlün merhemi olup yaralara sürülürken, muhattabını bulamamış çaresiz âşıklara deva olurdu. Çünkü ne telefon vardı halet-i pür melali fâş edecek, ne mail, ne facebook.
İşte bu yüzdendi ki şiirlerde aşktı asıl mevzu. Sevgiliydi, rakipti... Merâmı ifade edebilecek tek kürsüydü şiir. Teşbihler öyle derinleşiyor, öyle uzayıp gidiyordu ki bunca hudutsuzluk içinde Mecnunlar, Ferhatlar dolu dizgin at koşturuyordu.
Bir yandan da şairler ikaz edip duruyordu şaşkın beşeri:

"Can verme gam-ı aşka, aşk afet-i candır
Aşk afet-i can olduğu meşhur-ı cihandır"

Temmeti atılmamış bir kitaba dönüşmüştü aşk... Gelen yazdı, giden yazdı...

Gel zaman git zaman geçti, şimdiki zaman gelip çattı ve aşk bir pazar halini aldı. Kitap olup bestsellere karıştı, dizi olup efsanelerle yarıştı. Sinema filmi oldu, hatta ondördüncü Şubat gününe denk düşürüldü. Oysa aşk bir delilikti ve deliye hergün bayramdı. İki cümlede bir tezattı sözler. Üç yanlış bir doğruyu götürmüyor, iki yanlıştan bir aşk, şak diye doğuveriyordu (!)
Birilerinin içi yandı, birilerinin başı. Ama bu işten çok paralar kazanan da vardı. Yani kiminin de aş'ı oldu.
Hani eskiden bir âşık ve bir de mâşuk vardı ya. Artık bir gâdir ve bir de mağdur vardı. Hatta işi azıtanlarca bir gâdir, onlarca mağdur...

"Din afyondur" diye saf dimağlara fesat karıştıranlar şunu söyleyemediler mesela: "Aşk, afyondur."
Öyle bir mevsimine gelinmişti ki aşkın, afyona dönüşmüştü. Uyutuluyorduk. Kitaplarla, filmlerle, şarkılarla, türkülerle. Hem de güle oynaya, hem de özene bözene...
İnsanlar birbirini yiyordu, birbirinin üstüne hastalıklı hislerini boca ediyordu, aşığım, aşıksın, aşk diyordu da aşkın esamesi okunamıyordu bir türlü.
Çünkü afyonlanmıştık ve belki domuz gribi gibi bulaşıcı bir hastalığa dönüşmüştü artık aşk.
Aslı olmayan şeyin gölgesi de olmayacağına göre, bu yeni aşk ne asıldı ne gölge. Bir yerlerde mi asılı kalmıştı. Ne bilen vardı artık ne bulan. Ne de o kadar önemseyen...

Şairin biri çıktı şöyle dedi:

"başkalarının aşkıyla başlıyor hayatımız
bakıp başkasının başkayla kurduğu bağlantıya
aşka dair diyoruz ilk anı bu olmalı "

Ezberlenmiş ve taklit edilmiş şey, elbet aslından uzaklaşır her tekrarda. İşte bu yüzden, icat edildiği günden beri aslından uzaklaşıp şekil değiştiren mecazi aşklara bin şahit de bulunamaz oldu. Çünkü aşkın aslını bilen bir şahit de kalmamıştı ki, her hissinin adını "aşk" koyan aklı avarelere dert anlatılsın.

Mecazi aşklardan, milenyum aşklarına doğru gelindikçe, insanın insana beslediği şeyin ne iken ne olduğunu sorgu masasına yatırıp, üstüne kuvvetli bir ışık tutsak ne görürüz acaba?
Hiçbir şey göremeyiz elbette. Bu hayali ticaretin satıcıları ceplerini doldururken, alıcılarının anlatacak bir "aşk hikayesi" var muhakkak. Replikleri birbirine benzeyen, giriş-gelişme-sonuç örgüsü iki ters bir düz...

Hasılı: Bir aşk varsa, efsanelerde kalmıştır. Gördüğünü zannedenlere geçmişler olsun...
Buna rağmen aşktan hasta olduğunu sananlar varsa da antidepresan ve biraz da terapi öneririm...
Ve ne mutlu hakiki muhabbet ehline ki, aklı başında severler birbirlerini...

Perşembe, Ağustos 27, 2009

Hayırlı Ramazanlar/mahya nedir?



Mahya, Farsça “mâh”, yani “ay” kelimesinden gelir. “Ay’a özgü” demektir. Yazılışından dolayı “mahiye” veya “mahiyya” diye de okunur.
Eskiden mahya, camilerin minareleri arasına gerilen iplere kandiller asılmak suretiyle hazırlanırdı. Elbette bu kandiller, kandil yağına batırılmış ipin tutuşturulmasıyla yanardı. Yani sadece mahyayı yapmak değil, uygun bir düzeneği hazırlayı;p, yakmak ve nihayet minarelere germek de marifettendi. Bir de buna eskiden Latin değil Arap harflerinin kullanıldığını da eklersek zorluk derecesini anlamış oluruz.
Mahya seyretmek Ramazan eğlencelerinden biriydi diyebiliriz. Zira mahyacılar maharet ve ustalıklarına göre çeşitli yazı ve şekillerle minareleri donatırlardı. Öyle ki teravih namazından önce bir yazı varsa, namazdan çıkıldığında farklı bir yazıyla karşılaşılırdı.
Minarelerin mahyayla süslenmesi 1723 yılında gelenek halini alarak günümüze kadar ulaşmıştır. O yıl, mahya taşımaya tahammülü olmayan kısa boylu Eyüb Camii minâreleri yerine, ikişer şerefeli uzun minâreler inşâ edilmişti.
Ramazanın ilk günleri “Hoş geldin”lerle karşılanırken, birbirinden güzel vecizeler, hadisler, mahyacıların maharetli elleriyle minareleri süslerdi. Bu, hem oruç tutan kişinin motivasyonunu, hem de oruç ayının huşu dolu havasını arttırması açısından güzel bir yöntemdi. Son günlerde ise “elveda, el-firak” yazılı mahyalarla on iki ayın sultanına veda edilirdi.
Mahyalarla ilgili bir diğer bilinmesi gerekense, Osmanlı zamanında iki veya daha çok minareli camileri sadece padişah âilesinin yaptırabilmesidir. Diğerleri tek minareli olmak zorundaydı. Yani mahya, sadece hânedâna ait olan ve “selatin” yani “sultanlar” ismi verilen camilere kurulabilmekteydi.

Çarşamba, Temmuz 08, 2009

nisyan ile mağdurum

"Hafıza-yı beşer nisyan ile maluldür." demişler. Aslında unutmak insan için bir nimet. Unutmadan yaşanmaz. Ama neyi unutmadan?
İşte burada ipler kopuveriyor.

İlber Ortaylı Hoca bir keresinde "insan yirmibeşe kadar ne aldı aldı, sonra durur hafıza" dediğinde çok da tiye almamıştım bu sözü. Halbuki bundan kastı bunamak veya balığa dönüşmek değilmiş elbet. 25 öncesi mermere kazınırken, yaş ilerledikçe suya yazılıveriyor öğrenilenler.
Bilgi dağarcığını civa gibi elimizde tutmaya çabalarken buluyoruz kendimizi. Buna mukabil, olayların muhteviyatı, yaşanılanlar ve bunların iç alemimize akisleri daha bir vurgulu, daha bir derin oluyor.
Bunun adı olgunlaşma mı?


Can sıkıcı hallere bürünüyor bazen bu unutkanlık. Özellikle işinizle ilgili konularda. En ufak bir şey için bile not tutmaya başlıyorsunuz. Yani başlıyorum.
Tarihle uğraşan birinin isimleri ve tarihleri unuttuğunu düşünebiliyor musunuz?
Düşünmeyi bırakın, bunu yaşayan bir örnek var karşınızda!

Böyle zamanlarda aklıma hep Marquez'in Yüzyıllık Yalnızlık kitabında yaşanan unutkanlık hastalığı geliveriyor.
Orada da benzer bir çözüm bulmuşlardı hastalığa.

"...
Bellek kaybını birkaç ay olsun önleyecek formülü Aureliano, hem de kazara buldu. Hastalığa ilk yakalananlardan biri olarak bu alanda uzmanlaştığı için, gümüş işleme sanatında da kusursuz bir ustalığa erişmişti. Bir gün maden varaklarını dövmekte kullandığı ufak örsü ararken, adını bulamadı. Babasına sordu, babas 'ıskaça' dedi. Aureliano bunu bir kağıda yazıp örsün sapına yapıştırdı: Iskaça. Böylece bir daha unutmazdı. Meretin adı zaten bir tuhaf olduğundan, bunun bellek kaybının ilk belirtisi olduğu da aklına gelmedi. Ama birkaç gün sonra, baktı ki laboratuvardaki nesnelerin neredeyse hiç birinin adını anımsamıyordu. Bunun üzerine, hepsinin adını yazıp yapıştırdı, baktı mı ne olduklarını anlıyordu artık. Babası yelyepelek gelip çocukluğunun en önemli anılarını bile unuttuğundan der yanınca, Aureliona bulduğu yöntemi babasına da açtı ve Jose Arcadio Buendia bunu önce evde, daha sonra bütün kasabada uygulamaya koydu. Fırçayı mürekkebe batırıp her şeyin üzerine adını yazdı: masa, sandalye, saat, kapı, duvar, yatak, tencere. Ağıla gitti, ne kadar hayvan, ne kadar bitki varsa, onlara da birer inek, keçi, domuz, tavuk, manyok, kaladyum, muz etiketi koydurdu. Zamanla bellek kaybının nerelere varabileceğini inceledikçe, eşyanın adını üzerindeki yazıdan çıkartabileceklerini, ama neye yaradığını unutacaklarını da kavradı. O zaman işi daha da geliştirdi. İneğin boynuna astığı şu yazı, Macondoluların bellek kaybına karşı hazırlıklı olduklarının somut kanıtıdır:
Buna inek derler. Süt versin diye her sabah sağılması gerekir, sütün de sütlü kahve yapmak üzere kahveyle karıştırılabilmesi için kaynatılması şarttır.
Böylece, bir an için adlarıyla yaklanan, ama yazılı harflerin ne demeye geldiğini unuttukları anda kaçıp ellerinden kayıveren bir gerçeği yaşamaya başladılar.
Bataklığa açılan yolun başına Macondo yazılı bir levha diktiler. Ana caddeye Tanrı vardır yazılı bir tabela astılar. Bütün evlere, nesneleri ve duygularını hatırlatmaya yarayacak yazılar yazıldı. Ama bu sistem öylesine büyük bir dikkat ve sağlam sinir istiyordu ki, çoğu kişi, kendi uydurdukları, bir işe yaramaz ama rahatlatıcı bir düşsel gerçeğin büyüsüne kapıldı...." shf.45-46.

Çarşamba, Haziran 10, 2009

Nur Gölünde Yatasın Faruk Bey

Muziplikten geri durmaz, takılırdı. Sonra ben, sırf takılmak için söylediği sözlere kafayı takardım bazen. Hem güldürüp hem düşündürmek herkesin aşı değildir zaten.
Üç yıl önce: "Sizin yeğen bu kadar teyzenin içinde bebeklerle evcilik oynar" demişti de ben de bu şakayı kafaya takmıştım. "Sahiden ya, bir tuhaflık olmasın çocukta..." diye.
Şu bir haftadır, "Faruk Bey, bizim yeğen atla silahı çok seviyor, erkekliğin üçte ikisini tamamladı." diye yazayım istedim. Yazayım ki Faruk Bey gelsin okusun, "gelsin" ve "okusun" diledim.
Her şey o kadar eskisi gibi olacaktı ki, böyle yazılar yazacaktık, gülecektik, sıkıntı üzüntü dile gelmeyecekti. Hastalık lafı kalkacaktı tedavülden. Bir türlü olmadı.
Her görüşmemizde daha iyiydi. Bu da umut vermişti bize.
"Kanser" kelimesini kullanmadık hiç. Hakkla yalnız kaldığımız anlarda dile geldi, eteklerden döküldü herşey.
Dua ettik, umut ettik.
Şimdi bütün o sinir olduğum, saçma bulduğum klişe sözleri söyleyesim var: "Kalbimizde yaşayacaksın" gibi mesela ve her defasında en rahatlıkla arkasına sığındığım taziye sözünü hiç söyleyesim gelmiyor...
Ateş düştüğü yeri yakar biliriz. Biz belki o ateşin sıcaklığını hissettik canımız ciğerimiz acıyor sadece. İşte bu yüzden ateşin düştüğü yere, ailesine Mevladan sabır diliyorum.
Ve dualarımızı ona vâsıl et Rabbim... Şimdi artık daha çok dua etme vakti...
O, bu iskeleye değil, senin rahmetine ulaştı.
Ona şefkatinle merhametinle muamele et...

Salı, Nisan 28, 2009

dertler tasalar birbirini kovalar


Küçük sıkıntılar, büyük sıkıntıların önünü kesen bir set gibidir. Hem dinamik kılar bizi, hem de hayata bağlayan gaileler sunar.
Zaten sıkıntısız bir hayat düşünmek de saçma olurdu. Çünkü insanoğlu sıkıntısızlıktan da sıkılır önünde sonunda.
Küçük dertler, büyüklerini nasıl kovalar peki?
O kadar çok örneği var ki büyükten küçüğe...
Mesela para kazanmak bir sıkıntıdır ama daha büyüğü para kazanamamaktır.
Öğrenciler her dem eğitimin zorluklarından, sınavlardan şikayet ederler ve lakin eğitimsizlik hayat boyu sıkıntıdır.
Hadi daha küçük şeylerden bahsedelim:
Ulaşım araçlarında yolculuk etmek sıkıntıdır, ama yürümek zorunda kaldığınızı düşünsenize.
Bir yerimizin ağrıması da sıkıntıdır. Fakat ağrılar hastalık sinyalidir ve bu sinyal, işler büyümeden tedaviye başlamamızı sağlar.
Bütün bunların üstüne "Derdimi seviyorum" diyen şairin o kadar da mazoşist olmadığını düşünüyor insan...



hamiş: yazar bunları sıkkın bir anında yazdı.

Pazartesi, Mart 09, 2009

Ürkme Ey Ruh!

Yeşillikler arasından durağa atladığında tramvay gelmek üzereydi.
Eyvah, dedim, ezilecek!
Minicik sevimli mi sevimli bir kediydi. İnsanlara alışkın olmadığı ürkek gözlerinden okunuyordu.
O esnada tramvay da durağa yanaştı.
Daha fazla ürküp tramvayın kenarından atlamasın diye bir iki el kol hareketiyle diğer tarafa yönlendirmeye çalıştım kediciği. Ancak ne var ki tam da aksi istikamete doğru kaçıp aşağı atladı.
O dar aralıktan nereye gittiğini göremiyordum.
Vatman'a haber edip bir müddet beklemesini istedik, ancak kediyi çıkaramadık bir türlü.
Tramvay hareket ettiğinde "nolur raylardan uzakta duruyor olsun" dedim içimden. Tramvay gittiğindeyse cesaret edip bakamadım..
Karşı duraktakilere de bakamıyordum, çünkü onların yüz ifadesinden durumu az çok anlayabilecektim.
Fakat görmemek yeterli değildi ki:
"aaa yazık kediye, ezilmiş!"

..


Biz bunu en çok sevdiklerimize yaparız. Tehlikede olduklarını hissettiğimizde üstlerine gider ürkütürüz onları ve nedense sığındıkları yer de kimi zaman o tehlikeli tramvay olur.
Daha da ilginci, bazan ruhumuz öyle hallere bürünür ki mantığımız bunu farkedip ona doğruyu telkin ettiğinde, sığındığı yer, asıl uzak durması gerekendir.
Bu, kimi zaman o kedininki gibi bilinçsiz bir korunma içgüdüsüyle; kimi zamansa bile bile elini taşın altına koymaktır.
Oyuncuların farklı olduğu bir dünyada benzer oyunları oynuyoruz da "ben bu sahneyi daha önce görmüştüm, oynanmıştı" demiyoruz inatla.
Şimdi bir kaç kişi var ürkütmek istediğim, ama biliyorum nere kaçacaklarını..

Burda aklıma bir beyit geldi. Ama manidar bir yerden. Bir mezartaşı kitabesinden:

bakmayan çeşm-i basiretle taşıma
bilmez ol halim ta gelmeyince başına

Salı, Haziran 10, 2008

Küllerinden doğmak yeniden

Doğduğu andan itibaren biriktirmeye başlıyor insan unuttuklarını. Unuttuklarını diyorum, zira aslında insanın kendi, bütün ilimlerin, ilimlerin içinde bulunduğu alemlerin ta kendisidir.
"Hafıza-yı beşer nisyan ile maluldür" demiş eskiler. Hatırladıkça tekrar unuttuklarımız var. Bir de bir türlü hatırlayamadıklarımız. Hatta bir türlü unutamadıklarımız.
Bunlara araç olacak pek çok faktör var psikososyal tanımlamalarla: Aile, çevre, kalıtım, eğitim..
Kimisi bilinaltı-bilinçüstü-bilinç diyor.
Sosyoekonomik çıkarımlar yapmak da mümkün..
Her halukarda kendi denklemlerimizi kuruyoruz ve yaşadıklarımız, yaşayacaklarımıza etki ediyor. Hatta bazan yaşa/ya/madıklarımız da.. Sağdan soldan, ordan burdan, içerden dışardan, kendimizi kuşatıyoruz. Nefes alamadığımız demler oluyor, kendimiz alemler kadarken.
Öyle anlar geliyor ki yaşanmışlıkların ağırlıkları taptaze hatalara sebep oluyor. Derken başka hatalara.. Korkularımızı hep yanlış limanlara demirliyoruz..
Yetmiyormuş gibi üstüne bir yük daha ekleyip ırgatlığını yapıyoruz mazinin.
..
Çok eski zamanların birinde Kaknüs isimli bir kuş yaşardı. Upuzun gagasından giren rüzgar 360 tane delikten değişik seslerle çıkar ve etrafa hoş nameler yayardı. Bu nameleri duyan kuşlar, mest olup Kaknüs'ün yanına uçarlardı. Kaknüs ise bu cazibeye koşan kuşları yiyerek sürdürürdü hayatını. Tam bir yılı böyle geçerdi. Sonra etraftan çalı çırpı toplar, üstüne kurulur ve en güzel şarkısının vecdiyle çırptığı kanatları otları tutuştururdu. Alevler içinde kalan Kaknüs küle döndüğünde, o küllerden bir yumurta çıkardı ortaya ve o yumurtadan bir yavru. Böylece kendi küllerinden her sene yeniden doğardı Kaknüs.
..
Bazan bütün o mazinin ağırlıklarını sıyırıp omuzlarımızdan, hatalarımızı, pişmanlıklarımızı, korkularımızı yakıp, kendi küllerimizden doğabilmemiz gerekir.
Belki biraz acır. Ama acı, hastalığa en güzel tepkisidir vücudun..

Perşembe, Haziran 05, 2008

Gökten Bir Sitare Kaydı..

Pek çoğumuz "Türkiyem" türküsünü biliriz.
Baş koymuşum Türkiyemin yoluna..
diye başlar. Fakat güftekarının Dilaver Cebeci olduğunu çok da bilen olmaz.
Dilaver Cebeci'yi Sitare isimli şiiriyle tanıdım önce. Türkiyem şiirinin ona ait olduğunu daha sonra öğrenmiştim.
Bugün aklıma nerden estiyse yeniden okuyayım dedim:
..
Gözlerine baktığım zaman Sitare
Bütün çöllere ay doğuyor
Yoldaş ediyorum kendime İmrül Kays’ı Antere’yi A’şa’yı
En kuytu vahaları dolaşıyorum
Hangi vahaya gitsem çadırlar sökülmüş Sitare
Çadırla su arasında bir cılga var
O cılgada narin ayak izlerin var
Durgun suya düşüp kalmış gözlerin var

...

Sonra birden şiirle ilgili bir yorum takılıverdi gözüme: "Kalbin nur, mekanın cennet olsun."
Senelerdir hastaydı Cebeci. Google amca imdada yetişti. Bir gazeteden öğrendim haberi: "..'Türkiyem'in şairi Dilaver Cebeci vefat etti .." 28 Mayıs 2008.
1 hafta önce.

Ve şair diyor ki şiirinin bir yerinde:
Güçlü ol ey kalbim güçlü ol
daha yapacak işimiz var.

Umarım yetmiştir kalbi yapacaklarına. Mekanı cennet olsun.

Cumartesi, Nisan 05, 2008

severim yaradılanı yaradandan ötürü...

Girizgah cümlesinden sonra..

Sevgili Bahar, biliyorum çok geç oldu. Ama inan aklımın bir köşesindeydi..

severim... son iki senedir bu sevilenlerin başına yeğenimle geçirdiğim her türlü zaman ve faaliyet, hatta sadece hatırlama bile dahil olmuş durumda. Mevlam olmayanlara da nasip etsin.

severim... eski kitapları. onların tozunu (alerjim olmasına rağmen), küfünü. üzerine nakşedilmiş yazıları, notları. beni bir kütüphane bahçesine gömün diye vasiyet ederdim de pek mümkün olacağını sanmıyorum.

severim... fotoğraf çekmeyi...

Salı, Nisan 01, 2008

ya fotograf/çı/lar olmasaydı

fotograf alıntıdır.

Bugünlerde 1860'lara ait bazı mektupları çeviriyorum.
Evinden çok uzak bir ilde (o zamanın şartlarıyla uzak) görev yapan bir memurla hanımı arasındaki yazışmalar. Kadın hep sitemkar, adam hep sabırlı. İskender Pala'nın çok hoşuma giden bir sözü vardır: "İnsanlar değil, kıyafetler değişir." Sorunlar aynı. Tepkiler aynı.. Yani ki insana dair herşey aynı.
Dikkatimi çeken, içimi burkan bir şey okudum bu yazılarda. Hanımı mektupla birlikte küçük oğulları Ali Sedad'ın tasvirini gönderiyor. Memur buna o kadar çok sevinmiş ki "..gah cebimde taşıyor, gah öpüp karşımda tutuyorum..." diye cevap yazmış.
Fotoğraf denen nesnenin henüz adı sanı bilinmez. 15 günde 1 ayda bir gelen mektuplar tek haberleşme aracı.
Gurbet çeken için mektup bile büyük nimettir elbet.
Fakat galiba biz bu kadar kitle iletişim araçları içinde bile birbirimizi arayıp sormaz olduk. Buna mukabil telefonumuz şebeke dışı kalsa sinirleniyoruz.
Ne diyordum, iyi ki icat edildi fotoğraf.

Bir de bugün arkadaşım bir şiir gönderdi. Özellikle son mısraı çok hoşuma gitti. Şöyle ki:

Foto Ali

bir vesikalık kestim aynanın içinden
pazar ola ey çünkü ben
yana yatmayan saçları gibi bir insanın
hep şuna inandım,
geciken bir mektup, düşünün sevgilinizden
işte o mektup benim, siz karşımda gülerken
üzüntümdür yüzünüzde patlayan
foto ali ben
falso alırken her şey hayatın karşısında
çoğaltırım sizi hiç üşenmeden.

İbrahim Tenekeci

İyi ki var fotoğrafçılar.

Perşembe, Aralık 06, 2007

Yıldızların Altında Yalnızlık*


"Bu soğuk duvarlardan nefret ediyorum. Nefret etsem ne olacak. Bu duvarları yıkabilecek miyim?"
Hem o duvarları yıktığında altında kalmayacak mısın? Altında kalmasan bile, yağmurdan kim koruyacak seni? Soğuktan?
Ya yalnızlık. Belki de bütün bu riskleri göze aldıracak kadar büyük bir felaketti..
Kuşkulu bir aşk oyununu, sefil bir yalnızlığa tercih etmenin adı "kandırılmak" değil, bile bile ladesine gelmekti kaderin. Hani diyordu ya adam, "senin şu yalnızlığını gidersin de isterse bir kedi, bir köpek olsun ne farkeder ki".
Gecenin bir yarısı. Üstelik ürkütücü bir yağmurda çıka gelen ısrarlı sevgi sözlerine mantığı ne kadar anlamsızca bakarsa baksın, korkuları ne kadar büyük olursa olsun -ki baştan beri hep korkmuştu aslında- karşı koymayı istememek mi yanılgıydı. Yalnızlığın örselediği yüreğin ilacı, her nasıl atarsa atsın başka bir yürek olamaz mıydı?
Olamadı evet. Bu ani değişikliğin sonu hayra alamet olmasa bile, çölde susuz kalan, bulduğu suyun kirine pasına bakar mı? Su olsun da..
Necip Fazıl kırk günlük hücre hapsini anlatırken şöyle der: "... odamda hiç olmazsa bir gardiyan, terbiyle bir mahkum, herhangi bir insan, canlı bir mahkum yatırılması için ettiğim müracaata, şu cevabı vermişlerdi:
-Ne o korkuyor musunuz yoksa?
Onlarak diyememiştim ki:
-Hayır, anladığınız manada korkmuyorum. Kendimden, şu gördüğünüz kemik mahfazadan, kafamdan bu kayanın kendi içine doğru dönüp batmasından korkuyorum!"
O yalnızlığın beynine battığı bir iç kanamayla değil, sezgilerinin ısrarla yanlış yaptığını söylediği halde yalancı bir sevginin zehiriyle öldü.
Katil oldu. Çünkü öldürdüğü kişi, ona kötülük yapan değil, ona yeniden yalnızlığı bırakacak olan kişiydi. Bundan daha büyük değildi, diğer bütün kötülükleri.
Hayat değiştikçe, gayr-ı meşru görünenin kendi içindeki meşruiyetini farkediyorsunuz. O zaman şöyle bir ikilem de yaşamıyor değilsiniz: Bunu meşru gösteren çok yönlü görebilmek mi, yoksa tamamen bir yozlaşmadan mı ibaret.
Artık doğruyla yanlışın birbirinden ayırt edilemeyecek kadar iç içe girdiği bir çağda yaşıyoruz. Yaşam ne kadar kolaylaştı ve hayat ne kadar zor artık.

*Bugün gittiğimiz oyunun akla getirdikleri.

Hamiş 1:
Oyun
: Yıldızların Altında Cinayet (Şehir Tiyatroları)
Yazan: Elçin Efendiyev
Yöneten: Melahat Abbasova
Oyuncular: Elçin Altındağ (Kadın), Emrah Özertem (Delikanlı), Ezgi Sümer Yolcu (Komşu Kadın), Nevzat Çankara (Komşu Adam), Radife Baltaoğlu (Öğrenci Hasanzade’nin Annesi)

Hamiş 2: Delikanlı rolündeki Emrah Özertem'in oyunculuğunu daha çok beğendim. Kostümler kötüydü. Sağdaki masa ve sandalye dekoru, sağ taraftaki izleyicinin görüşünü engelliyordu (yani bizim). Önümde oturan yaşlı amca: alacağın olsun.
Kadına kaba saba davranıldığı ve ortada acı çeken biri olduğu halde kahkaha atan lise gençliğine hitaben: "siz ne anlarsınız ki!".

Hamiş 3: Teşekkürler Zü

Çarşamba, Kasım 14, 2007

Mevsim-i Hazan

yazmak lazım-dı, fotoğraflamak lazım-dı. vakit geç değil.

Pazar, Eylül 02, 2007

Bana teyze dedi

Kim derdi ki biri bana "teyze" dedi diye bu kadar sevineceğim.

Hayat garip hakikaten.
Dünyaya gelişinin 375. gününde artık aramızda sıfatlarımızın dahil olduğu sözlü iletişim başladı.
Yeğenim bana "deyde" dedi. Çok mutluyum :)

Pazartesi, Temmuz 23, 2007

uykudayız..


"Hufte râ hufte key koned bîdâr."

"Uyuyan uyuyanı nasıl uyandırır."