fuara gideceklere tavsiyelerim şunlardır:
-erken gidin. ama açılış saatinde orada olmayın. çünkü bir sürü öğrenci grupları olacaktır. girişte boşuna beklemeyin.
- kitaplarını sürekli takip ettiğiniz yayınevleri varsa, girişteki haritadan yerlerini tespit edin ve dolaşmaya bu tespitle başlayın. böylece süreden tasarruf edebileceğiniz gibi, aradığınızı da çabuk bulursunuz.
-o kadar çok çocuk zırıltısı duyacaksınız ki yalnızsanız yanınızda bir mp3 çalar vs olsun. hatta yalnız değilseniz de olabilir. çünkü bir süre sonra yanınızdakiyle bile iletişim kuramıyorsunuz.
-indirimlere çok da aldanmayın. internet üzerinden alışveriş yapmak daha hesaplı ve külfetsiz oluyor. fakat elbette yeni yayınları görmek için güzel bir fırsat. olmadı beğendiğiniz kitapları not alıp, internet üzerinden de satın alabilirsiniz.
-vaktiniz kısıtlıysa, bazı merak ettiğiniz stantların broşürlerini alarak yolunuza devam edin.
-eğer çok vakit geçirecekseniz, cebinize bir çikolata filan atın.
gündem etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
gündem etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Pazartesi, Ekim 03, 2011
Pazartesi, Mayıs 09, 2011
Yedi Çok Geç. Altısında Neyse Hayat Boyu O...
Yaklaşık altı aya yakın bir süredir bir anaokulunda staj yapıyorum. 6 yaş grubu 24 çocukla uğraşmak, yetişkinlerle uğraşmaktan çok daha zor. Günlük planları gerçekleştirmek, sözgelimi bir drama etkinliği, oyun faaliyetini uygulayabilmek, ilmî bir makale yazmaktan çok ama çok daha zor geliyor bana.
Vakt-i zamanında hasbelkader okuduğum ve devam ettiğim süre zarfında hiçbir şekilde sevmediğim çocuk gelişimi bölümünden uzun yıllar sonra, yetmiyormuş gibi bir de okulöncesi öğretmenliğini bitiriyorum. Hala saçma geliyor. Dört yıl oldu üstelik...
Üstelik lise stajımdaki 6 yaş grubu öğrencilerimle şu anda aynı yaşta olan staj arkadaşlarımdaki o enerjiyi gördükçe büsbütün soğuduğum bu bölümü ne diye okuduğumu soran olursa kendimi avuttuğum tek cevapla karşılık verebilirim:
Çocuklar için yazılmış doğru dürüst tarih kitapları yok. Belki aldığım iki eğitimi birleştirerek bu konuda birşeyler yapabilirim. Onunçün...
Yapar mıyım? Göreceğiz...
Staj günlerim bana çocuk aleminden ne kadar uzak olduğumun bir ispatıydı. Her hafta yeni bir macera, her hafta insanoğlunun küçükken içinde yaşadığı o hayal aleminin, o ütopyanın nasıl da yok olup gittiğinin ilginç bir seyri de aynı zamanda... Fakat diğer taraftan koskocaman egomuzun, rekabet ve kıskançlığımızın küçülmüş, ufalmış ve aslında o değişmez tablosuna şahitlik... Bu kadar değişmeyen ve bu kadar değişebilen başka bir canlı var mı acaba. İç içe tezatlar...
Birçok diyalogtan birini misal edecek olursak:
Arda: Ben hamburger yedim... Yanında kola içtim.
Emirhan: (sağa sola bakılıp düşünülür) Ben de örümcek yedim.
Mefki: Ben kaka yedim!
Aslına bakarsanız "Yedi Çok Geç". Zira insan "altısında neyse hep o imiş." Bunu da öğrendim.
Vakt-i zamanında hasbelkader okuduğum ve devam ettiğim süre zarfında hiçbir şekilde sevmediğim çocuk gelişimi bölümünden uzun yıllar sonra, yetmiyormuş gibi bir de okulöncesi öğretmenliğini bitiriyorum. Hala saçma geliyor. Dört yıl oldu üstelik...
Üstelik lise stajımdaki 6 yaş grubu öğrencilerimle şu anda aynı yaşta olan staj arkadaşlarımdaki o enerjiyi gördükçe büsbütün soğuduğum bu bölümü ne diye okuduğumu soran olursa kendimi avuttuğum tek cevapla karşılık verebilirim:
Çocuklar için yazılmış doğru dürüst tarih kitapları yok. Belki aldığım iki eğitimi birleştirerek bu konuda birşeyler yapabilirim. Onunçün...
Yapar mıyım? Göreceğiz...
Staj günlerim bana çocuk aleminden ne kadar uzak olduğumun bir ispatıydı. Her hafta yeni bir macera, her hafta insanoğlunun küçükken içinde yaşadığı o hayal aleminin, o ütopyanın nasıl da yok olup gittiğinin ilginç bir seyri de aynı zamanda... Fakat diğer taraftan koskocaman egomuzun, rekabet ve kıskançlığımızın küçülmüş, ufalmış ve aslında o değişmez tablosuna şahitlik... Bu kadar değişmeyen ve bu kadar değişebilen başka bir canlı var mı acaba. İç içe tezatlar...
Birçok diyalogtan birini misal edecek olursak:
Arda: Ben hamburger yedim... Yanında kola içtim.
Emirhan: (sağa sola bakılıp düşünülür) Ben de örümcek yedim.
Mefki: Ben kaka yedim!
Aslına bakarsanız "Yedi Çok Geç". Zira insan "altısında neyse hep o imiş." Bunu da öğrendim.
Perşembe, Nisan 21, 2011
O Mahkemeden Beraat Ettik (?)

Gördüğüm kadarıyla bizim konağın yasak kaldırılmış olsa da bazı arkadaşların yasakları hala devam etmekte. Bunu neye göre, kime göre yapıyorlar bilmem...
Darısı diğer blogların başına...
Cumartesi, Aralık 26, 2009
Söz bir cevherdir, laf'a kananlara uğurlar olsun...
Bazan düşünüyorum da olaylar veya meseleler karşısında, ilmimiz ve ferasetimiz dar olduğu için mi bizi temsil edenlerin basit insanlar olmasını tercih ediyoruz?
Öyle olduğumuzdan mı niteliksiz ve sathî değerlendirmeleri alkışlayıp taltif ediyoruz? Yok eğer öyle değilsek şu görünen köy için de mi bir kılavuza maaş bağlayacağız?
Her rüzgarla oraya buraya savrulan kuru yapraklar misali, kimin rüzgarı daha güçlüyse yönümüzü o belirliyor. Birileri sahneye bir oyuncu çıkarıyor, hep birlikte tezahüratla alkışlıyoruz.
Dün sokaklardan toplatılan sakallı cüppeli insanlara "mürteci" diyenler, bugün içlerinden birinin "medyatik" konuşmalarıyla sermest ettiler hepinizi (!)
Söz, meramımızı ifade etme aracımızdır. Onun üstünde kelam vardır Büyüklerin vecizelerine "kelam-ı kibar" denilir bu yüzden. Kelamın en büyüğü Mevla'ın kelamı Kur'an-ı Kerimdir.
Buradan hareketle ve Peygamber Efendimizin mübarek sözlerine nazaran diyebiliriz ki hitabette belagat ve fasahat mühimdir. Yani önüne her geleni kürsüye çıkarmak, belki son devrin icatlarındandır. Eğer kabul görüyorsa, "arz" kadar "talep"te de büyük bir arıza olduğu aşikardır.
Sözün altında ise "laf" vardır. Hatta eskiler bunu "laf-ı güzaf" şeklinde terkip etmişlerdir ki "boş laf" demektir. Laf, değersizdir. Çok laf, sarfedeni de değersizleştirir. Hele ki kürsüde o hataya düşmek akıl sahiplerinin yapacağı bir şey değildir.
Şimdi "kralın soytarısı" misali bir cübbeli çıkmış. Ne edep var, ne hitabet. O kral kimdir necidir bilmem ama, muhtemelen "çıplak".
Her laf edenin peşinden gidenleriyse kurt kapar. Belki de o lafbazın kendisi kurttur.
Gayet argo ve üsulden uzak sözleri ağzından dökülürken, "adam da ne güzel söylemiş" demek yerine, şöyle bir düşünmemiz gerekmiyor mu: Bu mesele karşısında efkar-ı umumiyeyi temsil edecek olan sözler bunlar mı? Biz Türk halkı bu kadar kalitesiz mi ifade ediyoruz meramımızı?
Herkesi silkinip kendisine gelmeye davet ediyorum. "Biz böyle iyiyiz" deyip gelmeyenlerin de yarın o cübbeliye kimbilir hangi vesileyle küfür edeceklerinden adım kadar eminim. Lakin biz o esnada daha seçkin ve mühim şeylerle meşgul olacağız. Bizden söylemesi...
Vesileyle Yunus Emre'nin ruhuna da rahmet okumak istiyorum. Bir şiirinde der ki:
Yunus bu sözleri çatar, sanki balı yaga katar
Halka mata’larun satar, yüki gevherdür, tuz degül
Yani ki, söz bir cevherdir. Onu tuz satıcısına emanet edersen, kıymetini tuz pahasına çevirerek satar. Siz siz olun, sözü sahibinden dinleyin.
Öyle olduğumuzdan mı niteliksiz ve sathî değerlendirmeleri alkışlayıp taltif ediyoruz? Yok eğer öyle değilsek şu görünen köy için de mi bir kılavuza maaş bağlayacağız?
Her rüzgarla oraya buraya savrulan kuru yapraklar misali, kimin rüzgarı daha güçlüyse yönümüzü o belirliyor. Birileri sahneye bir oyuncu çıkarıyor, hep birlikte tezahüratla alkışlıyoruz.
Dün sokaklardan toplatılan sakallı cüppeli insanlara "mürteci" diyenler, bugün içlerinden birinin "medyatik" konuşmalarıyla sermest ettiler hepinizi (!)
Söz, meramımızı ifade etme aracımızdır. Onun üstünde kelam vardır Büyüklerin vecizelerine "kelam-ı kibar" denilir bu yüzden. Kelamın en büyüğü Mevla'ın kelamı Kur'an-ı Kerimdir.
Buradan hareketle ve Peygamber Efendimizin mübarek sözlerine nazaran diyebiliriz ki hitabette belagat ve fasahat mühimdir. Yani önüne her geleni kürsüye çıkarmak, belki son devrin icatlarındandır. Eğer kabul görüyorsa, "arz" kadar "talep"te de büyük bir arıza olduğu aşikardır.
Sözün altında ise "laf" vardır. Hatta eskiler bunu "laf-ı güzaf" şeklinde terkip etmişlerdir ki "boş laf" demektir. Laf, değersizdir. Çok laf, sarfedeni de değersizleştirir. Hele ki kürsüde o hataya düşmek akıl sahiplerinin yapacağı bir şey değildir.
Şimdi "kralın soytarısı" misali bir cübbeli çıkmış. Ne edep var, ne hitabet. O kral kimdir necidir bilmem ama, muhtemelen "çıplak".
Her laf edenin peşinden gidenleriyse kurt kapar. Belki de o lafbazın kendisi kurttur.
Gayet argo ve üsulden uzak sözleri ağzından dökülürken, "adam da ne güzel söylemiş" demek yerine, şöyle bir düşünmemiz gerekmiyor mu: Bu mesele karşısında efkar-ı umumiyeyi temsil edecek olan sözler bunlar mı? Biz Türk halkı bu kadar kalitesiz mi ifade ediyoruz meramımızı?
Herkesi silkinip kendisine gelmeye davet ediyorum. "Biz böyle iyiyiz" deyip gelmeyenlerin de yarın o cübbeliye kimbilir hangi vesileyle küfür edeceklerinden adım kadar eminim. Lakin biz o esnada daha seçkin ve mühim şeylerle meşgul olacağız. Bizden söylemesi...
Vesileyle Yunus Emre'nin ruhuna da rahmet okumak istiyorum. Bir şiirinde der ki:
Yunus bu sözleri çatar, sanki balı yaga katar
Halka mata’larun satar, yüki gevherdür, tuz degül
Yani ki, söz bir cevherdir. Onu tuz satıcısına emanet edersen, kıymetini tuz pahasına çevirerek satar. Siz siz olun, sözü sahibinden dinleyin.
Perşembe, Ekim 22, 2009
Mecazi Aşktan Milenyum Aşklarına
Her tanım bir sınır çizmektir ve bazı şeyler sınır tanımaz. Aşk gibi...
Daha ilk satırda büyük sözler söyletiverir işte böyle.
Eli kalem, dili kelam tutan herkes asırlardır ne çok şey söylemiş ve her söylenen ne kadar eksik kalmış. Söylenenlerin hepsi ondan bir parçayken, o hiç bir tanımın parçası olmamış.
Buraya kadar herşey güzel. Bir solukta yazıldı. Parmaklarım tuşlara dokundukça satırlar artacak ve yine söylenmişlere benzer sözler dizilecek sıraya. Bu yüzden aşkı metheden bu serenatı başladığı yerde bırakıyorum.
Peki maksat hasıl olacak mı?
"Arif olan anlar" hükmünce söylenen söylendiğiyle, anlanansa anlaşıldığı kadarıyla kalacak.
Bundan hasıl olanlar da ya ezber bozacak, ya ezberlenenlerin yanına ilişip izbe bir köşede hayatın fiiline ilişmeyi bekleyecek.
O eski devirlerde söz, gönlün merhemi olup yaralara sürülürken, muhattabını bulamamış çaresiz âşıklara deva olurdu. Çünkü ne telefon vardı halet-i pür melali fâş edecek, ne mail, ne facebook.
İşte bu yüzdendi ki şiirlerde aşktı asıl mevzu. Sevgiliydi, rakipti... Merâmı ifade edebilecek tek kürsüydü şiir. Teşbihler öyle derinleşiyor, öyle uzayıp gidiyordu ki bunca hudutsuzluk içinde Mecnunlar, Ferhatlar dolu dizgin at koşturuyordu.
Bir yandan da şairler ikaz edip duruyordu şaşkın beşeri:
"Can verme gam-ı aşka, aşk afet-i candır
Aşk afet-i can olduğu meşhur-ı cihandır"
Temmeti atılmamış bir kitaba dönüşmüştü aşk... Gelen yazdı, giden yazdı...
Gel zaman git zaman geçti, şimdiki zaman gelip çattı ve aşk bir pazar halini aldı. Kitap olup bestsellere karıştı, dizi olup efsanelerle yarıştı. Sinema filmi oldu, hatta ondördüncü Şubat gününe denk düşürüldü. Oysa aşk bir delilikti ve deliye hergün bayramdı. İki cümlede bir tezattı sözler. Üç yanlış bir doğruyu götürmüyor, iki yanlıştan bir aşk, şak diye doğuveriyordu (!)
Birilerinin içi yandı, birilerinin başı. Ama bu işten çok paralar kazanan da vardı. Yani kiminin de aş'ı oldu.
Hani eskiden bir âşık ve bir de mâşuk vardı ya. Artık bir gâdir ve bir de mağdur vardı. Hatta işi azıtanlarca bir gâdir, onlarca mağdur...
"Din afyondur" diye saf dimağlara fesat karıştıranlar şunu söyleyemediler mesela: "Aşk, afyondur."
Öyle bir mevsimine gelinmişti ki aşkın, afyona dönüşmüştü. Uyutuluyorduk. Kitaplarla, filmlerle, şarkılarla, türkülerle. Hem de güle oynaya, hem de özene bözene...
İnsanlar birbirini yiyordu, birbirinin üstüne hastalıklı hislerini boca ediyordu, aşığım, aşıksın, aşk diyordu da aşkın esamesi okunamıyordu bir türlü.
Çünkü afyonlanmıştık ve belki domuz gribi gibi bulaşıcı bir hastalığa dönüşmüştü artık aşk.
Aslı olmayan şeyin gölgesi de olmayacağına göre, bu yeni aşk ne asıldı ne gölge. Bir yerlerde mi asılı kalmıştı. Ne bilen vardı artık ne bulan. Ne de o kadar önemseyen...
Şairin biri çıktı şöyle dedi:
"başkalarının aşkıyla başlıyor hayatımız
bakıp başkasının başkayla kurduğu bağlantıya
aşka dair diyoruz ilk anı bu olmalı "
Ezberlenmiş ve taklit edilmiş şey, elbet aslından uzaklaşır her tekrarda. İşte bu yüzden, icat edildiği günden beri aslından uzaklaşıp şekil değiştiren mecazi aşklara bin şahit de bulunamaz oldu. Çünkü aşkın aslını bilen bir şahit de kalmamıştı ki, her hissinin adını "aşk" koyan aklı avarelere dert anlatılsın.
Mecazi aşklardan, milenyum aşklarına doğru gelindikçe, insanın insana beslediği şeyin ne iken ne olduğunu sorgu masasına yatırıp, üstüne kuvvetli bir ışık tutsak ne görürüz acaba?
Hiçbir şey göremeyiz elbette. Bu hayali ticaretin satıcıları ceplerini doldururken, alıcılarının anlatacak bir "aşk hikayesi" var muhakkak. Replikleri birbirine benzeyen, giriş-gelişme-sonuç örgüsü iki ters bir düz...
Hasılı: Bir aşk varsa, efsanelerde kalmıştır. Gördüğünü zannedenlere geçmişler olsun...
Buna rağmen aşktan hasta olduğunu sananlar varsa da antidepresan ve biraz da terapi öneririm...
Ve ne mutlu hakiki muhabbet ehline ki, aklı başında severler birbirlerini...
Daha ilk satırda büyük sözler söyletiverir işte böyle.
Eli kalem, dili kelam tutan herkes asırlardır ne çok şey söylemiş ve her söylenen ne kadar eksik kalmış. Söylenenlerin hepsi ondan bir parçayken, o hiç bir tanımın parçası olmamış.
Buraya kadar herşey güzel. Bir solukta yazıldı. Parmaklarım tuşlara dokundukça satırlar artacak ve yine söylenmişlere benzer sözler dizilecek sıraya. Bu yüzden aşkı metheden bu serenatı başladığı yerde bırakıyorum.
Peki maksat hasıl olacak mı?
"Arif olan anlar" hükmünce söylenen söylendiğiyle, anlanansa anlaşıldığı kadarıyla kalacak.
Bundan hasıl olanlar da ya ezber bozacak, ya ezberlenenlerin yanına ilişip izbe bir köşede hayatın fiiline ilişmeyi bekleyecek.
O eski devirlerde söz, gönlün merhemi olup yaralara sürülürken, muhattabını bulamamış çaresiz âşıklara deva olurdu. Çünkü ne telefon vardı halet-i pür melali fâş edecek, ne mail, ne facebook.
İşte bu yüzdendi ki şiirlerde aşktı asıl mevzu. Sevgiliydi, rakipti... Merâmı ifade edebilecek tek kürsüydü şiir. Teşbihler öyle derinleşiyor, öyle uzayıp gidiyordu ki bunca hudutsuzluk içinde Mecnunlar, Ferhatlar dolu dizgin at koşturuyordu.
Bir yandan da şairler ikaz edip duruyordu şaşkın beşeri:
"Can verme gam-ı aşka, aşk afet-i candır
Aşk afet-i can olduğu meşhur-ı cihandır"
Temmeti atılmamış bir kitaba dönüşmüştü aşk... Gelen yazdı, giden yazdı...
Gel zaman git zaman geçti, şimdiki zaman gelip çattı ve aşk bir pazar halini aldı. Kitap olup bestsellere karıştı, dizi olup efsanelerle yarıştı. Sinema filmi oldu, hatta ondördüncü Şubat gününe denk düşürüldü. Oysa aşk bir delilikti ve deliye hergün bayramdı. İki cümlede bir tezattı sözler. Üç yanlış bir doğruyu götürmüyor, iki yanlıştan bir aşk, şak diye doğuveriyordu (!)
Birilerinin içi yandı, birilerinin başı. Ama bu işten çok paralar kazanan da vardı. Yani kiminin de aş'ı oldu.
Hani eskiden bir âşık ve bir de mâşuk vardı ya. Artık bir gâdir ve bir de mağdur vardı. Hatta işi azıtanlarca bir gâdir, onlarca mağdur...
"Din afyondur" diye saf dimağlara fesat karıştıranlar şunu söyleyemediler mesela: "Aşk, afyondur."
Öyle bir mevsimine gelinmişti ki aşkın, afyona dönüşmüştü. Uyutuluyorduk. Kitaplarla, filmlerle, şarkılarla, türkülerle. Hem de güle oynaya, hem de özene bözene...
İnsanlar birbirini yiyordu, birbirinin üstüne hastalıklı hislerini boca ediyordu, aşığım, aşıksın, aşk diyordu da aşkın esamesi okunamıyordu bir türlü.
Çünkü afyonlanmıştık ve belki domuz gribi gibi bulaşıcı bir hastalığa dönüşmüştü artık aşk.
Aslı olmayan şeyin gölgesi de olmayacağına göre, bu yeni aşk ne asıldı ne gölge. Bir yerlerde mi asılı kalmıştı. Ne bilen vardı artık ne bulan. Ne de o kadar önemseyen...
Şairin biri çıktı şöyle dedi:
"başkalarının aşkıyla başlıyor hayatımız
bakıp başkasının başkayla kurduğu bağlantıya
aşka dair diyoruz ilk anı bu olmalı "
Ezberlenmiş ve taklit edilmiş şey, elbet aslından uzaklaşır her tekrarda. İşte bu yüzden, icat edildiği günden beri aslından uzaklaşıp şekil değiştiren mecazi aşklara bin şahit de bulunamaz oldu. Çünkü aşkın aslını bilen bir şahit de kalmamıştı ki, her hissinin adını "aşk" koyan aklı avarelere dert anlatılsın.
Mecazi aşklardan, milenyum aşklarına doğru gelindikçe, insanın insana beslediği şeyin ne iken ne olduğunu sorgu masasına yatırıp, üstüne kuvvetli bir ışık tutsak ne görürüz acaba?
Hiçbir şey göremeyiz elbette. Bu hayali ticaretin satıcıları ceplerini doldururken, alıcılarının anlatacak bir "aşk hikayesi" var muhakkak. Replikleri birbirine benzeyen, giriş-gelişme-sonuç örgüsü iki ters bir düz...
Hasılı: Bir aşk varsa, efsanelerde kalmıştır. Gördüğünü zannedenlere geçmişler olsun...
Buna rağmen aşktan hasta olduğunu sananlar varsa da antidepresan ve biraz da terapi öneririm...
Ve ne mutlu hakiki muhabbet ehline ki, aklı başında severler birbirlerini...
Salı, Ağustos 18, 2009
Kürt Açılımı ve Alman Vakıfları
Her kafadan bir sesin çıktığı şu karışık ortamda, biraz daha eskiye gidip, oluşturulan altyapıyı gözden geçirmek gerekmekte. Aslında bugün olanları tarihte aramak yerinde olur. Elbette kimse bir sabah uyanıp, "hadi Kürt Açılımı isminde bir kıyak yapalım" (bir diğer ismiyle demokratik açılım) demiyor.
Bir bebeğin yeni bir hareketi kazanabilmesi, sözgelimi bir nesneyi tutabilmesi için "hazırbulunuşluluk" önşartı gerekmektedir. Bebek o hareketi bir anda yapamaz. Önce kasları gelişmeli, hareketi sağlayacak bir takım alışmaları yapmalı ve bütün bunları kazanmak için de kendisine örnek davranışlar sergilenmelidir.
İnsan beynini bir fikre alıştırmak da böyledir. Öncelikle hazırbulunuşluluk sağlamak gerekir. Önfikirler zerk edilip sürekli canlı tutulan insan aklı, öyle güzel şartlandırılır ki en olmayacak şeyi bile, minik telkinlerle, fikrin bile ötesinde, mecburiyet olarak görmeye başlar.
İşte bu yüzdendir ki Avrupalılar siyaset denen şeyin sabır, ısrar ve bir o kadar da sinsilik ve telkin gerektirdiğini çok iyi anlamış ve bir politika üzerine belki yarım, belki bir asır sürecek planlar yapmışlardır.
Her ne kadar bugün bir takım olaylar tepeden inme gibi görünse de, halkın (yığının), olanları kabullenip, hatta olmazsa olmazlaştırmasında, bu ince telkinlerin, hazırbulunuşluluk sürecinin payı büyüktür.
Bir insana, fikirlerinizi empoze etmenin en güzel yoluysa sanat, edebiyat ve benzeri kültürel faaliyetlerden geçer. O kişiye açık telkinde bulunmak yerine, kültür unsurlarının içine saçmış olduğunuz fikirleri yutturmakla kalmayıp, "bunu ben kendim düşündüm" bile dedirtebilirsiniz.
Hele bir de ekmek bulamayana, bol kremayla süslenmiş pasta ikram ettiniz mi, değmeyin keyfine.
Gelelim Almanya'ya:
Almanya'nın, AB içerisindeki Alman unsurları kuvvetlendirmeye çalışırken, diğer ülkelerdeki azınlıkları, farklı etnik kökenleri kullanarak bölüp parçalama politikasını Fransa, eski Yugoslavya ve Türkiye üzerinde uyguladığını, hatta benzer amaçlı terör gruplarını desteklediğini, Almanya yakın tarihini okuyanlar az çok bilirler.
Bu yazının asıl amacı da aşağıdaki yazıya girizgah yapabilmekti.
Almanya Siyasi Partilerinin Türkiye'de kurmuş oldukları vakıfların faaliyetleri ile ilgili makalenin, bu yeni açılımla olan paralelliğini görmek yerinde olur:
"Federal Almanya'da Türkiye'ye yönelik 'kültür hizmetleri' büyük ölçüde vakıflar aracılığı ile gerçekleştirilir. Söz konusu hizmetler, 'Türk halkına ve politikacılarına demokratik tartışma kültürünü öğretmek'ten 'Elmalı kereste sanayisini teşvik'e, 'özelleştirme ve serbest piyasa ekonomisi dersleri'nden 'gazeteci eğitimi'ne kadar çok renkli bir programı içerir. Türkiye'de 'araştırma kurumu' kisvesi altında çalışmalarını sürdüren Alman vakıflarının hemen hemen tamamı parti vakfıdır.
Aşırı sağcı CSU ve sözde solcu PSD dışında Alman Parlamentosu'nda grubu bulunan dört partinin tamamının Türkiye'de vakıfları vardır. Ülkemiz ile ilk ilgilenen, Almanya'nın en büyük partisi CDU'nun Konrad Adenauer Vakfı olmuştur. 1984'te şubesini açmıştır. SPD'nin Friedrich Ebert Vakfı'nın İstanbul'a gelişi 1988'de olmuştur. Bunu, 1991'de FDP'nin Friedrich Naumann Vakfı izlemiştir. Birlik 90/ Yeşiller'in Heinrich Böll Vakfı da doksanlı yılların ortasında İstanbul'da faaliyete geçer.
Alman Parlamentosu'nda grubu bulunan partilerin vakıflarının tümü, federal hükümetin 'Politik Eğitim Fonu'ndan finanse edilmektedir.
Yurtdışı etkinlikleri de yine yüzde yüz federal hükümetçe karşılanır. Konunun uzmanlarından sosyolog Ute Paschner'e göre Alman parti vakıfları, devlet finansmanlı çok özel NGO'lardır ve Alman dış politikasının önemli bir aracı durumuna gelmişlerdir.
Alman Dışişleri Bakanlığı'nm elimize geçen bir yayınında, ülkelerin içişlerine sorun yaratmadan karışabilmek için ne tür 'kamuflaj projeleri' kullanılabileceği üzerine bir dizi 'pratik örnek' verilmektedir. 'Politik vakıflar'ın bu bağlamda 'diyalog programları ile yapıcı bir rol oynayacakları' en yetkili ağızlardan itiraf edilmektedir.
Ankara ve İstanbul'da şubeleri bulunan tüm Alman parti vakıflarının programları kabaca şu üç maddeden oluşur: Birinci maddedeki etkinlikler, Kemalizm'in iflas ettiğini ve sorunun geçici bir hükümet sorunu değil, 'yapay ve uyduruk Türk ulusunu tepeden inme yöntemlerle yaşatmaya çalışan Türk devleti' olduğunu kanıtlamayı amaçlar.
Bu çerçevede üçlü bir strateji izlenir: A - 'Toplumun değişik katmanlarını Kürt sorunu üzerine tartışmaya ve çözüm üretmeye alıştırmak' ve buna paralel olarak 'Kürtçü gruplar' ile Almanya arasında köprü kurmak. B- 'Toplumun değişik katmanları ile siyasal İslamcıları biraraya getirmek' ve buna paralel olarak 'İslamcılar' ile Alman devleti arasında köprü kurmak. C- 'Alevilerin aşırı İslama karşı oluşlarını dikkate alarak, Aleviler ile özel görüşmek ve konuyu gerektiğinde Kürt sorununa kaydırmak.'
İkinci maddedeki etkinlikler, 'Türkiye'de yerel yönetimlere işlerlik kazandırmak' amacıyla, Almanya'da adı var, kendi yok 'federal sistem'i Türkiye'ye tanıtmayı hedefler. FDP'nin Friedrich Naumann Vakfı 'federalizmi tanıtma' çabalarını genelde Batı Anadolu'da yürütürken, Yeşiller'in Heinrich Böll Vakfı 'federal yönetimin nimetlerini' Doğu Anadolu konusunda gündeme getirmektedir.
Yeşiller'in bu vakfı şu sıralar, Türkiye'nin etnik çetelesini tutmakla meşgul ve hem Alman Dışişleri Bakanı ile hem de aynı bakanlığa bağlı Alman resmi 'araştırma' enstitüleri ile ortak çalışmakta. SPD'nin Friedrich Ebert Vakfı da, daha 'global' bir yaklaşımla 'Türkiye'de sivil toplumun kurulabilmesi' için çaba gösterirken, daha çok 'ekonomi ağırlıklı diyalog arayışı'nda olduğu izlenimini vermek istiyor. Türkiye'de 'İslamı demokrasiyle barıştırmak' yolunda en kapsamlı projeler ise CDU'nun Konrad Adenauer Vakfı'nca yaşama geçiriliyor.
Vakıf ajandasının üçüncü maddesi 'yerli köprübaşları oluşturmayı' öngörür. Almanya'ya davet edilen Türk akademisyenleri, aydınlar, burs verilen doktora öğrencileri, vakıf şubelerine alınan Türk elemanlar için ödenen Alman 'kalkındırma yardımı', bazı duyumlara göre yıldan yıla katlanarak artırılmaktadır.
Etkinlik alanlarının farklılığı, parti programlarının farklılığından değil, aralarındaki görev dağılımından kaynaklanır.
Vakıfların tek merkezden yönetildiğine, birbirleriyle oldukça karışık ilişkiler içinde oldukları üzerine bir örnek verelim. Konrad Adenauer Vakfı'nın Türkiye şefi, Alman ordusu kökenli Dr. Wulf Schönbohm, vakfın aylık dergisinin Ağustos 1997 sayısında, sekiz yıllık eğitim reformuna 'Türk ordusunun İslam düşmanlığı' derken Türkiye Cumhuriyeti'ni de, 'kuruluşundan günümüze İslamın inanç esaslarını ve dini duyguların belirtilmesini ezmek' ile suçlamıştır.
Konrad Adenauer Vakfı'nın Türkiye danışmanı, Alman Dışişleri Bakanlığı'nın finanse ettiği Alman Doğu Enstitüsü'nün Müdürü Udo Steinbach'tır.
Daha önce Almanya'nın Paris'teki büyükelçiliğinde askeri ataşe olarak görev yapmıştır. 1971-1975 yıllarında 'Ortadoğu Masası' şefi olduğu Ebenhausen Vakfı'nın Alman dış istihbarat örgütü BND'ye yakınlığı bilinir.
Ülkemizdeki Alman vakıflarının programını en özlü ifade eden kişi sanırım Steinbach'tır. 15 Eylül 1998 günü Katolik kilisesine bağlı Lingen Akademisi'nin çağrısı üzerine verdiği 'İslamın Avrupa için önemi' konferansında şöyle demiştir: 'Sorun, Atatürk'ün bir paşa fermanıyla yarattığı yapay ürün Türk devleti ve Türk ulusudur. Sorun, Kemalizm ve Kemalizmin ulusçuluk ve laiklik ilkeleridir. Sorun, uyduruk, zorlama ve yapay Türk ulusudur. Böyle bir ulus yoktur. Olmadığını, Türkiye'de yaşanan Kürt-Türk, Müslüman/laik, Alevi/devlet çatışmalarında görmekteyiz. Bu uyduruk ulusu Atatürk nasıl kurdu? Önce Ermenileri yok ettiler, sonra da Rumları. Kürtleri şu güne kadar neden yok etmediler, bilinemez...' Alman devletinin finanse ettiği Steinbach'ın enstitüsünün Türkiye'de bağlantısı olmadığı Alman vakfı ya da 'araştırma kurumu' yoktur.
Örneğin Steinbach'ın elemanlarından 'Alevilik ve Kürtlük uzmanı' Heidi Wedel, hem SPD'nın Friedrich Ebert Vakfı ile yakın ilişkidedir, hem de Amneaty International adına Türkiye raporları hazırlar. Alman Doğu Enstitüsü'nün İstanbul şubesi bünyesinde 'Gazi Mahallesi araştırması'nı da yapmıştır. Bu enstitü, Türkiye'de çalışan tüm Alman vakıflarına 'bilimsel' yol göstericilik görevini üstlenmiştir.
CDU'nun Konrad Adenauer Vakfı, 'Türk gençlerinde dini yaşantı yoğunluğunu' ele alan son 'bilimsel' araştırmasında, Türk gençlerinin 'ezici çoğunluğunun, devletin Müslüman kadınların giyimine karışmasına karşı olduğu'nu kanıtlamış. Araştırmada, 'gerçek laikliğin türbana devlet dairelerinde, parlamentoda da izin vermesi gerektiği' savunuluyor. Frankfurter Allgemeine gazetesinin Ankara muhabiri Horst Bacia da bu araştırmaya gönderme yaparak Merve'yi savunurken, 'Kemalist fosiller'e de veryansın ediyor. Aynı gazetenin İstanbul, muhabiri Rainer Hermann da, Alman Doğu Enstitüsü'nün dergisi 'Orient'te, kimi hoca efendileri 'artık eskimiş Kemalizmin yerini alması gereken umut işaretleri' olarak övmektedir.
Merkezi Bonn'da olan ve kurucuları arasında Alman Federal Parlamento üyelerinin de bulunduğu Şeyh Said Vakfı'nın da (1996) çalışmaları doğrudan ülkemiz ile ilgilidir. Şu anda Türkiye'de şubesi olmayan vakıf, amaçlarını şöyle açıklamaktadır: 'Almanya'da yaşayan tüm Müslümanlara dini, sosyal ve kültürel hizmetler sağlamak... Kürt halkı ile Alman ve Avrupalı halklar arasında diyalogu geliştirmek... Kürdistan'daki savaş kurbanlarına destek sağlamak... Almanya'da yaşayan Kürtlerin yaşam standardının yükselmesi için çaba harcamak... Kürt çocukları ve gençleri için gençlik örgütleri kurmak...' Vakfın Başkanı Ali Homam Ghazi, 'Apo'nun Bonn temsilcisi' olarak tanınır. Daha önce sözü geçen Udo Steinbach'la da çok yakın ilişki içinde olduğu bilinir. Kurucu üyelerden Heinrich Lummer ise Alman Parlamentosu'nda CDU milletvekilliği ve Berlin İçişleri Senatörlüğü görevlerinde bulunmuştur. Şeyh Said Vakfı kurulmadan önce, 1995 yılında, Abdullah Öcalan ile ikili görüşmeler yapmıştır.
Almanya kökenli vakıflar, laik ve demokratik Türkiye Cumhuriyeti'ni dıştan ve içeriden kuşatmaya alma çabasında.
Tümü de, 'biz NGO'yuz' diyor. Ancak 'sivil toplum', 'küresel ekonomi' ve 'insan hakları' için uğraşı verdiklerini iddia ederken, 'Türk devletinin varlığı sorundur, Türk ulusu uyduruk bir yapıdır' da diyebiliyorlar. Hepsi de 'dost ve müttefik Almanya' hesabına çalışıyor. Söylev'deki 'Her tarafta ecnebi zabit ve memurları ve hususi adamları faaliyette...' sözlerini hep anımsamalıyız. Son olarak birkaç ay önce yine İstanbul'da Robert Bosch Vakfı'nın şubesi kuruldu. Bu son gelişmeden daha hiç kimsenin haberi yok."
Tamer Bacıoğlu, "Türkiye'de Alman Vakıflarının Marifetleri", Cumhuriyet, 6 Temmuz 1999.
Bir bebeğin yeni bir hareketi kazanabilmesi, sözgelimi bir nesneyi tutabilmesi için "hazırbulunuşluluk" önşartı gerekmektedir. Bebek o hareketi bir anda yapamaz. Önce kasları gelişmeli, hareketi sağlayacak bir takım alışmaları yapmalı ve bütün bunları kazanmak için de kendisine örnek davranışlar sergilenmelidir.
İnsan beynini bir fikre alıştırmak da böyledir. Öncelikle hazırbulunuşluluk sağlamak gerekir. Önfikirler zerk edilip sürekli canlı tutulan insan aklı, öyle güzel şartlandırılır ki en olmayacak şeyi bile, minik telkinlerle, fikrin bile ötesinde, mecburiyet olarak görmeye başlar.
İşte bu yüzdendir ki Avrupalılar siyaset denen şeyin sabır, ısrar ve bir o kadar da sinsilik ve telkin gerektirdiğini çok iyi anlamış ve bir politika üzerine belki yarım, belki bir asır sürecek planlar yapmışlardır.
Her ne kadar bugün bir takım olaylar tepeden inme gibi görünse de, halkın (yığının), olanları kabullenip, hatta olmazsa olmazlaştırmasında, bu ince telkinlerin, hazırbulunuşluluk sürecinin payı büyüktür.
Bir insana, fikirlerinizi empoze etmenin en güzel yoluysa sanat, edebiyat ve benzeri kültürel faaliyetlerden geçer. O kişiye açık telkinde bulunmak yerine, kültür unsurlarının içine saçmış olduğunuz fikirleri yutturmakla kalmayıp, "bunu ben kendim düşündüm" bile dedirtebilirsiniz.
Hele bir de ekmek bulamayana, bol kremayla süslenmiş pasta ikram ettiniz mi, değmeyin keyfine.
Gelelim Almanya'ya:
Almanya'nın, AB içerisindeki Alman unsurları kuvvetlendirmeye çalışırken, diğer ülkelerdeki azınlıkları, farklı etnik kökenleri kullanarak bölüp parçalama politikasını Fransa, eski Yugoslavya ve Türkiye üzerinde uyguladığını, hatta benzer amaçlı terör gruplarını desteklediğini, Almanya yakın tarihini okuyanlar az çok bilirler.
Bu yazının asıl amacı da aşağıdaki yazıya girizgah yapabilmekti.
Almanya Siyasi Partilerinin Türkiye'de kurmuş oldukları vakıfların faaliyetleri ile ilgili makalenin, bu yeni açılımla olan paralelliğini görmek yerinde olur:
"Federal Almanya'da Türkiye'ye yönelik 'kültür hizmetleri' büyük ölçüde vakıflar aracılığı ile gerçekleştirilir. Söz konusu hizmetler, 'Türk halkına ve politikacılarına demokratik tartışma kültürünü öğretmek'ten 'Elmalı kereste sanayisini teşvik'e, 'özelleştirme ve serbest piyasa ekonomisi dersleri'nden 'gazeteci eğitimi'ne kadar çok renkli bir programı içerir. Türkiye'de 'araştırma kurumu' kisvesi altında çalışmalarını sürdüren Alman vakıflarının hemen hemen tamamı parti vakfıdır.
Aşırı sağcı CSU ve sözde solcu PSD dışında Alman Parlamentosu'nda grubu bulunan dört partinin tamamının Türkiye'de vakıfları vardır. Ülkemiz ile ilk ilgilenen, Almanya'nın en büyük partisi CDU'nun Konrad Adenauer Vakfı olmuştur. 1984'te şubesini açmıştır. SPD'nin Friedrich Ebert Vakfı'nın İstanbul'a gelişi 1988'de olmuştur. Bunu, 1991'de FDP'nin Friedrich Naumann Vakfı izlemiştir. Birlik 90/ Yeşiller'in Heinrich Böll Vakfı da doksanlı yılların ortasında İstanbul'da faaliyete geçer.
Alman Parlamentosu'nda grubu bulunan partilerin vakıflarının tümü, federal hükümetin 'Politik Eğitim Fonu'ndan finanse edilmektedir.
Yurtdışı etkinlikleri de yine yüzde yüz federal hükümetçe karşılanır. Konunun uzmanlarından sosyolog Ute Paschner'e göre Alman parti vakıfları, devlet finansmanlı çok özel NGO'lardır ve Alman dış politikasının önemli bir aracı durumuna gelmişlerdir.
Alman Dışişleri Bakanlığı'nm elimize geçen bir yayınında, ülkelerin içişlerine sorun yaratmadan karışabilmek için ne tür 'kamuflaj projeleri' kullanılabileceği üzerine bir dizi 'pratik örnek' verilmektedir. 'Politik vakıflar'ın bu bağlamda 'diyalog programları ile yapıcı bir rol oynayacakları' en yetkili ağızlardan itiraf edilmektedir.
Ankara ve İstanbul'da şubeleri bulunan tüm Alman parti vakıflarının programları kabaca şu üç maddeden oluşur: Birinci maddedeki etkinlikler, Kemalizm'in iflas ettiğini ve sorunun geçici bir hükümet sorunu değil, 'yapay ve uyduruk Türk ulusunu tepeden inme yöntemlerle yaşatmaya çalışan Türk devleti' olduğunu kanıtlamayı amaçlar.
Bu çerçevede üçlü bir strateji izlenir: A - 'Toplumun değişik katmanlarını Kürt sorunu üzerine tartışmaya ve çözüm üretmeye alıştırmak' ve buna paralel olarak 'Kürtçü gruplar' ile Almanya arasında köprü kurmak. B- 'Toplumun değişik katmanları ile siyasal İslamcıları biraraya getirmek' ve buna paralel olarak 'İslamcılar' ile Alman devleti arasında köprü kurmak. C- 'Alevilerin aşırı İslama karşı oluşlarını dikkate alarak, Aleviler ile özel görüşmek ve konuyu gerektiğinde Kürt sorununa kaydırmak.'
İkinci maddedeki etkinlikler, 'Türkiye'de yerel yönetimlere işlerlik kazandırmak' amacıyla, Almanya'da adı var, kendi yok 'federal sistem'i Türkiye'ye tanıtmayı hedefler. FDP'nin Friedrich Naumann Vakfı 'federalizmi tanıtma' çabalarını genelde Batı Anadolu'da yürütürken, Yeşiller'in Heinrich Böll Vakfı 'federal yönetimin nimetlerini' Doğu Anadolu konusunda gündeme getirmektedir.
Yeşiller'in bu vakfı şu sıralar, Türkiye'nin etnik çetelesini tutmakla meşgul ve hem Alman Dışişleri Bakanı ile hem de aynı bakanlığa bağlı Alman resmi 'araştırma' enstitüleri ile ortak çalışmakta. SPD'nin Friedrich Ebert Vakfı da, daha 'global' bir yaklaşımla 'Türkiye'de sivil toplumun kurulabilmesi' için çaba gösterirken, daha çok 'ekonomi ağırlıklı diyalog arayışı'nda olduğu izlenimini vermek istiyor. Türkiye'de 'İslamı demokrasiyle barıştırmak' yolunda en kapsamlı projeler ise CDU'nun Konrad Adenauer Vakfı'nca yaşama geçiriliyor.
Vakıf ajandasının üçüncü maddesi 'yerli köprübaşları oluşturmayı' öngörür. Almanya'ya davet edilen Türk akademisyenleri, aydınlar, burs verilen doktora öğrencileri, vakıf şubelerine alınan Türk elemanlar için ödenen Alman 'kalkındırma yardımı', bazı duyumlara göre yıldan yıla katlanarak artırılmaktadır.
Etkinlik alanlarının farklılığı, parti programlarının farklılığından değil, aralarındaki görev dağılımından kaynaklanır.
Vakıfların tek merkezden yönetildiğine, birbirleriyle oldukça karışık ilişkiler içinde oldukları üzerine bir örnek verelim. Konrad Adenauer Vakfı'nın Türkiye şefi, Alman ordusu kökenli Dr. Wulf Schönbohm, vakfın aylık dergisinin Ağustos 1997 sayısında, sekiz yıllık eğitim reformuna 'Türk ordusunun İslam düşmanlığı' derken Türkiye Cumhuriyeti'ni de, 'kuruluşundan günümüze İslamın inanç esaslarını ve dini duyguların belirtilmesini ezmek' ile suçlamıştır.
Konrad Adenauer Vakfı'nın Türkiye danışmanı, Alman Dışişleri Bakanlığı'nın finanse ettiği Alman Doğu Enstitüsü'nün Müdürü Udo Steinbach'tır.
Daha önce Almanya'nın Paris'teki büyükelçiliğinde askeri ataşe olarak görev yapmıştır. 1971-1975 yıllarında 'Ortadoğu Masası' şefi olduğu Ebenhausen Vakfı'nın Alman dış istihbarat örgütü BND'ye yakınlığı bilinir.
Ülkemizdeki Alman vakıflarının programını en özlü ifade eden kişi sanırım Steinbach'tır. 15 Eylül 1998 günü Katolik kilisesine bağlı Lingen Akademisi'nin çağrısı üzerine verdiği 'İslamın Avrupa için önemi' konferansında şöyle demiştir: 'Sorun, Atatürk'ün bir paşa fermanıyla yarattığı yapay ürün Türk devleti ve Türk ulusudur. Sorun, Kemalizm ve Kemalizmin ulusçuluk ve laiklik ilkeleridir. Sorun, uyduruk, zorlama ve yapay Türk ulusudur. Böyle bir ulus yoktur. Olmadığını, Türkiye'de yaşanan Kürt-Türk, Müslüman/laik, Alevi/devlet çatışmalarında görmekteyiz. Bu uyduruk ulusu Atatürk nasıl kurdu? Önce Ermenileri yok ettiler, sonra da Rumları. Kürtleri şu güne kadar neden yok etmediler, bilinemez...' Alman devletinin finanse ettiği Steinbach'ın enstitüsünün Türkiye'de bağlantısı olmadığı Alman vakfı ya da 'araştırma kurumu' yoktur.
Örneğin Steinbach'ın elemanlarından 'Alevilik ve Kürtlük uzmanı' Heidi Wedel, hem SPD'nın Friedrich Ebert Vakfı ile yakın ilişkidedir, hem de Amneaty International adına Türkiye raporları hazırlar. Alman Doğu Enstitüsü'nün İstanbul şubesi bünyesinde 'Gazi Mahallesi araştırması'nı da yapmıştır. Bu enstitü, Türkiye'de çalışan tüm Alman vakıflarına 'bilimsel' yol göstericilik görevini üstlenmiştir.
CDU'nun Konrad Adenauer Vakfı, 'Türk gençlerinde dini yaşantı yoğunluğunu' ele alan son 'bilimsel' araştırmasında, Türk gençlerinin 'ezici çoğunluğunun, devletin Müslüman kadınların giyimine karışmasına karşı olduğu'nu kanıtlamış. Araştırmada, 'gerçek laikliğin türbana devlet dairelerinde, parlamentoda da izin vermesi gerektiği' savunuluyor. Frankfurter Allgemeine gazetesinin Ankara muhabiri Horst Bacia da bu araştırmaya gönderme yaparak Merve'yi savunurken, 'Kemalist fosiller'e de veryansın ediyor. Aynı gazetenin İstanbul, muhabiri Rainer Hermann da, Alman Doğu Enstitüsü'nün dergisi 'Orient'te, kimi hoca efendileri 'artık eskimiş Kemalizmin yerini alması gereken umut işaretleri' olarak övmektedir.
Merkezi Bonn'da olan ve kurucuları arasında Alman Federal Parlamento üyelerinin de bulunduğu Şeyh Said Vakfı'nın da (1996) çalışmaları doğrudan ülkemiz ile ilgilidir. Şu anda Türkiye'de şubesi olmayan vakıf, amaçlarını şöyle açıklamaktadır: 'Almanya'da yaşayan tüm Müslümanlara dini, sosyal ve kültürel hizmetler sağlamak... Kürt halkı ile Alman ve Avrupalı halklar arasında diyalogu geliştirmek... Kürdistan'daki savaş kurbanlarına destek sağlamak... Almanya'da yaşayan Kürtlerin yaşam standardının yükselmesi için çaba harcamak... Kürt çocukları ve gençleri için gençlik örgütleri kurmak...' Vakfın Başkanı Ali Homam Ghazi, 'Apo'nun Bonn temsilcisi' olarak tanınır. Daha önce sözü geçen Udo Steinbach'la da çok yakın ilişki içinde olduğu bilinir. Kurucu üyelerden Heinrich Lummer ise Alman Parlamentosu'nda CDU milletvekilliği ve Berlin İçişleri Senatörlüğü görevlerinde bulunmuştur. Şeyh Said Vakfı kurulmadan önce, 1995 yılında, Abdullah Öcalan ile ikili görüşmeler yapmıştır.
Almanya kökenli vakıflar, laik ve demokratik Türkiye Cumhuriyeti'ni dıştan ve içeriden kuşatmaya alma çabasında.
Tümü de, 'biz NGO'yuz' diyor. Ancak 'sivil toplum', 'küresel ekonomi' ve 'insan hakları' için uğraşı verdiklerini iddia ederken, 'Türk devletinin varlığı sorundur, Türk ulusu uyduruk bir yapıdır' da diyebiliyorlar. Hepsi de 'dost ve müttefik Almanya' hesabına çalışıyor. Söylev'deki 'Her tarafta ecnebi zabit ve memurları ve hususi adamları faaliyette...' sözlerini hep anımsamalıyız. Son olarak birkaç ay önce yine İstanbul'da Robert Bosch Vakfı'nın şubesi kuruldu. Bu son gelişmeden daha hiç kimsenin haberi yok."
Tamer Bacıoğlu, "Türkiye'de Alman Vakıflarının Marifetleri", Cumhuriyet, 6 Temmuz 1999.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)