Sayfalar

mezar taşları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
mezar taşları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Cuma, Mart 30, 2007

Mezar taşlarındaki medeniyet

Aslında bunu daha önce yazacaktım fakat fırsat bulamadım. Enes Reyhan'ın Gerçek Hayat dergisinde "Mezar Taşlarındaki Medeniyet" başlıklı bir makalesi yayımlandı. Oldukça güzel ve mevzuu anahatlarıyla anlatan bir yazı olmuş. Okumanızı tavsiye ediyorum. (tamamı şuraya bakabilirsiniz)
Makalede mezartaşlarıyla ilgili birkaç fotoğrafımı da kullanmış, bunun için de ayrıca teşekkür ediyorum kendisine.
İnşallah böyle güzel çalışmaların devamı temennisiyle..

Cumartesi, Şubat 24, 2007

Cennet Kuşları



Yer: Şeyh Ebu'l-Vefa Camii Kabristanı


Kabristanı gezerken, birbirine çok yakın dikilmiş iki mezartaşı çekti dikkatimi. Biri kız, diğeri erkek çocuğuna ait taşları okuyunca kardeş olduklarını gördüm. 4 sene ara ile vefat etmişler.
Taşlarda şunlar yazılıydı:
(sağdaki taş)

Hüve'l-bâkî
Mahmud Ağanın kerimesi
Cennet-mekan-ı firdevs-i
Aşiyan merhume
Fatıma Zehra Hanım

Ruhiçün fatiha
fi 19 Rebiulahir

Sene 1267

(miladi: 21 Şubat 1851)


(soldaki)
Hüve'l-bâkî

Mahmud Ağanın mahdumu

Cennet-mekan-ı firdevs-i
Aşiyan merhum
Mehmed Said Efendi
Ruhiçün fatiha

fi 13 Receb

sene 1263

(miladi: 26 Haziran 1847)


Bilindiği gibi Firdevs Cenneti, cennetlerin içinde mertebe olarak en yükseğidir.
Küçük yaşta vefat edenlerin cennet kuşu olduğuna dair bir inanç da vardır. Kitabelerde geçen "cennet-mekan-ı firdevs-i aşiyan" tamlaması: "Mekanları Firdevs cennetindeki kuşyuvaları olsun" anlamına gelen bir dua, temennidir.
Aşiyan aynı zamanda ev, mesken anlamına da gelmektedir.

Mevlam mekanlarını Cennet-i firdevs-i aşiyan eylesin.

Perşembe, Şubat 01, 2007

Mezartaşlarını anla(t)ma gayretimiz... Çatısız Okul..


Günümüzde maalesef eski mezartaşlarını okuyup anlayan insanların sayısı az. Tarihi birer vesika olmasının yanında, sosyoloji ve türk islam sanatları alanında çalışanlar için de önemli birer kaynak bu taşlar.
Pekçoğu bakımsızlıktan yok olma tehlikesi içersinde.
Bir yandan unutulurken, diğer taraftan yeniden okumak anlamak yolunda çaba sarfediliyor olması da sevindirici.
Ben de elimden geldiğince konuyla ilgili kitapları, makaleleri takip ederek, mezartaşlarını okumaya (ondan mı bu kadar unutkanım acaba), acemice olsa da fotoğraflarını çekerek birşeyler yapmaya çalışıyorum.
Bu mevzuda Enes Reyhan'ın da çalışmaları var. Flickr'da elimizden geldiğince bu tür fotolara yer veriyoruz (Bkz.: Mezar Taşları). Ayrıca kendisinin bir de blogu bulunmakta. Müştereken güzel şeyler yapacağımızı umut ediyorum. (bu arada o da sitesini geçici olarak kapatmış.)
İki gün önceyse Erol Erdoğan bir email vasıtasıyla Flickr fotoğraflarından bir tanesini (bkz. Anne ve Oğul) yayımlamak istediğini belirtti. Seve seve kabul ettim. Çünkü asıl maksat insanlara bunları göstermekti.
Fotoğraf ve altındaki metin 1 Şubat tarihli Milli Gazete'de Çatısız Okul isimli bölümde yayımlandı.
Kendisine mezarlar hakkındaki bu güzel makalesi için teşekkür ediyoruz. Umarım, bu şekilde birilerine faydalı olmaya devam ederiz. Her ne kadar acemi fotoğrafçı olsak da.. :)
Mezartaşları ile ilgili çalışmalarımız da inşallah devam edecek..

Hamiş: Çatısız Okul, Erol Erdoğan tarafından hazırlanmakta. Her hafta perşembe günleri Milli Gazete'den takip edebilirsiniz..

Cuma, Eylül 01, 2006

Bu Bağ-ı Faninin Gülü, Elbette Fanidir Heman..


Ben şimdi hangi alemi seyrediyorum ki, diller taş. Sözler taşlara râm olmuş.
Kâselerde meyveler ikram ediliyor. İri ve olgun narlar, üzümler, elmalar, taş.

Eğer şah-ı cihan olsan
Felek kaddini bükmez mi
Kara yerde türab olduk
Sana ibret bu yetmez mi

Demet demet çiçekler, lâle, zambak, karanfil, taş. Bir yanına güller takılı serpuşlar. Kimi Serdengeçti, kimi Yûsufî, Mevlevî, Kâtibî, hep taş...
Hû çekiyor kimi derinden, ve “Ya Hû!...”
Kelâmullah’ı nakşetmişler gönüllerinin ortasına. Kimi tâlik, kimi sülüs, kimi divânî, taş:
“Küllü men aleynâ fânin”, “Küllü şey’in hâlikun illâ vechehu”...
Merhûm, kimi merhûme.. Konuşuyorlar, sözlerini işitemiyorum. O vakit yine taştan neferler dikiliyor karşıma.
Başlarından bâd-ı ecel esmiş, âb-ı ecel imiş son azıkları, kimi şirpençe idim, kimi vebâydım, kimi müzminim deyip geçiyor.
Bir taş dokunuyor yüreğime. Destârında gonca gül, ana-baba ıstırabı hala kıvrımlarında, figân etmekte inceden inceye:
“Nevcivânım uçtu cennet bağına”.
Sonra diğeri, şükûfeden tacıyla meskûn bir köşede, gencecik bir hanım:

Emr-i hakkla türlü emraz geldi benim tenime
Bulmadı sıhhat vücudum sebeb oldu mevtime

Bir âlem ki burası, göz daha ilk adımda gördüğünü haber vermekten ferâgat eder. Dem çeker bülbül seherden sabaha, güller açar, sümbüller bakışır, serviler sarar dört bir yanı, serviler ki elif-endam... Itrî bir hava, derinden derine esen rüzgâr, kumruların mahzûn cıvıltıları, uzaklarda bir yerlerde sakince akan suyun şırıltısıyla mest olurken, her adımda ibret, her adımda huşû, karşıda İstanbul’un hayret verici güzellik manzarası ve ölüm yâd edilir her adımda.
Nâmını hayr ile andırmaya eyle himmet
Âleme geldiğine bir taşı terk etme delil
Taşı da, nakşını da mahv eder eyyâm amma
Ebedî, elsinede daim olur zikr-i celil

Perdenin indiği zannedilen bir anda, perdeler kalkar burada ve hala perde var bilirim bakışlarımda.
Bir âlem ki bu mekân, başka bir âlemin kapısıdır. İşte şimdi ben o ilk âlemin dahî sathında yol alıyorum ki, Hüve’l-Baki diye diye bekler kulları, Hüve’l-Hayy ellezi la-yemut...