Aslında bizimle ilgilenmiyorlar. Solda Theodosius ve eşi, sağda çoluk çocuğu, mağlup ve esir düşmüş düşmanlarının teslimiyetini izlemekteler. Zaten bakışlarında bir düşmanlık hissetmemek mümkün değil. "ne var kardeşim, bir şey mi yaptım, ne öyle dik dik bakıyorsunuz?!" diyesi geliyor insanın...
bir de mesaj vermek istiyorum haşmetmeapa: Efendi, imparator da olsan, koskoca taşı Mısır'dan getirip, İstanbul'un ortasına da diksen, "ölümsüz bir abidem olsun" diye, kafan böyle kopar, yüzün görünmez işte.
Ne demişler: "Padişah da olsan er kişi niyetine"
hamiş 1: Yukarıdaki sözlerime yapılan bir itirazdan dolayı şunu eklemeyi uygun görüyorum: Bu taşı İstanbul'a getirtmek isteyen Constantinus idi. Lakin ancak İskenderiye'ye kadar getirtilebildi. Bunu daha sonra Julianus başarmış olsa da, meydana diktirmeye ömrü vefa etmedi. Sonunda Theodosius bu işin üstesinden geldi ve taşı meydana diktirdi. Altındaki mermer kaidenin dört tarafına da çeşitli olayları konu eden sahneler oyuldu. Taşın adı Theodosius sütunu oldu. Evliya Çelebi'ye göre, İstanbul'u afetlerden koruyan tılsımlardan biridir.
hamiş 2: Eskiden bu taşlar öyle derinde değildi. Yani toprağı kazıp kazıp sütun dikmediler. Bir rivayete göre, Sultanahmet Camiinin temelinden çıkan toprak meydana yığılmış ve oradaki abidelerin kaideleri toprak altında kalmıştı. 1857'de İngiliz bir araştırmacı kazı yaparak, kaidelerin en alt seviyesine kadar ulaşmıştır. Daha sonra etrafı korkulukla çevrilmiş ve bugünki halini almış.
"Elveda Şarkın güzel ve ölümsüz kraliçesi! Zaman bahtını, güzelliğini bozmadan değiştirsin ve çocuklarım seni bir gün benim seni gördüğüm ve terkettiğim aynı delikanlı heyecanının sarhoşluğu içinde görebilsin" (Edmondo de Amicis, İstanbul*)
Şehir nesneldir. En basit tanımıyla yaşanılan, hayat sürdürülen yer. Sokrat, bunu daha da anlamlandırarak, şehirlerin felsefenin yurdu olduğunu söylemiştir. Her ne kadar günümüzde gözardı edilmiş ve homojenliğini kaybetmiş olsa da felsefe ve şehir arasında bir symbiosis yani ortak yaşamın varlığı sözkonusudur. Bu anlamda şehirler, düşüncenin ve büyük kitle hareketlerinin merkezi, beyni konumundadır. Şehrin bu özelliği onu her daim dinamik tutar. Elbette bu, günümüzdeki "yerleşim birimi" tanımındaki şehirden daha ötebir mefhumdur. Fakat bazı şehirler vardır ki, onlar bu nesnel yapılarından çok daha derin anlamlar kazanarak, kişiliğe bürünmüş ve öznelleşmişlerdir. Onlara artık sadece bir şehir gözüyle bakılmaz. Kimi zaman bir kadına benzetilir, kimi zaman gamsız bir yarene. Eşe, dosta, akrabaya: Hasılı insana. Konuşulur, sitem edilir, bir sevgiliyi özler gibi özlenilir.
İstanbul da bu şehirlerden biri. Efsanesi Hz. Süleyman'a kadar dayanan, adına yüzlerce, binlerce şey yazılmış, çizilmiş, söylenmiş güzellikler diyarı.
"Tarih değişmez, değişen tek şey kıyafetlerdir." diyordu İskender Pala bir konuşmasında. Öznelleşmiş bir şehrin kıyafetleri gibi. Ne kadar değişirse değişsin, dokusu, tavrı değişmeyen; köhneliği ve güzelliği, hatta trafik sorunu, kalabalığıyla, hep o aynı şehirdir İstanbul.
Atıf Yılmaz 1966'da çevirdiği "Ah Güzel İstanbul" filmiyle, yozlaşmayı, değişimi ve bir şehrin bozulduğu halde, nasıl hala umut kapısı olduğunu çok güzel anlatmış. Sadri Alışık'ın kendine has uslubu, kullandığı yarı beyefendi yarı sokak ağzıyla olaylara bakış açısının yanında, silik silik de olsa İstanbul manzaraları olan filmi izlemenizi tavsiye ederim. Haşmet... Seyyar Fotoğrafçı. Filmin bu ilk karelerinde çok hoşuma giden bir de söz eder:
Çek artık Osman Usta çek Kapağı bir açışta Şu bütün sabırsızlığımın resmini Tam işte o dakikadayım Hani o her şeyden her şeyden Sıkıldığım dakikada
Başını şöyle tut diyorsun Elime doğru bak Hayır ben o yana bakamam İstemiyorum öyle durmak
Nedir o öyle Girecekmişim gibi bir işe Bıktım usandım rötuştan pozdan Az mı ezildim az mı büzüldüm O öldüresiye nazlardan O hep karşılıksız aşklarda
Bu olduğum gibi sade Görünebildiğim kadar silik Dakikada çekersin diye resmimi Osman Usta bunun için seçtim seni
Deniz gibi sokak gibi ev gibi duracağım Senin karşında istediğim yana bakarak İşte öyle çek Osman Usta Hani o bir bakışta Halime hayran olarak
S. Aldanır
Hamiş: * Edmondo de Amicis'in seyahatnamenin ötesindeki bu kitabı, kendi asrındaki İstanbul'u çok ayrıntılı bir şekilde anlatmaktadır. Bir Batılının gözüyle şehrin kozmopolit, çok sesli ve çok renkli yapısını keyifle okuyabilirsiniz. Bu vesileyle TTK'nın Temmuz'a kadar yaptığı %50 kitap indirimini Aralık'a kadar uzattığını belirtmekte fayda görüyorum. Amicis'in kitabı da TTK yayınlarından çıkmakta. İnternet üzerinden rahatlıkla alabilirsiniz. Çok da ucuz. Meraklılar için buradan...
"Fotoğrafçı olunmaz, fotoğrafçı doğulur.." diye bir cümle kurarsak, sanırım teknik anlamda yanlış bir ifade kullanmış oluruz. Nitekim fotoğrafçılık pek çok teknikleri ve disipliniyle belli bir formasyonu muciptir ki "bas çek" yorumunun çokça kurbanı olmuştur. Fakat sayın sevgili Züleyha Sarı nam-ı diğer Hepatit Ze, mini biyografisinde de bahsi geçtiği üzere (bkz. zuleyhasari.com ), tabir-i caizse fotoğrafçı doğmuş diyebiliriz. Mum dibine ışık vermezmiş ama, teknolojinin geliştiği bir çağda bunun sorun olmadığının en güzel ispatıdır kendisi. Genç fotoğrafçının ilk sergisinin çok güzel de bir ismi var: "iyi bir fotoğraf omzun üstünden meleği göstermelidir.."
7 Kasım'da açılan sergiyi gezdiğimde ben o meleği gördüğümü söyleyebilirim.. Siz de görmek isterseniz İstiklal caddesinde Odakule'nin hemen yanında bulunan BSF AKademi'ye uğrayın. Sergi 15 Kasım'a kadar devam edecek. Acele etmenizde fayda var derim. Vesileyle kendisini bir kez daha tebrik ediyorum. Çok çok daha büyük organizasyonlarda kuru pastalarını yemek dileğiyle..