05/10/2009
Tiyatro sezonumuzu açtık. İlk oyunumuz, Şehir Tiyatroları için yeniyse de daha evvel pek çok kez gösterilmiş ödüllü bir oyun:
Çıkmaz Sokak
Yazarı, yönetmeni, oyuncuları hakkındaki bilgilere ŞT sitesinden ulaşabilirsiniz.
-dikkat spoiler çıkabilir- (sonunda ben de kullandım bu kelimeyi)
Oynun sahnesi ve kostümler iyiydi. Oyuncuların performansı da gayet yerindeydi.
Fakat asıl sorun oynun kendisindeydi diyebiliriz. Her ne kadar Yunanistan'daki cuntayı anlatsa da genel anlamda bütün dünyada eleştirilen işkence meselesi işlenmiş. Bir olay örgüsü var. Ancak oynun ikinci bölümündeki diyaloglar bir süre sonra kendinin tekrarı olmakla kalmayıp, son derece klişe mesajlar vermeye başlıyor. Tabiri caizse bu bölümü seyretmek yerine, işkence karşıtı bir protesto gösterisini izleseniz daha fazla heyecana kapılırsınız. Bu yeknesaklık içerisinde oldukça ezber dolu ve sıradan cümleler oyna olan dikkati oldukça azaltmakta.
Oyunda Celika, işkencecisine öfkeyle ve hırsla bağırırken, ona değil seyircinin vicdanına hitap edercesine salondakilere doğru sesleniyor. Yani baştan sona mesaj mesaj mesaj...
Tiyatronun mesaj veren bir dili ve görevi de var ve şahsen işkenceye karşı böyle bir tepkiyi manalı buluyorum. Fakat benim eleştirdiğim oynun yeknesaklığı ve mesajların kafamıza boca edilmesi. Amaç, içerde kalan kini, haksızlığa tepkiyi dışarı dökmekse ve yol olarak tiyatro seçilmişse, cümleler de klişeden kurtulmuş olmalıydı. Belki onca konuşmanın arasına bir kaç olay eklenebilirdi. Hoş hareketten yoksun değil. Celika mahkumunu gayet güzel itip kaktı. Orasına burasına vurdu vs. (bu arada Celika'yı canlandıran oyuncu, metro-tramvay-trenlerdeki o hoş sesli bayan. nasıl da tezat)
Elbette bu eserin 1980 yılında yazılmış olması, belki kendi döneminde görevini fazlasıyla yerine getirmesini sağladı. 1986-89 yılları arasında büyük bir ilgiyle izlenmiş olması da bunu desteklemekte.
Türkiye'deki herhangi bir ihtilali yaşamış büyüklerimizin ilgisini çekme ihtimali de yüksek. Ne de olsa bir acının her ne şekilde olursa olsun hatırlanması, insanı heyecanlandırır.
Oynun belli bir sonu yok. Ucu açık bırakılmış. Spanos'un alnına dayanan silah, adeta mağdurun vicdanına dönüştürülmüş ve onu bekleyen son seyirciye bırakılmış:
Ya o tetiği çekip öc alınır ya da aynı işkence ve katlin bir parçası olunmayıp silah aşağı iner.
"İşkenceciler ve mağdurları hakkında bir şey bilmiyorum", hatta "cunta da ne demek kardeşim" diyenlerle; "o günleri biz iyi biliriz, gidelim de bir görelim nasıl yorumlamışlar" cümlelerini aklından geçirenler oynu izlesinler derim. Geri kalanlara da -şimdilik- bu sene de gösterilen Maskeliler oynunu tavsiye ederim.
tiyatro etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
tiyatro etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Pazartesi, Ekim 05, 2009
Çarşamba, Nisan 15, 2009
"Maskeliler" ve Oyuncu Tavuk
Bugün RNG Sahnesinde Maskeliler isimli oyuna gittim. Bu sene Şehir Tiyatrolarında izlediğim en iyi oyundu. Hem bu üç oyuncuyla, hem sahnesiyle. Uzun süredir bu kadar içten bir selamlama da görmemiştim, tiyatroculara haksızlık etmiş olmayayım da. Birbirleriyle uyumlarını hissetmemek imkansızdı.
Bugün tiyatrocuların dizilerde oynamak zorunda kalmasına bir kez daha üzüldüm açıkçası.
Her ne uğruna yaşanırsa yaşanılsın ve ne için mücadele edilirse edilsin, sonu öldürülmeye çıkan bir yolda, birbirini seven ama birbirini o ölüme götüren üç kardeş.
maskelenen yüzlerin ardında, tek ortak payda bu kardeşliğin verdiği sevgi.
geriye kalansa bir şeylerin uğruna dökülen kanların, aslında birilerinin menfaatine hizmet ettiği gerçeği. Hangi taraf için olursa olsun.
"Maskeliler" bir Filistin hikayesi. Üstelik karşı taraftan, bir İsrailli'nin kalemiyle.

Oyun her ne kadar dram olsa da başlangıcında hepimizi güldüren bir şey oldu. Sahne dekorlarından biri de tavuklardı. Bildiğiniz canlı tavuk. Çünkü sahne bir tavuk kasap dükkanıydı. Oynun başlangıcından itibaren sol kafesteki tavuk bütün gücüyle gıdaklamaya başladı. Öyle ki yaklaşık 10 dk sürdü bu seramoni. Bir ara çatlayacak sandım.
Diğer yandan da "acaba oyuncular bu hayvanı sahneden nasl uzaklaştıracak" diye de düşünüyordum. Zira tavuk bastırmıştı seslerini.
Naim (Levent Üzümcü) dükkanı terketti. Büyük ihtimalle bu senaryo gereğiydi. Sonra Halit (Serdar Orçin) birden bire onun ardından çıktı. Yaklaşık 5 sn sonra içeri girip tavuğu kaptı ve sanki dışarda birine verircesine "al" dedi ve kapıyı kapattı. O anda bir gülüşme oldu. Çünkü bu sefer büyük ihtimalle senaryoda olmayan bir şekilde tavuk dışarı atılmıştı.
Cuma, Mart 20, 2009
"Dönüşüm" ya da Krize Üstünkörü Gönderme...
Önceki gün Şehir Tiyatrolarında Dönüşüm isimli oynu seyrettim. Bilindiği üzere bu oyun, Kafka'nın ünlü romanı "Die Verwandlung", yani Dönüşüm'ün tiyatroya uyarlanmış hali.
Oyna gitmek isteyenler için söyleyebileceğim şey şu ki:
Eğer Dönüşüm'ü okumadıysanız, gidin, izleyin. Bu şartla gidenlerin, en fazla "aah şu küresel kriz, insanların hali de aynen böyle" yorumundan öteye bir yorum yapabileceklerini sanmıyorum. Zira kitapla oyun arasında, bir iki detay (mesela Samsa'nın böcek olması gibi...eh artık o da olmazsa) dışında ilişki kurmak pek de mümkün değil.
O nasıl bir yıl sonu müsameresi repliğiydi öyle yahu. Defalarca tekrarlandı durdu:
Sen ne biçim adamsın Gregor!
Oyundan sonra iki üç arkadaşa kulak misafiri oldum. Biri diğerine şöyle söyledi:
- Eee, Dönüşüm'ü okumuş bahtsızlar olarak senin görüşünü merak ediyoruz. Ne de olsa kitabı okumamışsın!
şeklindeydi. Varın siz hayal edin durumun vehametini. Ayrıca o kadar oyun seyrettim, hiç böylesine çoşkunluktan uzak bir selamlama görmedim. "Bitse de dağılsak" edasıyla alkışlandılar.
Sonuç olarak salondan iki tip insan ayrıldı:
Dönüşüm'ü okuyup hayal kırıklığına uğrayanlar, okumayıp, zaten hiç bir şey anlamamış olanlar...
Hamiş: Aslında üzerinde uzunca yazılacak bir kitaptır Dönüşüm. Ama oynu baz alınca insanın hevesi kaçıyor. Okumayanların okumasını tavsiye ederim.
Oyna gitmek isteyenler için söyleyebileceğim şey şu ki:
Eğer Dönüşüm'ü okumadıysanız, gidin, izleyin. Bu şartla gidenlerin, en fazla "aah şu küresel kriz, insanların hali de aynen böyle" yorumundan öteye bir yorum yapabileceklerini sanmıyorum. Zira kitapla oyun arasında, bir iki detay (mesela Samsa'nın böcek olması gibi...eh artık o da olmazsa) dışında ilişki kurmak pek de mümkün değil.
O nasıl bir yıl sonu müsameresi repliğiydi öyle yahu. Defalarca tekrarlandı durdu:
Sen ne biçim adamsın Gregor!
Oyundan sonra iki üç arkadaşa kulak misafiri oldum. Biri diğerine şöyle söyledi:
- Eee, Dönüşüm'ü okumuş bahtsızlar olarak senin görüşünü merak ediyoruz. Ne de olsa kitabı okumamışsın!
şeklindeydi. Varın siz hayal edin durumun vehametini. Ayrıca o kadar oyun seyrettim, hiç böylesine çoşkunluktan uzak bir selamlama görmedim. "Bitse de dağılsak" edasıyla alkışlandılar.
Sonuç olarak salondan iki tip insan ayrıldı:
Dönüşüm'ü okuyup hayal kırıklığına uğrayanlar, okumayıp, zaten hiç bir şey anlamamış olanlar...
Hamiş: Aslında üzerinde uzunca yazılacak bir kitaptır Dönüşüm. Ama oynu baz alınca insanın hevesi kaçıyor. Okumayanların okumasını tavsiye ederim.
Cuma, Eylül 05, 2008
Semazenler ya da Müteharrik* Ölüler




*hareket eden
Efendim acep çok mu ağır bir başlık attım diye düşünmekle birlikte kendimi bundan alamadığımı da eklemek isterim.
Galata Mevlevihanesi İstanbul'un en kadim mevlevihanesi olmasının yanı sıra Haleti Efendi, Şeyh Galib gibi pek çok güzide Mevlevî'nin gelip geçtiği ve defnedildiği bir mekandır.
Burada müze hizmetinin yanı sıra, her ayın ilk ve son cumartesi Sema ayini de yapılmakta.
Bilgi edinmek isteyenler şuraya bakabilirler.
Ayrıca yine burada dernekleşip faaliyetlerini sürdüren MEKDER bünyesinde sema gösterileri düzenlenmekte imiş.
Muammer Karaca Sahnesinde vuku bulan bu gösterilerin bir tanesine katılmak bize de nasip oldu.
Ve lakin "gitmez olaydım, görmez olaydım" intibaıyla çıktık salondan.
Ruhsuz, meraklılarınca malum riteüllerinden uzak, hatta bir miktar şaşkınlığı muhtevi ve ol sebeple komik bir "gösteri" idi.
Ayin demek isterdim elbet. Mamafih "marifet iltifata tabidir." hükmünce pek mültefit olamayacağım..
Salondaki teşrifatçıların çoğu turistti ve bu ayin havasından uzak gösteri karşısında patırdayan flaşların cezbesiyle ben de birkaç fotoğraf çektim.
Siz siz olun, bu yazılanları kulağınıza küpe edinin..
Ama çok istiyorsanız bilet fiyatları 30 ytl. Öğrenci indirimi yok mu diye sorarsanız, öğrenci kimliği istenmeksizin 20 ytl'ye girebiliyorsunuz. Yani tam bir ticaret mevzubahis.
Galata Mevlevihanesi İstanbul'un en kadim mevlevihanesi olmasının yanı sıra Haleti Efendi, Şeyh Galib gibi pek çok güzide Mevlevî'nin gelip geçtiği ve defnedildiği bir mekandır.
Burada müze hizmetinin yanı sıra, her ayın ilk ve son cumartesi Sema ayini de yapılmakta.
Bilgi edinmek isteyenler şuraya bakabilirler.
Ayrıca yine burada dernekleşip faaliyetlerini sürdüren MEKDER bünyesinde sema gösterileri düzenlenmekte imiş.
Muammer Karaca Sahnesinde vuku bulan bu gösterilerin bir tanesine katılmak bize de nasip oldu.
Ve lakin "gitmez olaydım, görmez olaydım" intibaıyla çıktık salondan.
Ruhsuz, meraklılarınca malum riteüllerinden uzak, hatta bir miktar şaşkınlığı muhtevi ve ol sebeple komik bir "gösteri" idi.
Ayin demek isterdim elbet. Mamafih "marifet iltifata tabidir." hükmünce pek mültefit olamayacağım..
Salondaki teşrifatçıların çoğu turistti ve bu ayin havasından uzak gösteri karşısında patırdayan flaşların cezbesiyle ben de birkaç fotoğraf çektim.
Siz siz olun, bu yazılanları kulağınıza küpe edinin..
Ama çok istiyorsanız bilet fiyatları 30 ytl. Öğrenci indirimi yok mu diye sorarsanız, öğrenci kimliği istenmeksizin 20 ytl'ye girebiliyorsunuz. Yani tam bir ticaret mevzubahis.
Meraklısına (!)...
Hamiş: Fotoğraflara bakıp aldanmayın sakın. Sema, giyim ve hareket şekli itibariyle estetik bir varoluşa sahip. Arkaplan da siyah olunca, nasıl çekerseniz çekin mistik bir etki oluşabiliyor. :)
Perşembe, Aralık 06, 2007
Yıldızların Altında Yalnızlık*

"Bu soğuk duvarlardan nefret ediyorum. Nefret etsem ne olacak. Bu duvarları yıkabilecek miyim?"
Hem o duvarları yıktığında altında kalmayacak mısın? Altında kalmasan bile, yağmurdan kim koruyacak seni? Soğuktan?
Ya yalnızlık. Belki de bütün bu riskleri göze aldıracak kadar büyük bir felaketti..
Kuşkulu bir aşk oyununu, sefil bir yalnızlığa tercih etmenin adı "kandırılmak" değil, bile bile ladesine gelmekti kaderin. Hani diyordu ya adam, "senin şu yalnızlığını gidersin de isterse bir kedi, bir köpek olsun ne farkeder ki".
Gecenin bir yarısı. Üstelik ürkütücü bir yağmurda çıka gelen ısrarlı sevgi sözlerine mantığı ne kadar anlamsızca bakarsa baksın, korkuları ne kadar büyük olursa olsun -ki baştan beri hep korkmuştu aslında- karşı koymayı istememek mi yanılgıydı. Yalnızlığın örselediği yüreğin ilacı, her nasıl atarsa atsın başka bir yürek olamaz mıydı?
Olamadı evet. Bu ani değişikliğin sonu hayra alamet olmasa bile, çölde susuz kalan, bulduğu suyun kirine pasına bakar mı? Su olsun da..
Necip Fazıl kırk günlük hücre hapsini anlatırken şöyle der: "... odamda hiç olmazsa bir gardiyan, terbiyle bir mahkum, herhangi bir insan, canlı bir mahkum yatırılması için ettiğim müracaata, şu cevabı vermişlerdi:
-Ne o korkuyor musunuz yoksa?
Onlarak diyememiştim ki:
-Hayır, anladığınız manada korkmuyorum. Kendimden, şu gördüğünüz kemik mahfazadan, kafamdan bu kayanın kendi içine doğru dönüp batmasından korkuyorum!"
O yalnızlığın beynine battığı bir iç kanamayla değil, sezgilerinin ısrarla yanlış yaptığını söylediği halde yalancı bir sevginin zehiriyle öldü.
Katil oldu. Çünkü öldürdüğü kişi, ona kötülük yapan değil, ona yeniden yalnızlığı bırakacak olan kişiydi. Bundan daha büyük değildi, diğer bütün kötülükleri.
Hayat değiştikçe, gayr-ı meşru görünenin kendi içindeki meşruiyetini farkediyorsunuz. O zaman şöyle bir ikilem de yaşamıyor değilsiniz: Bunu meşru gösteren çok yönlü görebilmek mi, yoksa tamamen bir yozlaşmadan mı ibaret.
Artık doğruyla yanlışın birbirinden ayırt edilemeyecek kadar iç içe girdiği bir çağda yaşıyoruz. Yaşam ne kadar kolaylaştı ve hayat ne kadar zor artık.
*Bugün gittiğimiz oyunun akla getirdikleri.
Hamiş 1:
Oyun: Yıldızların Altında Cinayet (Şehir Tiyatroları)
Yazan: Elçin Efendiyev
Yöneten: Melahat Abbasova
Oyuncular: Elçin Altındağ (Kadın), Emrah Özertem (Delikanlı), Ezgi Sümer Yolcu (Komşu Kadın), Nevzat Çankara (Komşu Adam), Radife Baltaoğlu (Öğrenci Hasanzade’nin Annesi)
Hamiş 2: Delikanlı rolündeki Emrah Özertem'in oyunculuğunu daha çok beğendim. Kostümler kötüydü. Sağdaki masa ve sandalye dekoru, sağ taraftaki izleyicinin görüşünü engelliyordu (yani bizim). Önümde oturan yaşlı amca: alacağın olsun.
Kadına kaba saba davranıldığı ve ortada acı çeken biri olduğu halde kahkaha atan lise gençliğine hitaben: "siz ne anlarsınız ki!".
Hamiş 3: Teşekkürler Zü
Çarşamba, Kasım 07, 2007
Leyla İle Mecnun
Leyla'nın mezarının başında:Geçen sene Leyla ile Mecnun'u Muhsin Ertuğrul'da seyretmiştim. Bu sene ikinci kez gittim. Eskimiş sahne dekorunda hala aynı güzellikte sergilenmekteydi oyun. İzleyenler şunu görecekler: Leyla ile Mecnun'u sadece iki kişi canlandırmıyor. Üçleme yapılmış: Oyuncular, dansçılar, şarkıcılar (opera sanatçıları). Böylece aşkın çeşitli halleri, çeşitli hallerle tasvir edilerek çok boyutluluk kazandırılmış. Öyle ki aynı sahnede üç Leyla ve üç Mecnun'u bir arada görüyorsunuz. Gidilesi ve görülesi.. Meraklısına..
"Ey ecel!.. Gel şimdi; dünya, gözüme zindandır. Alem ne hoş idi, sevgili varken; yok madem ki sevgili, yok olsun var olan alem. Ey canım! Hasta bedene veda et. Ey gamım! Susamış ruhuma elveda oku. Ey ölüm! Seni özlüyorum, gel! Vücuduma yokluktan bir haber ver; bir haber ver de öylece yok olayım. Aynamı pastan temizle, O'nu göreyim. Engel ne ise kaldır aradan ki O'na varayım. Allahım! Artık bana cisim ve can gerekmez. Sevgili yokken, cihan gerekmez. Dünya pazarında malım tükendi. Canımı satmaya başka bir pazar ver."
Leyla İle Mecnun, İskender Pala, 93-94 s.
Cumartesi, Eylül 29, 2007
Şehir Tiyatroları 3 Ekim'de Sahne açıyor.
Bu sene en ilgi çekici oyunlardan bir tanesi Cumhuriyetin 85. yıldönümü münasebetiyle sahnelenecek olan "Tozlu Çizmeler".
"İsmet Küntay’ın bu tarihsel misyon taşıyan oyunu I.Dünya Savaşı ve İstanbul’un işgalinin Türk insanı üzerindeki etkilerini anlatıyor. Yorgun, yenik ve bekleyiş içindeki Osmanlı subayı Rıfkı, işgalci subaylara ve işbirlikçilere karşı mücadele etmek için arkadaşlarıyla birlikte yola çıkar. Emperyalist güçlerin sindirdiği halk, İstanbul’da üretilen işgalci politikalardan habersiz, Anadolu’da büyümeye başlayan bağımsızlık hareketine destek verecektir."
Leyla ile Mecnun müzikali yeniden sahnelenecek. Gitmenizi tavsiye ederim.
Bunun dışında ilk kez sahnelenecek Yunus Emre'yi konu alan Divane Ağaç; tasavvuf temalı Can Ateşinde Kanatlar dikkatimi çeken oyunlardan.
Bu ve diğer oyunlarla ilgili ayrıntılı bilgiye buradan ulaşabilirsiniz.
"İsmet Küntay’ın bu tarihsel misyon taşıyan oyunu I.Dünya Savaşı ve İstanbul’un işgalinin Türk insanı üzerindeki etkilerini anlatıyor. Yorgun, yenik ve bekleyiş içindeki Osmanlı subayı Rıfkı, işgalci subaylara ve işbirlikçilere karşı mücadele etmek için arkadaşlarıyla birlikte yola çıkar. Emperyalist güçlerin sindirdiği halk, İstanbul’da üretilen işgalci politikalardan habersiz, Anadolu’da büyümeye başlayan bağımsızlık hareketine destek verecektir."
Leyla ile Mecnun müzikali yeniden sahnelenecek. Gitmenizi tavsiye ederim.
Bunun dışında ilk kez sahnelenecek Yunus Emre'yi konu alan Divane Ağaç; tasavvuf temalı Can Ateşinde Kanatlar dikkatimi çeken oyunlardan.
Bu ve diğer oyunlarla ilgili ayrıntılı bilgiye buradan ulaşabilirsiniz.
Salı, Şubat 27, 2007
Leyla ile Mecnun
Şehir Tiyatroları Harbiye Muhsin Ertuğrul sahnesinde gösterime giren oynun metin yazarı İskender Pala.
Bir doğu hikayesinin, batılı müzikler kullanılarak yeniden yorumlandığı müzikalin Mart ayı bilet satışları başladı bile.
Meraklısına..
Cuma, Aralık 01, 2006
Bedave sirke baldan tatlıdır

Bugün, hani bir umuttur ya, ayın sonlarında da olsa bilet bulurum diye Reşat Nuri Sahnesine gittim. Kapıdaki yazıyla müşerref oldum önce:
"Bir kişi 6'dan fazla bilet alamaz."
Makul bir sınırlama.
İçerisi her zaman olduğundan daha kalabalıktı. Eh bu da normal.
Lakin biletlere olan talep sandığımdan fazla çıktı. Zira listeye göre, merkezi sahnelerde bilet kalmamıştı. Sadece Kağıthane ve G.osmanpaşa'da yer var gibiydi. Sırada beklerken gözüme birkaç oyun kestirdim. Fakat biraz sonra görevli geldi, elindeki kalemle başladı oyunların üstünü karalamaya. Akabinde önümdeki kuyruk yarıya indi. Eh, başka aylara inşallah.
Bundan sonraki ay için tavsiyem:Biletlerinizi satışa çıktığı tarihten itibaren Ticketturk'den alın. Belki o zaman bir şansınız olur. Tabi site açılır, Şehir Tiyatroları sayfasına ulaşabilirseniz. :)
Cumartesi, Mayıs 13, 2006
15. Uluslararası İstanbul Tiyatro Festivali Başladı..
Festival Aya İrini'de düzenlenen açılış töreniyle başlamış:
Haber için burayı:
http://www.iksv.org/tiyatro/tiyatro.asp?cid=34
Festival programı için burayı:
http://www.biletix.com/iksv/15tiyatrofest/icerik2.php
Bilet almak için burayı:
http://www.biletix.com
tıklayalım..
Haber için burayı:
http://www.iksv.org/tiyatro/tiyatro.asp?cid=34
Festival programı için burayı:
http://www.biletix.com/iksv/15tiyatrofest/icerik2.php
Bilet almak için burayı:
http://www.biletix.com
tıklayalım..
Pazar, Nisan 30, 2006
Şehir Tiyatroları Bahar Sezonunu Kapattı(k)
Bugün itibariyle Şehir Tiyatroları bahar sezonu kapandı.
Ben de kapanışı Fatih Sahnesinde Mary Stuart isimli oyunla yaptım.
İktidar mücadelesi, realist ve duygusuz İngiliz Kraliçesi Elizabeth ile idama mahkum ettirdiği hassas ve zarif kuzeni İskoç Kraliçesi Mary Stuart. Katolik ve Protestan karşıtlığı. Erkek egemenliğine atıflar.
Stefan Zweig şöyle söylemiş: "Bir bakıma ikisi de kazandı: Gerçekliliği ağır basan Elizabeth siyaset tarihinde, romantik Mary ise gönüllerde, edebiyat ve tiyatro eserlerinde."
Oyunun beğenmediğim tarafları:
1- Kullanılan dil ile oynun geçtiği zaman/mekan biraz sırıtmaktaydı. Ya da kısaca kötü bir tercümeydi..
Dört kişilik bir oyunda, anlatımın iki oyuncuya yüklendiğini ve iç dünyalarının ön planda olduğunu düşünürsek, dilin bütün imkanları kullanılmadıkça, orjinal bir tablonun taklidini seyretmekten öte haz alınamaz diye düşünüyorum. Öyle de oldu..
2- Dekor kötüydü. Boğuk. Herşey üst üste. Hatta oyuncuların oraları buraları takılıp durdu. Hızlı hareket ettiklerinde düşücekler diye endişelendim.
Mary'in içine girip çıktığı dolap sanırım bir imgeydi. Fakat tam imgelenemediğini düşünüyorum. Şöyle olabilir mi:
Kadın-meta ilişkisi. Estetik-kadın-esaret ilişkisi..
3- Mary'i oynayan oyuncunun -ki olay bu şahsiyet üzerine kurul- zaman zaman dili sürçmekteydi. Mimikler ve jestler güzeldi fakat Nazan Öncel tabiriyle: "Görüntü var ses yok" diyebilirim. Cümleler boğuk ve ifadeden uzak.. Sonlara doğru iyi gibiydi.
Elizabeth (Ayça Telırmak)'e diyeceğim yok. Karakter oyuncu bütünlüğü çok başarılıydı. Ayrıca erkekler ve evlilik hakkındaki yorumlarına bayıldım.
Oynun seyirciye verdiği mesaj ince ince düşünüldüğünde güzel aslında: Ne olursan ol, kadınsın. İster kraliçe, ister hizmetkar.. Zaman zaman bunu yakalamak keyifliydi.
Elizabeth evlenmek isteyen nedimesine haykırır:
- Ben seni iki efendiden kurtarmak için yanıma aldım.
- Ben çocuğum olsun istiyorum.
- Oysa ben seni efendilerden kurtardım. Senin sevdiğim bu saltanattı..
..
- Bir sabah uyandığında 100. defa aynı kişinin nefesini hissedip, ayak kıllarının sayısına varasıya her şeyini öğrendiğinde nasıl da pişman olacaksın.
..
- Efendim Lord Robert yerine beni kapatın kuleye!
-Sizi ayırırsam aşkınızı alevlendirmiş olurum ki bu işime gelmez. Oysa sizi hep bir arada tutarsam birbirinizden bıkacaksın. O zaman bana gel güzel Lettice, sana Lord Robert'in hiç görmediğin yönlerini anlatayım da gül..
..
- Gözlerime bak Nanny, nasıllar?
- Gözleriniz.... güzel efendim.
- Şehvetli demeyi unuttun.
- Ama ....... bence kararlı..
- Ne yani bana iyi bir kadın olamadığımı mı söylüyorsun Nanny. .. Yalan söylemeyi becermelisin. Çünkü bana itaatin yalan söyleyebilme kabiliyetinin büyüklüğü demektir..
..
(Elizabeth)
-Vücudumun hiç görmediğim yerleri var. Yıkanırken bile yanımda 4 kadın. Vücudum gitgide değişiyor ve ben nasıl değiştiğini bilmiyorum bile.
..
(Elizabeth)
-Lordlarım, benim evlenip çocuk sahibi olmamamdan dolayı rahatsızsınız biliyorum. Unutmayın ki benim kocam İngiltere, çocuklarımsa bu ülke için yaptığım işlerdir.
..
-Size son kez söylüyorum, tahttan vazgeçin; kadınsınız, sadece iyi bir anne olmayı düşünün..
..
-Mary'den iyi bir kraliçe olamaz. Entrikalar çevirecek hayal gücünden yoksun..
(Aynen yazamadıysam da hafızamda kalanlar)
--
Bu sezon unutamadığım oyunsa Nazım Hikmet'in kaleminden çıkan Ferhat ile Şirin
Koreografi, replikler harikaydı.
Ben de kapanışı Fatih Sahnesinde Mary Stuart isimli oyunla yaptım.
İktidar mücadelesi, realist ve duygusuz İngiliz Kraliçesi Elizabeth ile idama mahkum ettirdiği hassas ve zarif kuzeni İskoç Kraliçesi Mary Stuart. Katolik ve Protestan karşıtlığı. Erkek egemenliğine atıflar.
Stefan Zweig şöyle söylemiş: "Bir bakıma ikisi de kazandı: Gerçekliliği ağır basan Elizabeth siyaset tarihinde, romantik Mary ise gönüllerde, edebiyat ve tiyatro eserlerinde."
Oyunun beğenmediğim tarafları:
1- Kullanılan dil ile oynun geçtiği zaman/mekan biraz sırıtmaktaydı. Ya da kısaca kötü bir tercümeydi..
Dört kişilik bir oyunda, anlatımın iki oyuncuya yüklendiğini ve iç dünyalarının ön planda olduğunu düşünürsek, dilin bütün imkanları kullanılmadıkça, orjinal bir tablonun taklidini seyretmekten öte haz alınamaz diye düşünüyorum. Öyle de oldu..
2- Dekor kötüydü. Boğuk. Herşey üst üste. Hatta oyuncuların oraları buraları takılıp durdu. Hızlı hareket ettiklerinde düşücekler diye endişelendim.
Mary'in içine girip çıktığı dolap sanırım bir imgeydi. Fakat tam imgelenemediğini düşünüyorum. Şöyle olabilir mi:
Kadın-meta ilişkisi. Estetik-kadın-esaret ilişkisi..
3- Mary'i oynayan oyuncunun -ki olay bu şahsiyet üzerine kurul- zaman zaman dili sürçmekteydi. Mimikler ve jestler güzeldi fakat Nazan Öncel tabiriyle: "Görüntü var ses yok" diyebilirim. Cümleler boğuk ve ifadeden uzak.. Sonlara doğru iyi gibiydi.
Elizabeth (Ayça Telırmak)'e diyeceğim yok. Karakter oyuncu bütünlüğü çok başarılıydı. Ayrıca erkekler ve evlilik hakkındaki yorumlarına bayıldım.
Oynun seyirciye verdiği mesaj ince ince düşünüldüğünde güzel aslında: Ne olursan ol, kadınsın. İster kraliçe, ister hizmetkar.. Zaman zaman bunu yakalamak keyifliydi.
Elizabeth evlenmek isteyen nedimesine haykırır:
- Ben seni iki efendiden kurtarmak için yanıma aldım.
- Ben çocuğum olsun istiyorum.
- Oysa ben seni efendilerden kurtardım. Senin sevdiğim bu saltanattı..
..
- Bir sabah uyandığında 100. defa aynı kişinin nefesini hissedip, ayak kıllarının sayısına varasıya her şeyini öğrendiğinde nasıl da pişman olacaksın.
..
- Efendim Lord Robert yerine beni kapatın kuleye!
-Sizi ayırırsam aşkınızı alevlendirmiş olurum ki bu işime gelmez. Oysa sizi hep bir arada tutarsam birbirinizden bıkacaksın. O zaman bana gel güzel Lettice, sana Lord Robert'in hiç görmediğin yönlerini anlatayım da gül..
..
- Gözlerime bak Nanny, nasıllar?
- Gözleriniz.... güzel efendim.
- Şehvetli demeyi unuttun.
- Ama ....... bence kararlı..
- Ne yani bana iyi bir kadın olamadığımı mı söylüyorsun Nanny. .. Yalan söylemeyi becermelisin. Çünkü bana itaatin yalan söyleyebilme kabiliyetinin büyüklüğü demektir..
..
(Elizabeth)
-Vücudumun hiç görmediğim yerleri var. Yıkanırken bile yanımda 4 kadın. Vücudum gitgide değişiyor ve ben nasıl değiştiğini bilmiyorum bile.
..
(Elizabeth)
-Lordlarım, benim evlenip çocuk sahibi olmamamdan dolayı rahatsızsınız biliyorum. Unutmayın ki benim kocam İngiltere, çocuklarımsa bu ülke için yaptığım işlerdir.
..
-Size son kez söylüyorum, tahttan vazgeçin; kadınsınız, sadece iyi bir anne olmayı düşünün..
..
-Mary'den iyi bir kraliçe olamaz. Entrikalar çevirecek hayal gücünden yoksun..
(Aynen yazamadıysam da hafızamda kalanlar)
--
Bu sezon unutamadığım oyunsa Nazım Hikmet'in kaleminden çıkan Ferhat ile Şirin
Koreografi, replikler harikaydı.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

