Sayfalar

edebiyat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
edebiyat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Cumartesi, Nisan 14, 2018

YEREBATAN ESERLERE İLK BAHANELER

Bu yazıda Yerebatan Sarnıcından değil, yere batmış yapılardan bahsedeceğim. 

"Nasıl oluyor o?" demeyin. Belki de her gün yanından geçtiğiniz çeşmenin tekne kısmı neden çok aşağıda veya musluğu cüceler için yapılmışcasına alçak, işte bu soru(n)un cevabı, yapıların zamanla zeminden alçakta kalması diyebiliriz.


Özellikle İstanbul'da bu şekilde çok fazla yapı var. Bazısı neredeyse yerle yeksan olacak kadar gömülmüş.
Mesela ilk etapta aklıma gelen bir örnek Sultanahmet Meydanındaki sütunlar. Sultanahmet Camiinin temeli kazılırken (1616), çıkarılan toprak, geçmişte At Meydanı olarak isimlendirilen bu meydana yığıldı. Dolayısıyla zemin yükseldi ve meydandaki taşların kaideleri (alt kısımları) toprağa gömüldü. 1856 yılında British Museum arkeologlarından Charles Newton tarafından, bu eserlerin çevresi kazılarak kaidesi ortaya çıkarılmış ve etrafı bugünkü korkuluklarla çevrilmiştir.


Aslında çok fazla örnek verilebilir ama konu anlaşıldığına göre gelelim başlıkta anlatmayı vaadettiğim "ilk bahane" kısmına. 1800'lerin ortalarında Sivas'ta valilik yapan Giritli Sırrı Paşa, şehirde bir cadde açmak ister. Ancak bu çalışma sebebiyle bazı evler aşağıda kalıp, yarım kapalı denilebilecek hale düşer. Mülk sahipleri çok rahatsız olurlar ve içlerinden biri vaziyetin düzeltilmesi için valiliğe arzuhal verir.

Sırrı Paşa arzuhali görünce şu derkenarı iliştirir:

"Kapını kaldır, altını doldur, sokağa uydur."



İşte bizde şehircilik anlayışının daha ilk nüvelerinin görüldüğü bir demde yaşananlar. Bekri Mustafa'nın mevtaya söylediği gibi: "Gerisini sen düşün"

Hamiş 1: Sırrı Paşa öyle cüheladan da değil, kalem ehli, tanınmış bir aileden. Hatta meşhur Şair Leyla Hanımın da zevci.
Onunla ilgili güzel bir yazı: https://osmanli.org.tr/sirri-pasa/
Hamiş 2: Kaynak olarak kullandığım fotoğrafları Caner Cangül'ün sitelerinden aldım. Bu siteleri mutlaka inceleyin. Çok faydalanacaksınız. Hepsi birbirinden değerli arşivler.
Emeği için Caner'e şahsım adına teşekkürü borç bilirim.
Eski İstanbul fotoğrafları için:
http://www.eskiistanbul.net/
Türkiye'nin güncel fotoğrafları için:
http://www.canercangul.com/
Eski Türkiye Fotoğrafları için:
http://www.eskiturkiye.net

Çarşamba, Eylül 29, 2010

belagat-ı osmaniyye'den nefhalar*...

*esinti


Belagat-ı Osmaniyye isimli eser Ahmet Cevdet Paşa tarafından yazılmış, kayda değer ilk Türkçe belagat kitabı. O zamana kadar hazırlananlarda Arapça ve Farsça örneklendirmelere çokça yer verilmiş. Kaşgarlı Mahmut gibi Ahmet Cevdet Paşa da bir ispata girmişçesine Türkçemizin belîg bir dil olduğunu ortaya koymuş eserinde. Kendi dönemi içinde birçok tartışmalara yol açmış bu eser. Konuyla ilgili makale ve kitaplar neşredilmiş. Çok fazla ilgi çekmiş olmalı ki Osmanlıca olarak 7 kez yayımlanmış.

Kitapta, "sanayi-i bediiyye" yani "edebi sanatlar" başlığı altında "müşâkele sanatı"ndan bahsedilmekte.
Özetle bu, bir şeyi, sohbetinde bulunduğu bir şeyin ismiyle zikr etmek imiş.
Örnek:
Bir konağa yalınayak gelen fakire "Ne türlü yemek istersin, pişirelim" denilmesi üzerine, "bana bir çift ayakkabı pişiriniz" demesi gibi...

Dilenciye bakınız efenim! İnsanın, "nerede o eski dilenciler!" diyesi geliyor...

hamiş: Kitabın mukayeseli ve transkripsiyonlu tam metni 2000 yılında Akçağ yayınlarından neşredilmişti. Meraklısına...

Çarşamba, Aralık 16, 2009

Aralıkta İstanbul'da Neler Olacak?

Bazı bir takım toplantıları haber verelim:

17 Aralık Perşembe

Sınavlara Hazırlık Aşamasında ve Kişisel Başarıda Motivasyonun Önemi
Neslihan Erözbek
Düzenleyen: Aziz Berker İlçe Halk Kütüphanesi Müdürlüğü
Saat: 14:00
Yer: Aziz Berker İlçe Halk Kütüphanesi Konferans Salonu
Adres: Rıhtım c. Rasimpaşa m. Nüzhet Efendi sk. no: 53 Kadıköy

18 Aralık Cuma

Beyazıt Hamamı Onarımı
Veysel Hazar
Düzenleyen: Röleve ve Anıtlar Müdürlüğü
Saat: 14:00
Yer: Röleve ve Anıtlar Müdürlüğü Salonu
Adres: Matbaa-i Amire Binaları Topkapı Sarayı 1. Avlu içi Sultanahmet

21 Aralık Pazartesi

Yusuf Has Hacib ve Eseri Kutadgu Bilig
Prof. Dr. Zülal Ölmez
Düzenleyen: Milli Yazma Eser Kütüphanesi Müdürlüğü
Saat: 14:30
Yer: Milli Yazma Eser Kütüphanesi Müdürlüğü Konferans Salonu
Adres: Macar Kardeşler c. Feyzullah Efendi sk. no: 1 Fatih

Osmanlı'da Mali ve İktisadi Yapı

Prof. Dr. Mehmet Genç
Düzenleyen: Birlik Vakfı
Saat: 19:00
Yer: Birlik Vakfı
Adres: Yeniçeriler c. no: 13 Çemberlitaş

23 Aralık Çarşamba

Marmaray Sirkeci Kazısı Cam Buluntuları
Doç. Dr. Uzlifat Özgümüş
Düzenleyen: İstanbul Arkeoloji Müzeleri Müdürlüğü
Saat: 16:00.
Yer: Arkeoloji Müzesi Yıldız Salonu
Adres: Osman Hamdi Bey Yokuşu Sultanahmet

2009 Katip Çelebi Yılı Nedeniyle Katip Çelebiyi Anıyoruz
Prof. Dr. Mustafa Kaçar
Düzenleyen: Şemsipaşa İlçe Halk Kütüphanesi Müdürlüğü
Saat: 14:00
Yer: Şemsipaşa Kütüphanesi Toplantı Salonu
Adres: Şemsipaşa c. no: 43 Üsküdar

25 Aralık

Tarih ve Kültürümüzde Kırım
Dr. Aras Neftçi
Düzenleyen: Süleymaniye Yazma Eser Kütüphanesi Müdürlüğü
Saat: 14:00
Yer: Süleymaniye Yazma Eser Kütüphanesi Konferans Salonu
Adres: Ayşekadın Hamamı sk. no: 35 Süleymaniye

28 Aralık Pazartesi

Mesnevilerimizin İlki Kutadgu Bilig

Prof. Dr. Mustafa Kaçalin
Düzenleyen: Milli Yazma Eser Kütüphanesi Müdürlüğü
Saat: 14:30
Yer: Milli Yazma Eser Kütüphanesi Müdürlüğü Konferans Salonu
Adres: Macar Kardeşler c. Feyzullah Efendi sk. no: 1 Fatih

29 Aralık Salı

Şehzade Sancakları ve Şehzadeler

Prof. Dr. Feridun Emecan
Düzenleyen: Topkapı Sarayı Müzesi Müdürlüğü
Saat: 15:00
Yer: Topkapı Sarayı Konferans Salonu
Adres: Topkapı Sarayı Müzesi Sultanahmet

Perşembe, Aralık 03, 2009

Edebiyat Mevsimi

7-12 Aralık tarihleri arasında Sultanahmet Kızlarağası'nda Edebiyatın Mevsimi yaşanacakmış. Festival, çeşitli etkinlikler, söyleşiler ve ödüllerle edebiyatseverlere mevsim meyveleri sunmakta.

İlgisini çekenler, programları merak edenler şuradan buyursunlar:


Perşembe, Ekim 22, 2009

Mecazi Aşktan Milenyum Aşklarına

Her tanım bir sınır çizmektir ve bazı şeyler sınır tanımaz. Aşk gibi...

Daha ilk satırda büyük sözler söyletiverir işte böyle.

Eli kalem, dili kelam tutan herkes asırlardır ne çok şey söylemiş ve her söylenen ne kadar eksik kalmış. Söylenenlerin hepsi ondan bir parçayken, o hiç bir tanımın parçası olmamış.

Buraya kadar herşey güzel. Bir solukta yazıldı. Parmaklarım tuşlara dokundukça satırlar artacak ve yine söylenmişlere benzer sözler dizilecek sıraya. Bu yüzden aşkı metheden bu serenatı başladığı yerde bırakıyorum.
Peki maksat hasıl olacak mı?
"Arif olan anlar" hükmünce söylenen söylendiğiyle, anlanansa anlaşıldığı kadarıyla kalacak.
Bundan hasıl olanlar da ya ezber bozacak, ya ezberlenenlerin yanına ilişip izbe bir köşede hayatın fiiline ilişmeyi bekleyecek.

O eski devirlerde söz, gönlün merhemi olup yaralara sürülürken, muhattabını bulamamış çaresiz âşıklara deva olurdu. Çünkü ne telefon vardı halet-i pür melali fâş edecek, ne mail, ne facebook.
İşte bu yüzdendi ki şiirlerde aşktı asıl mevzu. Sevgiliydi, rakipti... Merâmı ifade edebilecek tek kürsüydü şiir. Teşbihler öyle derinleşiyor, öyle uzayıp gidiyordu ki bunca hudutsuzluk içinde Mecnunlar, Ferhatlar dolu dizgin at koşturuyordu.
Bir yandan da şairler ikaz edip duruyordu şaşkın beşeri:

"Can verme gam-ı aşka, aşk afet-i candır
Aşk afet-i can olduğu meşhur-ı cihandır"

Temmeti atılmamış bir kitaba dönüşmüştü aşk... Gelen yazdı, giden yazdı...

Gel zaman git zaman geçti, şimdiki zaman gelip çattı ve aşk bir pazar halini aldı. Kitap olup bestsellere karıştı, dizi olup efsanelerle yarıştı. Sinema filmi oldu, hatta ondördüncü Şubat gününe denk düşürüldü. Oysa aşk bir delilikti ve deliye hergün bayramdı. İki cümlede bir tezattı sözler. Üç yanlış bir doğruyu götürmüyor, iki yanlıştan bir aşk, şak diye doğuveriyordu (!)
Birilerinin içi yandı, birilerinin başı. Ama bu işten çok paralar kazanan da vardı. Yani kiminin de aş'ı oldu.
Hani eskiden bir âşık ve bir de mâşuk vardı ya. Artık bir gâdir ve bir de mağdur vardı. Hatta işi azıtanlarca bir gâdir, onlarca mağdur...

"Din afyondur" diye saf dimağlara fesat karıştıranlar şunu söyleyemediler mesela: "Aşk, afyondur."
Öyle bir mevsimine gelinmişti ki aşkın, afyona dönüşmüştü. Uyutuluyorduk. Kitaplarla, filmlerle, şarkılarla, türkülerle. Hem de güle oynaya, hem de özene bözene...
İnsanlar birbirini yiyordu, birbirinin üstüne hastalıklı hislerini boca ediyordu, aşığım, aşıksın, aşk diyordu da aşkın esamesi okunamıyordu bir türlü.
Çünkü afyonlanmıştık ve belki domuz gribi gibi bulaşıcı bir hastalığa dönüşmüştü artık aşk.
Aslı olmayan şeyin gölgesi de olmayacağına göre, bu yeni aşk ne asıldı ne gölge. Bir yerlerde mi asılı kalmıştı. Ne bilen vardı artık ne bulan. Ne de o kadar önemseyen...

Şairin biri çıktı şöyle dedi:

"başkalarının aşkıyla başlıyor hayatımız
bakıp başkasının başkayla kurduğu bağlantıya
aşka dair diyoruz ilk anı bu olmalı "

Ezberlenmiş ve taklit edilmiş şey, elbet aslından uzaklaşır her tekrarda. İşte bu yüzden, icat edildiği günden beri aslından uzaklaşıp şekil değiştiren mecazi aşklara bin şahit de bulunamaz oldu. Çünkü aşkın aslını bilen bir şahit de kalmamıştı ki, her hissinin adını "aşk" koyan aklı avarelere dert anlatılsın.

Mecazi aşklardan, milenyum aşklarına doğru gelindikçe, insanın insana beslediği şeyin ne iken ne olduğunu sorgu masasına yatırıp, üstüne kuvvetli bir ışık tutsak ne görürüz acaba?
Hiçbir şey göremeyiz elbette. Bu hayali ticaretin satıcıları ceplerini doldururken, alıcılarının anlatacak bir "aşk hikayesi" var muhakkak. Replikleri birbirine benzeyen, giriş-gelişme-sonuç örgüsü iki ters bir düz...

Hasılı: Bir aşk varsa, efsanelerde kalmıştır. Gördüğünü zannedenlere geçmişler olsun...
Buna rağmen aşktan hasta olduğunu sananlar varsa da antidepresan ve biraz da terapi öneririm...
Ve ne mutlu hakiki muhabbet ehline ki, aklı başında severler birbirlerini...

Cumartesi, Ekim 10, 2009

Mehriya Masalı II


10.10.09


Suskunlukları tam kırk gün sürdü.
Konuşan insan, konuştuğu her lahzada dünyada var olan bir hakikate karşı dikkatsizleşirdi. Dikkati kendi kelamında toplamanın da elbet bir bedeli vardır. Susan hep daha ince görürdü.
-Tam kırk altın!
Kırk birinci günün sabahında ağızdan çıkan ilk sözdü bu. O an bir hikmet daha kayıp gitmişti gözlerinden.
Otuz dokuz gün yağmur yağmış ve o sabah ilk kez güneş açmıştı oysa. İnsanın yaratıldığı çamur kıvamındaydı toprak.
Tek bir cümleyle hikmet gitmiş, dil çözülmüştü.
İlerde beliren karartı önce buharlaştı. Sonra yeniden yağan yağmurla birlikte o hikmetli toprağa düştü.
"-Ben sizin içinize düşen nifak tohumlarıyım. Kaşlarınızın arasındaki köşk mülkümdür artık."
Uzun süredir konuşmayan diller çözülünce bu söz de kulaklara erişmeden kayboluvermişti.
-Bu altınları gömelim.
-Ya içimizden biri gizlice alır kaçarsa?
-Şu karşıki tepeye diker ve birbirimizi kollarız.
-Ya uyursak?
-Her gece iki kişi nöbet tutar.
-Yarın yola çıkalım. Bu gece uyumayız.
Karartıyı hatırlayan yoktu. 40 günün sonunda, kafaları bulandırıp suskunluk hazinesini sunan o bilinmez unutulmuştu çoktan.

Ertesi gün yola çıkıldı...

Cuma, Temmuz 03, 2009

sabra tahammül yok, ümit-vâr cânımda

Büyük İskender İran seferine çıkacağı vakit şahsî hazinesini dağıtır. Yakın arkadaşı Perdiccas'a da gayet kıymetli bir mücevher hediye ettiğinde, aralarında şöyle bir konuşma geçer:

P-İyi ama, hazinenizdeki herşeyi etrafınızdakilere dağıttınız. Size ne kalıyor?
İ-Bana ümit kalıyor.

P- Öyleyse bu mücevherleri bana vermeyiniz. En yakın silah arkadaşınız olarak, size kalan ümidi paylaşmak isterim.


Fakirin aşı, aşık'ın yoldaşı, yeis'in rakibi, hasretin akranıdır ümit. İlla bir şeylere, birilerine hissedilir.
Peyami Safa Mahşer'inde "hasta bir ümit, sağlam bir yeisten daha fenadır" der ve ekler: Ümitsizliğin bir derecesi vardır ki, o vakit irade sevki tabii gibi kördür, nasılsız ve nicesizdir, gayesinde sarhoş gibi körkütük gider ve o vakit insiyâki bir iş gören zekâ ne yaptığını bilmez."
Demek odur ki, ümit kadar kuvvetlidir ümitsizliğin halleri. Derindir.

Şair mısralarında çokça yer bulmuştur bu girift, çetrefilli, kimi zaman ömür kurtaran his.

Ne tende cân ile sensiz ümmid-i sıhhat olur
Ne cân bedende gam-i firkatinde râhat olur

der Nef'i. Sevgilisiz sıhhat ümidi bile yoktur, ayrılık gamıyla rahat edemeyen cânında. Bütün yollar yokluğa çıkar, onsuz her halükarda ten de rahat bulmaz, can da...

Şeyh Galip temkinlidir. İçtiği kızılcık şerbetidir sanki:

Senden ey şuh ben ümmid-i visal eylemedim
Tab'ıma hadşe verip fikr-i muhal eylemedim

Hüsn ü Aşk'ındaysa gam defterine ulaşan olmadığını ve yârden yana isteğe ümidinin de bulunmadığını dile getirir:

Gam defterinin residi yoktu
Senden bana kâm ümidi yoktu

Sonra işin rengi değişir. Belki sevgiliye olandan daha büyük bir sevda ile sarılır kaleme şair Hürriyet kasidesinde:

Ne yâr-ı cân imişsin ah ey ümmid-i istikbâl
Cihanı sensin azad eyleyen bin ye's ü mihnetten

ve ümit istemeyenler de çıkıp meydan okurlar:

Kimseden ümmid-i feyz etmem, dilenmem perr-ü-bal
Kendi cevvim, kendi eflakimde kendim tairim,
İnhina tavk-ı esaretten girandır boynuma;
Fikri hür, irfanı hür, vicdanı hür bir şairim
Karıncayı gideceği yoldan döndürmeyen ümit, zaman zaman uzaklaşıp nice yollardan çevirir insanı. Kimi beyhudeliklerimize yarenlik ederken, korkunun arkasından kovalayıp kaçırdığı demler de olur.
Her şeye rağmen, kaybı eksiklik, varlığı esenliktir.
Hele şu binbir hesabın, karmaşanın, yalanın döndüğü memleketimde.
Yani ki bunca yokluğun içinde ümit-vâr olmaktır aşımız...




Salı, Ocak 13, 2009

erbab-ı muhabbet

Yerin od itmedik kim vardır erbâb-ı mahabbette

Semenderler gibi uşşak da sükkân-ı âteştir

Şeyhülislam Yahya Efendi


Yani:
Muhabbet sahiplerinden, muhabbet ehlinden bir yerde durup da orayı ateş içinde bırakmayan var mıdır
Aşıklar da semenderler gibi ateşte ikamet edereler.

Cumartesi, Eylül 13, 2008

Şem'ine pervâne olur şeş cihât*

aşk odu ile gönlü herc ü merc olan ateş-didelere..


Terci-i Bend

Ey ruh-ı pâkinde iyan nûr-i zât

Sînesi âyîney-i vech-i sıfât


Pertevi hüsnünde nümâyan temâm

Sırr-ı Hudâ mâ hasal-ı kâinat


Sen urıcak vakt-i semâ' içre çerh

Şem'ine pervâne olur şeş cihât

Şevk ile can tazelenir ben desem
Nutk-ı safâ-bahşına rûh'ul-hayât


Pertev-i envârı cemâlin senin

Aşk ile verdi dü cihâna sebat

Doldu tecellî-i Hüdâ'dan sivâ

Şems-i muhabbet edicek iltifât

Yandı o âteşle dil ü canımız

İtti cemâlin velî keşf-i simât

Âh mine'l ışkı ve hâlâtihî

Ahraka kalbî bi harârâtihî


Görmeği istersen eğer mahşeri

Çerhte seyreyle o meh-peykeri


Aşk ile galtîde olup mihr-veş
Salmada âlemlere nûr u feri


Şeyh Gâlib


Şerh-i Mihman

Ey sevgili. Senin ruhun öylesine temiz ve paktır ki Mevla’nın zat nuru sende aşikar olur ve Ey sevgili, senin sinen öyle parlak bir aynadır ki yaradanın bütün sıfatları oradan görülür.
Güzelliğinin ışığında Hüdâ’nın sırrı, kâinatın bütün hasletleri apaçık mevcuttur.
Sen, ne vakit ki semâya durursun, altı cihet de senin ışığına (mumuna) pervane olur.
O neşe bahşeden sözüne, hayatımın ruhu desem, cânım arzu ile tazelenir.
Güzel yüzünün ışığı, cemalinin nuru, aşk ile iki cihanı sebat etmiştir ve iki cihan varlığını o ışığın aşkıyla devam ettirmektedir.
Muhabbetin güneşi doğunca, Hüdâ’dan gayrı ne var ise, o ışığın iltifatıyla aydınlanır.
O öyle bir güneşti ki ateşiyle cânım yandı, kalbim yandı. Sonra ol sevgiliden gayrı ben kalmayınca, ondaki güzelliğin bütün alametleri aralandı, keşfeyledim ol cemali. Zira cismaniyat yok olunca, kalktı aradaki bütün hal perdeleri.
Ah aşk! Ah aşkın hallerinden. Hararetiyle yaktı kalbimi.
Eğer ki mahşer yerini görmeyi murat edersen, ol ay yüzlünün semaını seyret.
O ki ay gibi dönerek aşkıle, alemlere nurunu ve ışığını salmakta..

(*) altı cihet de senin mumuna pervane olur.

Perşembe, Haziran 05, 2008

Gökten Bir Sitare Kaydı..

Pek çoğumuz "Türkiyem" türküsünü biliriz.
Baş koymuşum Türkiyemin yoluna..
diye başlar. Fakat güftekarının Dilaver Cebeci olduğunu çok da bilen olmaz.
Dilaver Cebeci'yi Sitare isimli şiiriyle tanıdım önce. Türkiyem şiirinin ona ait olduğunu daha sonra öğrenmiştim.
Bugün aklıma nerden estiyse yeniden okuyayım dedim:
..
Gözlerine baktığım zaman Sitare
Bütün çöllere ay doğuyor
Yoldaş ediyorum kendime İmrül Kays’ı Antere’yi A’şa’yı
En kuytu vahaları dolaşıyorum
Hangi vahaya gitsem çadırlar sökülmüş Sitare
Çadırla su arasında bir cılga var
O cılgada narin ayak izlerin var
Durgun suya düşüp kalmış gözlerin var

...

Sonra birden şiirle ilgili bir yorum takılıverdi gözüme: "Kalbin nur, mekanın cennet olsun."
Senelerdir hastaydı Cebeci. Google amca imdada yetişti. Bir gazeteden öğrendim haberi: "..'Türkiyem'in şairi Dilaver Cebeci vefat etti .." 28 Mayıs 2008.
1 hafta önce.

Ve şair diyor ki şiirinin bir yerinde:
Güçlü ol ey kalbim güçlü ol
daha yapacak işimiz var.

Umarım yetmiştir kalbi yapacaklarına. Mekanı cennet olsun.

Perşembe, Kasım 01, 2007

Susacak Var


Düşmek olası bir eylemdir ayrılığın elinde. İçten dışa, dıştan içe... Hayat kayar parmaklarınız arasından. Hayattaki yeriniz yersiz gelir. Her şey en gerideki yerini alırken siz seyirci kalırsınız sahip olduklarınızı kaybetmeye. Kurtaramadığınız gibi kurtarananız da olmaz. Kahramanların gücünü aşar kahrınız. Yok oluş kapılar göğünüzü ve mavi silinir umutlarınız içinden. Yalvarmalar etkisizdir, gözyaşları kuru. Ayrılığa inanmaya zorlarsınız kendinizi. Ki sonrasında yaşamayı kabul etmeniz vardır ve en sonda da "sevgisizlik" bekler sizi..
Kahraman Tazeoğlu, Susacak Var. 249. shf.

Pazartesi, Ekim 15, 2007

Akıl bulanıklığının işaretleri

Ukalâ gerçi sükûtu edeb addetmiştir

Maslahat varsa fakat sözde, bırakma meskût
İki şey tîregî-i akla delalet eyler:
Susacak yerde kelâm, söylenecek yerde sükût.

Gerçi akıllılar susmayı edep addetmişlerdir.
Fakat bir söz(ü söylemek) de fayda varsa sessiz bırakma (susma) .
(zira) İki şey aklın bulanıklığına işaret eder:
Susacak yerde konuşmak, söylenecek yerde susmak.

Pazartesi, Temmuz 23, 2007

uykudayız..


"Hufte râ hufte key koned bîdâr."

"Uyuyan uyuyanı nasıl uyandırır."



Cumartesi, Nisan 28, 2007

Yani aşk..

yürek - heart - دل - قلب

Aşk dediğimiz hâl netîce-i hayâl ise, hayâl dediğimiz hâl dahi mücerredâttan ve binâenaleyh ta’rîf kabûl etmeyen mâhîyâttan olduğu için yine hakîkat-i aşkı meydâna koymaktan aczimiz sâbit olur.

Namık Kemal

Perşembe, Nisan 05, 2007

Hasretin şairi, şairin hasreti

Hasret, gönül ateşinin membaı. Nâr'a hâr. Dil'e yara. Yâr'e varma yolunda mâni. Öyle mâni ki, sevdâ çölünde, aşılası en büyük engel. Aşk esiri gönülde memhur en derin his.
Cehennemde azap, gecede karanlık. Su vuslat olsa, oruçlar hep hasret'e.
Hasret ki, hicrin, firkatin, ayrılığın hulasası. Derd-i aşkın yekûnu.
Şairin dilinde hasret, hasretin ilinde şair. Hasretin şairi, şairin hasreti bir olur söyleşirler mısralarda:

Sen beni hasret beyâbânında dermansız kodun der Aşkî, bir türlü erişemediği vahaların seraba dönüştüğü sahrada. Hasret çöldür artık, vuslat su. Su ki sevgili. Dermansız kor âşık'ı.

Hasret düştüğü dem şairin gönlüne, ne söyleşir dil, ne tadı kalır ehl-i dil ile söyleşinin.

Gittin emmaki kodun hasret ile cânı bile
İstemem sensiz geçen sohbet-i yârânı bile
Neşati

Ki zaten sohbet dediğin de sevgiliyle yapılandır. Cennettir diğer ismi. Onsuzluk hasret, hasretin ateşiyse olsa olsa cehennemin ta kendisidir:

Cennet değil mi yâr sohbet dedikleri
Dûzah değil mi âteş-i hasret dedikleri
Nev'î

Asırlar geçer, hasretler geçmez. Sözler değişse de, sevenler de sevilenler de kalmasa eskisi gibi, hasretler değişmez. Yine şiire düşer hasret:

Cana hasret kaldı can / Suya hasret kaldı su
Cana hasret kaldı su / Suya hasret kaldı can.

İsmet Özel

Kimisi demirin bile dayanamadığından dem vurur, Hasretinden prangalar eskittim deyiverir. Nasihat eder kimisi:

Ay ışığındadır sevgiliye duyulan hasret
Ve sevgiline hasret kaldığın kadar ona yakınsın

Can Yücel

Bir diğeri çıkışır ay'a, deniz'e. Hep hasretten:

Katili oluyorum gecelerimin her yakamozda
Bir ay'ı kalaylıyorum bir denizi
Savuruyorum rüzgarlara vuslat dilekçemi
Yaşanmıyor hasretinle böyle bir başıma

Ahmet Nuri Köse


Meşhur olmak gerekmez, gönle hasret düştüyse. Her yürekte bir karşılığı vardır onun.

Ve hasılı:

Hasretin şiiri bitmez, şairin hasreti bitmedikçe.


Cumartesi, Mart 03, 2007

Mihman-hane

Mihman kelimesi Farsçadan dilimize girmiş olup "misafir" anlamına gelmekte. Misafir kelimesi de Arapçadan girmiştir ve aslı müsafir'dir. Fakat galatlaşmış ve bu hali almış.
Öztürkçede ise "Konug" kelimesi zamanla konuk oluvermiştir.
Konuk idinmek, misafir etmek; kondurmak, misafir kabul etmek anlamına geliyor.
Konak kelimesiyle misafirhane veya mihmanhane eşanlamlı kelimeler.

Divan şiirinde mihman, âşık'ın gönlüne gelen sevgilinin hayali veya gamı kederidir ki gönlün mihmanhanesinde ağırlanır. Ne şekilde gelirse gelsin, en güzel surette ağırlanması esastır.

İşte bu da benim leb-i derya konağım:



Dilde gam var şimdilik lûtf eyle gelme ey sürûr
Olamaz bir hânede mihmân mihmân üstüne
Râsih

Pazar, Şubat 25, 2007

Dermeyan-ı nazım-ı Vâsıf

Senin hâl-i ızârından nişân anberde kalmışdır
Benim sûz-ı derûnumdan eser micmerde kalmışdır

(Sevgili) senin yanağının duruşundan anber nişan (olarak) kalmıştır.
Benim yanan gönlümden eser (ise) micmer (buhurdan) kalmıştır.
Anber, görüntüsü itibariyle ben'e benzetilir. Yani sevgilinin yanağından insanlığa bir nişan olarak anber kalmıştır. Anber, nadir bulunan bir şeydir ki, balığın karnında oluşur. Kokusunun güzelliğinden başka, tıpta da kullanılmaktadır.
Buhurdan, içersinde tütsü yakılarak etrafa hoş kokular yayan bir nesnedir. Böylece şair, gönlünün yanmasından eser olarak insanlığa "buhurdan" kaldığını söylerken, anberle de bağlantı kurmuş.

Ararlar nüsha-i adli gezerler câbecâ ammâ
O nüsha var ise sandûk-ı İskender'de kalmışdır

Pekçok yerleri gezerler adalet sayfasını ararlara ama
O sayfa var ise İskender'in sandığında kalmıştır.
İskender de dünyayı gezmiş, fakat adaletin, şecaatin timsali olmuştur. Eğer adalet denilen bir nesne kaldıysa, o da İskender'in hazineleri arasında bir defineye dönüşmüştür.

Denîler bozdular bikr-i nizâm-ı âlemi şimdi
Nizâm ancak efendi sûret-i defterde kalmıştır.

Soysuzlar bozulmamış alemin nizamını bozdular, şimdi
efendi, nizam ancak defter üstünde kalmıştır.
"efendi" diye hitap ettiği kişi, sancaklarda veya merkezde, hukuki meselelerle ilgilenen, davalara bakan kadılar veya ulemaya mensup kişidir. Gün görmüş, mürekkep yalamış, devlet kademesinde de görev alan kişilerdir. Yani alelade bir ademoğlu değildir.
Şair, nizam denilen şeyin, kanunların yazıldığı defterlerde kaldığını, görünüşten ibaret olduğunu dile getirirken, adlî muemelatın da bozulduğuna işaret etmiştir. Bir önceki beyitteki "soysuzlar"la bağlantı kuracak olursak, devlet nizamını, yine soysuz devlet adamlarının bozduğu atfında bulunulmuş.

Müheyyâ bezm-i işret bir kadehle al elim sâkî
Benimle yâr beyninde heman bir perde kalmıştır

Bir kadehle hazırlanan içki meclisini dağıt sâkî (içki sunan kişi)
Sevgilimle aramda sadece bir perde kalmıştır
Şaraptan bir kadeh içince, sevgiliyle aramdaki bütün perdeler kalktı. Bu aşıklar meclisini dağıt ki saki, o son perde kalkacakken kimse kalmasın yanımızda.
Yani şair, sevgilisinin mahremiyetine de sahip çıkıyor.

N'ola hayrân olursam rûz u şeb âyine-veş Vâsıf
Hayâl-i akl u fikrim sûret-i dilberde kalmışdır

Ne olurdu ayna gibi hayran olursam gece ve gündüz Vasıf
Akıl ve fikrimin hayali sevgilinin güzelliğinde kalmıştır
Ayna, sevgilinin saçını taradığı, kendisine seyrettiği bir cisimdir. Ve yine o ayna, sevgilinin güzelliğine hayran kalır. Ayrıca aynanın arka yüzü karanlıktır. Böylece iki yanı gece ve gündüze teşbih edilir ki, gece ve gündüz sevgiliyi hayranlıkla seyreden de aynadır. Şair, bu mısrayla aynaya öykünmüş. Onun gibi olabilmek istemiş.
Zira aklı da fikri de sevgilinin suretinde kalmıştır. Bu son beyitle şair, üstte bahsettiği olumsuzluklara rağmen, kendinin ne alemde olduğunu da izhar etmiş oluyor.
Yani onca dert varken, onun âşık gönlü tek birşey ile efkarlanmaktadır.

Şair Vâsıf, "Enderunlu Vasıf" olarak bilinir. III. Selim döneminde yaşamış ve hicivleri yüzünden başı derde girmiş bir şairdir.
Şiirinde geçen "nizam-ı alem" tamlamasının, "Nizam-ı cedid"e benzerliği tesadüf olmasa gerek.
Bu dönemde Sultan Selim, devlet adamlarına layihalar hazırlatmıştır ki, bunlar nizamname hükmünde olan ıslahat projeleridir. Devletin hangi hususlarda inkıraza uğradığı ve bununla ilgili neler yapılabilir'in "nüsha"ları idi bu layihalar.
Şiirin içersinde geçen, "soysuzlar, efendi, nüsha-i adl, suret-i defter" gibi kelimeler, hep kendi devri içersinde gelişen hadiselere atıflar şeklindedir.
Vasıf, divan şiirinde mahallileşme ekolünün bir devamı olan şiirlerinde, diğer divan şairlerine nazaran daha kaba ve alaycı tavrıyla dikkati çeker. Üstteki şiirinde de aynı havayı görmek mümkün. Sevgiliyle başladığı şiire hicivler sıkıştırıp, yine sevgiliyle bitirip "adam sendeci" tavrına geri dönmeyi ihmal etmemiş bir şair. Zaman zaman edep sınırlarını zorlayan şiirleri de olmuş. Taklitten sakınmamış, çizilen sınırların dışına taşmış, ama bütün bu yönleriyle orjinal olmayı başarmıştır.
Divan şiirinin, dünyevi mesajlardan çok ruha-gönle hitap eden fonksiyonundan çıkıp, biraz daha kendi devrinin sorunlarıyla ilgilenen bir hale bürünmesinde kerte olduğunu söyleyebiliriz ki genellikle edebiyatçılarca, edebi yönü ağır eleştirilere mâruz bırakılıp, bu yönünden fazla bahsedilmez.
Zaten ondan sonra Namık Kemaller, Ziya Paşalar gelecektir.

Cuma, Şubat 16, 2007

Bir Sahhaf Buldum..

Biliyorsunuz artık kitapevi, sahaf birbirinden farklı iki şey halini aldılar. Hatta sahhaf dükkanları, işlevlerinin çok dışında bir "ticaret" anlayışıyla iş yapıyorlar. Bugün Bayezit Sahaflar Çarşısına gittiğinizde adeta karaborsacılık yapan, zamanında topladıkları kitapları, piyasada tükenmesinin akabinde ortalığa çıkartıp fiyatının çok üstünde satan insanlarla karşı karşıyayız.
Bilhassa Kültür Bakanlığı kitaplarıyla ilgili olarak sıkça yaşamışımdır. Mesela KB'nin İstanbul Lalesi kitabı 500 bin lira iken, Sahaflarda ayın kitabı 8 milyon liraya sorduğumu hatırlıyorum.
Diğer taraftan bu çarşıda, eski kitap görebilirseniz bu büyük bir şanstır. Tabi paranız varsa :)
Bu yönüyle, asli özelliğini tamamen yitirmiş durumdadır.
Şansınızı Kadıköy ve Taksimde denemelisiniz.
Fakat ben tahmin etmediğim bir yerde bir sahafla karşılaştım.
Yenibosna'ya bir iş için gittiğimde arkadaşım Bit Pazarı'nı gezmemi söylemişti. Burası prefabrik ve büyük bir alışveriş merkezi. Özelliği ucuz ürün satması. Kıyafetten yiyeceğe, elektronik eşyasına kadar herşeyin ucuzu var.
Aslında pek de bana göre bir yer değildi. Zaman geçirmek için gezinmeye başlamıştım ki bir sahaf çıkıverdi karşıma. Şaşırdım ve sevindim. Bir sahaf bulmuştum. Sonrasında Yüksel Beyle tanıştım. Buranın yani Dergah Sahaf'ın sahibi. Hoşsohbet bir insan. Kitap tavsiyelerinde bulundu. Kendisi tarih kitapları ağırlıklı olmak üzere bir liste hazırlayacak. Gördüğüm kadarıyla edebi eserler daha fazla. Üstelik oldukça eski baskılar var.
Bu arada eski plaklar da bulabilirsiniz. Eski paralar, dergiler.
İlgilenen arkadaşların gidip görmelerini tavsiye ediyorum.

Hemen adres de verelim:
Dergah Sahaf
Eskidiji Bit Pazarı D-403 E-504
Sanayi Cad. Vadi Sok. No:2 Yenibosna
Tel: 212 551 83 84

Hamiş: Bit Pazarı'na Yenibosna'dan "Bit Pazarı veya Tgrt" yazan minibüslere binerek gidebilirsiniz. Ayrıca burası Moral fm ve Tgrt binasının yanında.

Cuma, Kasım 24, 2006

Ana gibi yar Bağdat gibi diyar olmaz.


Dilimize girmiş pekçok özdeyiş, atasözü aslında bir zamanlar ne kadar geniş bir coğrafyayı şamil olduğumuzu da işaret ediyor olsa gerek. İşte bunlardan bir tanesi de "Ana gibi yar, Bağdat gibi diyar olmaz." sözüdür.
Esasen buradaki "Ana", "Ane"dir ve Bağdat yakınlarında bulunan bir uçurumun adıdır.
Bilindiği gibi "yar" kelimesiyle "uçurum" kelimesi aynı anlama gelmekti. Yani sözün aslı Ane gibi çetin uçurum, Bağdat gibi güzel şehrin olmayacağına işaret eder.
Bunu galatlaşmış haliyle öyle güzel benimsemişiz ki yine de söz yerini buluyor.
Ama biz yine de işin aslını bilelim derim.