Sayfalar

kelimeler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kelimeler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Çarşamba, Eylül 29, 2010

belagat-ı osmaniyye'den nefhalar*...

*esinti


Belagat-ı Osmaniyye isimli eser Ahmet Cevdet Paşa tarafından yazılmış, kayda değer ilk Türkçe belagat kitabı. O zamana kadar hazırlananlarda Arapça ve Farsça örneklendirmelere çokça yer verilmiş. Kaşgarlı Mahmut gibi Ahmet Cevdet Paşa da bir ispata girmişçesine Türkçemizin belîg bir dil olduğunu ortaya koymuş eserinde. Kendi dönemi içinde birçok tartışmalara yol açmış bu eser. Konuyla ilgili makale ve kitaplar neşredilmiş. Çok fazla ilgi çekmiş olmalı ki Osmanlıca olarak 7 kez yayımlanmış.

Kitapta, "sanayi-i bediiyye" yani "edebi sanatlar" başlığı altında "müşâkele sanatı"ndan bahsedilmekte.
Özetle bu, bir şeyi, sohbetinde bulunduğu bir şeyin ismiyle zikr etmek imiş.
Örnek:
Bir konağa yalınayak gelen fakire "Ne türlü yemek istersin, pişirelim" denilmesi üzerine, "bana bir çift ayakkabı pişiriniz" demesi gibi...

Dilenciye bakınız efenim! İnsanın, "nerede o eski dilenciler!" diyesi geliyor...

hamiş: Kitabın mukayeseli ve transkripsiyonlu tam metni 2000 yılında Akçağ yayınlarından neşredilmişti. Meraklısına...

Salı, Kasım 24, 2009

ism-i oğuz: Oğuz Kimdir, Ne Değildir...

-Oğluma Oğuz ismini vermek istiyorum. ne dersin?
-hmm. bir bakalım Oğuz ne demekmiş.

İşte herşey böyle başladı. Ben ne bilirdim meselenin bu kadar karmaşık olduğunu...

serzenişinden sonra....


Bir çok manalar atfedilen, anlam birliğine varılamayan bazı isimler vardır. Çelişkiler ve farklı iddialarla gelişip zenginleşir. Öyle ki belki ilk kullanıldığı halden bambaşka hallere bürünürler.
"Oğuz" kelimesi de bunlardan biri.
Çok şey söylenmiş Oğuz için.
Bunları toparlamak zor. Ciddi bir çalışma yapmak gerekir. Ama ben işin kolayına kaçmayı düşünüyorum. İşin kolayı bildiğim ve bulduğum kadarıyla Oğuz'la alakalı söylenenleri alt alta yazmak.

Czegledy
, Oğuz'un Uygurların yönettiği birliğin kurucu unsurlarından biri olan Dokuz Oğuz olarak bilinen topluluğun ortak adı olduğunu söyler.
(Karoly Czegledy, "From East to West: The Age of Nomadic Migrations in Eurasia", c.ILI, AEMA, 1983)

Golden'a göre Oğur/oğuz (Çuvaşça r=z), oğul, oğlan, oğlak, oğuş/uğuş vb. gibi akrabalık, akraba olma kavramlarına işaret eden Türkçe oğluq'tan türemiştir. (Bu biçimler, Clauson, Sevortjan, Lessing, Kononoff, Rodoslounaja, Golden tarafından kabul görmüştür.)
(Peter B. Golden, An Introduction to the History of the Turkic Peoples, Wiesbaden 1992)

Bunu, boy birliğini ifade eden bir terim olarak düşünmüş olabilirler. Aynı iddiayla alakalı bir başka örnek Kononoff'un yaptığı çalışma:

Kononoff, Oğuz kelimesinin anlamı konusunda analojik bir sonuca ulaşmış:
Oğuz etnik isimlendirmesinin asıl çekirdiği og-"boy, kabile" kelimesi teşkil eder ki bu aynı zamanda kadim Türklerdeki "o"-"ana" kelimesiyle ve keza "o uk"-"torun-oğul" ve "o uş"-"akraba" ile doğrudan bağlantılıdır.
Böylece başlangıçta sadece kabileler ve kabileler birliği anlamını ifade eden "oğuz" kelimesi, zaman içinde olayların gelişmesiyle birlikte determinatif bir mana kazanarak etnik topluluk ismi haline gelmiştir.
(Gumilev, Eski Türkler, İstanbul 2002)

Faruk Sümer, Oğuzlar isimli eserinde Oğuz kelimesiyle ilgili bazı iddiaları sıralamış. Bunların içinden, hem Sümer, hem de bir çok Türk tarihçi tarafından en çok kabul gören iddia Nemeth'e ait.
Nemeth, Oğuz sözünü ok+uz şeklinde tahlil etmiştir. Ona göre ok, boy; "z" de çoğul edatıdır. Böylece Oğuz=Boylar demek oluyor.
W. Bang başta olmak üzere, bazı bilim adamları Oğuz'daki "ğ" sesininden dolayı, Nemeth'e itiraz etmişler.

Sümer, çürütülen veya kabul görmeyen diğer iddiaları da şöyle sıralar:
- Oğuz Kaan Destanında "ilk süt" anlamına gelen "ağız"ın Oğuz anlamına geldiği iddiası. Fakat destanda, Oğuz Han dünyaya geldikten bir yıl sonra konuşmaya başlayarak: "Sarayda doğduğum için adım Oğuz konulsun" demiştir. Buna göre iki kelime ayrı şekillerde geçmektedir.

-J. Marquart'a göre Oğuz, ok+uz kelimelerinden gelmiştir. Ok=ok, uz=adam demek olup, oklu adamlar manasına gelmektedir. Fakat bu görüş de kabul görmemiştir.

- D. Sinor, öküz; L. Bazin ise tosun kelimesinden geldiğini ileri sürmüşlerdir.

-J. Hamilton, Oğuz'un oğuş'tan geldiğini iddia eder. Fakat oğuş kelimesi de oğuz kelimesiyle birlikte Göktürk Kitabelerinde geçmekte olup, akraba-aile manasına gelmektedir.

Bütün bu iddialardan en tutarlı olanı, yukarıda belirttiğim gibi Nemeth'e ait.

Aydil Erol adındaki bir araştırmacı Adlarımız ismiyle yayımladığı kitabında, tabiri caizse Allah ne verdiyse tarzında bir çalışma yaparak, kaynak belirtme gereği de duymaksızın, her ismin çeşitli manalarını yazmış. Buna göre Oğuz şu anlamlara geliyor:

-Türkiye'nin bir çok yerinde "Hile bilmez, kötülük yapmaz" anlamında kullanılır.
-Sağlam, gürbüz, güçlü.
-Temiz kalpli, dost, iyi arkadaş.
-Köylü, basit, saf, tücrübesiz kimse.
-Mübarek, pak yaradılışlı.


Oğuz Han'ın Kuran-ı Kerim'de geçen Zülkarneyn olduğuna dair iddialar da vardır.
Mesela Neşrî Cihannüma adlı eserinde buna işaret eder:
"Etrak şöyle zu'm ederler ki Hak sübhanehu ve teala Kelam-ı Kadiminde zikr ettüğü İskender-i Zülkarneyn meğer bu ola derlerdi"

Bunun dışında bazı Tevarih-i Al-i Osmanlarda da Oğuz Han'ın Zülkarneyn olduğu zikredilir.

Oğuz Han, yine Neşrî'nin ifadesiyle, "bilad-ı arzı şarkan ve garben ve Çin ve Hatay ve Gor ve Gazne ve Hid ve Sind ve Türkistan ve Deylem ve Babil ve Rum ve Efrenc ve Rus ve Şam ve Hicaz ve Habeş ve Yemen ve Berber..." illerini almış, Şark ve Garp fatihi olmuştur.

Marcel Brion, Asya ve Avrupa'da Hunlar isimli eserinde bu fetihlerin sınırlarını şöyle çizer: Şarktan Garba uzanan Oğuz Han fütuhatı, Kore ve Japon denizinden başlayıp Rusya'nın Volga nehrine kadar ulaşmış ve yirmi altıdan fazla krallık arazisini kaplamıştır.

Leon Cahun, Asya Tarihine Giriş'inde bu noktayı izah eder: "O, bütün dünyayı fethetmiş, yüz on altı sene yaşamış ve hakimiyet timsali olan altın yayla üç oku ölümünden evvel oğulları arasında paylaştırmıştır."

Ek olarak, Fatih Sultan Mehmet'in torunlarından birinin adı da Oğuz Han'dır. Yani Osmanlı hanedanında da kullanılmış bir isimdir Oğuz.

Oğuz kelimesinin anlamını daha iyi anlayabilmek için eski Türk tarihini biraz okumak gerekiyor.
Diğer taraftan Oğuz Han bir peygamber miydi?
Hadis-i Şerif rivayetlerine göre, ins ü cine 124 bin veya 224 bin peygamber gönderilmiş . Bütün kavimlere bir veya birden fazla peygamber gelmiş olmalı. Oğuz Han'ın ise Kuran'da geçen 28 peygamberden biri olduğu iddia ediliyor.
Bu konuyla ilgili de farklı çalışmalar var ve mesele kesinlik arzetmemekte.
İslamî açıdan, peygamber olmayan birine "peygamberdir" demek veya bir peygambere "peygamber değildir" itirazında bulunmak imanî olarak sakıncalı.
Yani bu yönden kesin bir şey söylemek de yanlış (eh fetvayı da verdik hayırlı olsun).

Mihmanhaneden şimdilik bu kadar...

Pazartesi, Ekim 12, 2009

şüphe ve kuşku

12.10.09

Türkçe, terim ve deyim zenginliği olan ve çeşitli milletlerin lisanıyla da beslenmiş bir imparatorluk dili. Fakat maalesef gittikçe kısırlaştırılmakta, daraltılmakta.
Mesela Araplardan kalbi, Farisîlerden dil ve can'ı almış, bir de ona kendi yüreğimizi eklemişiz. Her birini farklı mana veya kelimelerle kullanmış, tek bir kelimeyle iktifâ etmemişiz.
Bugün bahsedeceğimiz iki kelimeyse elli yıl öncesine kadar farklı anlamlara gelirken, nasıl olmuş, niye olmuşsa TDK'nın da gayretleriyle eşanlamlı kullanılmaya başlanmış.

İki kelime, yani:
Kuşku ve Şüphe

Öncelikle bu kelimelerin etimolojik yapısını inceleyelim.

Kuşku Türkçe bir kelime. Kamus-ı Türkî'de: Kuş gibi korkup ürkme, irtiaş (titreme), tevahhuş (korkma, ürkme) olarak tanımlanmış.
Yani kelimenin kökü kuş. Ancak aldığı ek, isimden isim yapan değil, fiilden isim yapan -gi eki.
Burada elbette bir problem bulunmakta. Fakat kelime dilimizde bu şekilde kullanılagelmiş.

Şüphe ise Arapça bir kelime. "Şibh" yani benzemek kelimesinden geliyor. Arapça kamusta yazıldığı üzere: "şebbehe" karıştırmaya sebep olmak; "eşbehe" benzemek; "eştebehe" karışık geldi demektir.
Teşbih kelimesi de aynı kökten gelmektedir.

Buna göre;
Kuşkuda bir korku, sakınma, çekinme, hoş olmayan bir şeye uğrama endişesi vardır. Vesveseli bir haldir. Olmayan bir şeyin olma ihtimali mevzubahistir.

Şüphe ise var olan şeylerle ilgilidir. Yani iki veya daha fazla şey arasında hangisi olduğunu kestirememek. Ki yukardaki "benzemek" köküyle ilişkilendirirsek, iki benzer hal arasında kararsız kalma durumu da diyebiliriz. Bir şeyin olup olmadığı hakkındaki tereddüt de yine şüphedir.

Günümüzde aynı manaya gelen bu iki kelime, görüldüğü üzere farklı iki hali ifade etmektedir.

Her ne kadar halk dilinde birleştirilmiş olsalar da mesela psikiyatride yukarıdaki ayırım söz konusu imiş. Bu konuda öğrendiklerimizi de ekleyelim:
Şüphe emin olamama durumudur ve obsesyonun tipik özelliğidir. Obsesif kompulsif bozukluk gibi.
Kuşkuysa daha çok zarara uğrama endişesi içerir ve psikozlarda görülür.

Demek ki biz halk dilinde her ne kadar aynı manada kullansak da işin erbabınca hiç de öyle değil.

hamiş: İlim-bilim deyip ekşisözlüğü referans olarak göstermek belki biraz ekşi gelebilir ama kalkıp daha karmaşık ve anlaşılmaz birşeylerle meseleyi dağıtmak istemedim. Konuda uzman olmak değil, o hastalığın ne olduğunu az çok anlayabilmekti amaç.

Pazar, Temmuz 26, 2009

Osmanlıca Blog Dersleri 3

Kalın ve İnce Ünsüzler:

Bugünki 29 harfli Latin alfabemizde, Osmanlıca'da yer alan bazı kalın ve ince ünsüz harfler tek harfle ifade edilmektedir.
Bu harfleri şöyle sıralayabiliriz:

k -> ك (kef)
-> ق (kaf)


g-ğ -> ك (kef)
-> غ (gayın)


s -> ص (sad)
-> س (sin)
-> ث (se)


t -> ت (te)
-> ط (tı)

Bu harfler kalınlık ve inceliklerine göre, kelimeyi kalınlaştırır veya inceltir. Yani bir kelimeyi okumaya başlarken, sadece ilk harfi değil, peşinden gelen harfi de göz önünde bulundurursanız, yanlış okumaların önüne geçmiş olursunuz.

Bir örnek verelim:
AK ve EK kelimelerinin Osmanlıca yazılışlarını gördüğümüzde, ince ve kalın harflere bakarak okumamızı düzgün olarak yapabiliriz.
Şöyle ki:

اق -> AK

اك -> EK

not: Kef harfinden bahsetmişken, bu harfin üç türlü kullanımı olduğunu da eklemek gerekir. Fakat bu konuyu tek başına bir sonraki derste ele almak istiyorum.

Konuyu anlamamız için çeşitli kelimeler yazmakta fayda var:

Kural:

Arapça ve Farsça kökenli kelimeleri bir tarafa koyarsak, Türkçe kelimelerde ط (tı) ve ص (sad) kalın harfleri yalnızca kelimenin başında yer alır. Kalın ünlülü kelimelerde iç sesi veren T ve S harfleri yazılırken ت (te) ve س (sin) harfleri kullanılır.
Kuralla ilgili örnekleri şöyle sıralayabiliriz:


Yani buradan şu sonucu da çıkarabiliriz: Eğer bir kelimenin baş harfi dışındaki harflerde ص (sad) veya ط (tı) varsa, bu o kelime Türkçe değil, muhtemelen Farsça veya Arapça kökenlidir.

Nazar-ı Dikkat:

Alfabemizdeki bu durum, zaman zaman bazı kelimeleri yanlış telaffuz etmemize sebep olmakta. Hatta bu yüzden galatlaşmış pekçok kelime de vardır. Osmanlıca bilgisi, kelimeleri doğru telaffuz etmemize de yardımcı olur.
Mesela ikâmet (اقامت) kelimesinde her ne kadar şapkalı a kullanıyor olsak da bu a inceltilerek okunmaz. Çünkü a'dan önceki k harfi, parantez içinde de belirtildiği gibi ك (kef) ile değil ق (kaf) ile yazılmaktadır.
Yani aslında "ikaamet" şeklinde yazılması daha doğru olurdu. Fakat bu şekilde kullanılıp kabul görmüştür.
Bu konudaki örnekleri çoğaltmak mümkün. Lakin sözü fazla uzatmaya gerek yok.

Hamiş: Osmanlıca derslerine ilgi gösterip, bunu mail veya yorumla belirten arkadaşlara da teşekkürler. Sayelerinde tembellikten sıyrılabiliyorum.

Cuma, Temmuz 03, 2009

sabra tahammül yok, ümit-vâr cânımda

Büyük İskender İran seferine çıkacağı vakit şahsî hazinesini dağıtır. Yakın arkadaşı Perdiccas'a da gayet kıymetli bir mücevher hediye ettiğinde, aralarında şöyle bir konuşma geçer:

P-İyi ama, hazinenizdeki herşeyi etrafınızdakilere dağıttınız. Size ne kalıyor?
İ-Bana ümit kalıyor.

P- Öyleyse bu mücevherleri bana vermeyiniz. En yakın silah arkadaşınız olarak, size kalan ümidi paylaşmak isterim.


Fakirin aşı, aşık'ın yoldaşı, yeis'in rakibi, hasretin akranıdır ümit. İlla bir şeylere, birilerine hissedilir.
Peyami Safa Mahşer'inde "hasta bir ümit, sağlam bir yeisten daha fenadır" der ve ekler: Ümitsizliğin bir derecesi vardır ki, o vakit irade sevki tabii gibi kördür, nasılsız ve nicesizdir, gayesinde sarhoş gibi körkütük gider ve o vakit insiyâki bir iş gören zekâ ne yaptığını bilmez."
Demek odur ki, ümit kadar kuvvetlidir ümitsizliğin halleri. Derindir.

Şair mısralarında çokça yer bulmuştur bu girift, çetrefilli, kimi zaman ömür kurtaran his.

Ne tende cân ile sensiz ümmid-i sıhhat olur
Ne cân bedende gam-i firkatinde râhat olur

der Nef'i. Sevgilisiz sıhhat ümidi bile yoktur, ayrılık gamıyla rahat edemeyen cânında. Bütün yollar yokluğa çıkar, onsuz her halükarda ten de rahat bulmaz, can da...

Şeyh Galip temkinlidir. İçtiği kızılcık şerbetidir sanki:

Senden ey şuh ben ümmid-i visal eylemedim
Tab'ıma hadşe verip fikr-i muhal eylemedim

Hüsn ü Aşk'ındaysa gam defterine ulaşan olmadığını ve yârden yana isteğe ümidinin de bulunmadığını dile getirir:

Gam defterinin residi yoktu
Senden bana kâm ümidi yoktu

Sonra işin rengi değişir. Belki sevgiliye olandan daha büyük bir sevda ile sarılır kaleme şair Hürriyet kasidesinde:

Ne yâr-ı cân imişsin ah ey ümmid-i istikbâl
Cihanı sensin azad eyleyen bin ye's ü mihnetten

ve ümit istemeyenler de çıkıp meydan okurlar:

Kimseden ümmid-i feyz etmem, dilenmem perr-ü-bal
Kendi cevvim, kendi eflakimde kendim tairim,
İnhina tavk-ı esaretten girandır boynuma;
Fikri hür, irfanı hür, vicdanı hür bir şairim
Karıncayı gideceği yoldan döndürmeyen ümit, zaman zaman uzaklaşıp nice yollardan çevirir insanı. Kimi beyhudeliklerimize yarenlik ederken, korkunun arkasından kovalayıp kaçırdığı demler de olur.
Her şeye rağmen, kaybı eksiklik, varlığı esenliktir.
Hele şu binbir hesabın, karmaşanın, yalanın döndüğü memleketimde.
Yani ki bunca yokluğun içinde ümit-vâr olmaktır aşımız...




Pazar, Şubat 15, 2009

bimarhane

Dil derdini gamunla dil-efgâr olan bilür
Bîmâr hâlini yine bîmâr olan bilür
Bâkî

Gönül derdini gamınla gönlü yaralı olan bilir.
Hasta halini yine hasta olan bilir.

Günümüzde yaygın ve fakat yanlış olan bir bilginin doğrusunu bildirmek isterim ki:
Bimarhane yalnızca akıl hastalarının tedavi edildiği yerler değildir. Tarihte inşa edilmiş bir çok bimarhanenin vakfiyelerine baktığımızda buraların tam teşekküllü birer hastane olduğunu görmekteyiz. Hastaneye bir çok isimler verilmiştir. Bunlardan biri de bimarhane'dir. Fakat ne yazık ki özellikle 19. yy.dan sonra buralar akıl hastalarının tedavi edildiği yerler haline dönüştüğünden, halk arasında bu inanç yaygınlaşmıştır.
Hastahane ismiyse ilk olarak Vakıf Gureba Hastanesiyle kullanılmaya başlanmıştır.

Salı, Ocak 20, 2009

İsm-i Yûnus

Kur'ân-ı Kerim'de ismi geçen peygamberlerden biridir Yunus (a.s.). İsrailoğullarından, Bünyamin soyuna mensup Mettâ'nın oğludur. Ninova halkını ve Asur kralını irşâd ile vazifelendirilmiş ince kalpli ve güzel sesli bir peygamberdir.
Meşhur hikaye üzre denize atılıp büyük bir balık tarafından yutulmuş ve orada:
"Lailahe illa ente sübhaneke inni küntü minezzalimin" duasını etmiştir.
(Allahım! Senden başka ilah, ibadet edecek nesne yok. Seni tesbih ve takdis noksanlıklardan tenzih ederim. Muhakkak ki ben, zalimlerden, haddini aşanlardan oldum!)
Böyle dua etmiştir Yunus (a.s.). Zira gemiye Cenab-ı Allah'ın izni ve işareti olmadan binmiş ve nitekim fırtına çıktığında, o zamanların inanışına göre sahibinden izinsiz gemiye köle binmesi uğursuzluk sayıldığından, o kölenin kim olduğu araştırılmış ve Yunus (a.s.) "Efendisinden izinsiz ayrılan köle benim" diyerek denize atılmasını istemişti.
Bu hadise Kur'an-ı Kerim'de çeşitle yerlerde geçmektedir.
Yine Kur'an'da geçen lakaplarından biri Zinnûn, yani balık sahibidir. Ayrıca yine aynı manaya gelen Sahib-i Nûn, Sahib-i Hûd da Yunus (a.s.)'ın lakaplarındandır.
İbranice'de Yonah'tır ve Tevrat'ta balığın yuttuğu peygamber olarak bir bölüm halinde kıssası anlatılmaktadır.
İngilizce Jonah (uğursuzluk getiren adam); Latince ve Fransızca Jonas isimleri buradan gelmektedir.
Bundan başka, balık ismi olarak da yunus kelimesi muhtelif dillerde şu şekildedir:

İngilizce: dolphin
Almanca: delphin
İspanyolca: delfin
İtalyanca: delfino
Portekizce: delfim
Fransızca: dauphin
Yunanca: δελφίνι
Bulgarca: делфин
Arapça: يونس
Farsça: دلفين
Kürtçe: delfîn
Rusça: дельфин
Çince: 海豚
Japonca: いるか
Korece:
돌고래


Cuma, Mayıs 18, 2007

Kara bahtım kör tali(h)im

Deryadan âb istemiş olsam serab olur

Ger altuna yapışsam o saat türab olur
Zâti
(Denizden su istemiş olsam serap olur,
eğer altına yapışsam o saat toprak olur)


Hayatın içersindeki pekçok gailelerimiz hem kesb ü gayretimiz ve hem de rızkımızın kesildiği, talihimizin elverdiği kadarıyla olup bitmekte. Kimi zaman çok istediğimiz şeylere kaderin seyrinde sahip olamazken, kimi zamansa harika fırsatlar çıkıverir karşımıza.
Yani talihimiz kah kuş olur konar omzumuza, kah kör ve sağır olur, gülmez yüzünü.
Talihle ilgili iki tane hikaye yazmak istiyorum. İlki Tıkandı Baba'yla ilgili rivayet edilen hadisedir. Şöyle ki:
Sultan Mahmut kılık kıyafetini değiştirip dolaşmaya başlamış. Dolaşırken bir kahvehaneye girmiş oturmuş. Herkes bir şeyler istiyor.
Tıkandı baba, çay getir, tıkandı baba kahve getir..
Bu durum Sultan Mahmut'un dikkatini çekmiş. Hele baba anlat bakalım, nedir bu Tıkandı baba meselesi? Uzun mesele evlat, demiş Tıkandı baba.
Anlat baba anlat merak ettim deyip çekmiş sandalyeyi. Tıkandı baba da peki deyip başlamış anlatmaya;
Bir gece rüyamda birçok insan gördüm ve her birinin bir çeşmesi vardı ve hepsi de akıyordu. Benimki de akıyordu ama az akıyordu. "Benimki de onlarınki kadar aksın" diye içimden geçirdim. Bir çomak aldım ve oluğu açmaya çalıştım. Ben uğraşırken çomak kırıldı ve akan su damlamaya başladı. Bu sefer içimden " Onlarınki kadar akmasada olur, yeter ki eskisi kadar aksın" dedim ve uğraşırken oluk tamamen tıkandı ve hiç akmamaya başladı. Ben yine açmak için uğraşırken Cebrail göründü ve Tıkandı baba, tıkandı. Uğraşma artık, dedi. O gün bu gün adım "Tıkandı baba" ya çıktı ve hangi işe elimi attıysam olmadı. Şimdi de burada çaycılık yapıp geçinmeye çalışıyoruz.
Tıkandı baba' nın anlattıkları Sultan Mahmut'un dikkatini çekmiş. Çayını içtikten sonra dışarı çıkmış ve adamlarına ;
Hergün bu adama bir tepsi baklava getireceksiniz. Her dilimin altında bir altın koyacaksınız ve bir ay boyunca buna devam edeceksiniz.
Ertesi akşam bir tepsi baklavayı getirmişler. Tıkandı baba'ya baklavaları vermişler. Tıkandı baba baklavayı almış , bakmış baklava nefis. " Uzun zamandır tatlı da yiyememiştik. Şöyle ağız tadıyla bir güzel yiyelim" diye içinden geçirmiş. Baklava tepsisini almış evin yolunu tutmuş. Yolda giderken "Ben en iyisi bu baklavayı satayım evin ihtiyaçlarını gidereyim" demiş ve işlek bir yol kenarına geçip başlamış bağırmaya
Taze baklava, güzel baklava ! Bu esnada oradan geçen bir Yahudi baklavaları beğenmiş. Üç aşağı beş yukarı anlaşmışlar ve Tıkandı baba baklavayı satıp elde ettiği para ile evin ihtiyaçlarının bir kısmını karşılamış. Yahudi baklavayı alıp evine gitmiş. Bir dilim baklava almış yerken ağzına bir şey gelmiş. Bir bakmış ki altın. Şaşırmış, diğer dilim diğer dilim derken bir bakmış her dilimin altında altın. Ertesi akşam Yahudi acaba yine gelirmi diye aynı yere geçip başlamış beklemeye. Sultanın adamları ertesi akşam yine bir tepsi baklavayı getirmişler. Tıkandı baba yine baklavayı satıp evin diğer ihtiyaçlarını karşılamak için aynı yere gitmiş. Yahudi hiçbir şey olmamış gibi "Baba baklavan güzeldi. Biraz indirim yaparsan her akşam senden alırım" demiş. Tıkandı baba da Peki, demiş ve anlaşmışlar. Tıkandı babaya her akşam baklavalar gelmiş ve Yahudi de her akşam Tıkandı baba'dan baklavaları satın almış. Aradan bir ay geçince Sultan Mahmut bu sefer padişah kıyafetleri ile içeri girmiş. Girmiş girmesine ama birde ne görsün bizim tıkandı baba eskisi gibi darmadağın. Sultan; "Tıkandı baba sana baklavalar gelmedi mi?" demiş. "Geldi sultanım". "Peki ne yaptın sen o kadar baklavayı?". "Efendim satıp evin ihtiyaçlarını giderdim, sağolasınız duacınızım."
Sultan şöyle bir tebessüm etmiş. "Anlaşıldı Tıkandı baba anlaşıldı, hadi benle gel" deyip almış ve Devletin
hazine odasına götürmüş. Baba şuradan küreği al ve hazinenin içine daldır küreğine ne kadar gelirse hepsi senindir, demiş. Tıkandı baba o heyecanla küreği tersten hazinenin içine bir daldırıp çıkarmış ama bir tane altın küreğin ucunda düştü düşecek. Sultan demiş "Senin buradan da nasibin yok. Sen bizim şu askerlerle beraber git, onlar sana ne yapacağını anlatırlar" demiş ve askerlerden birini çağırmış. Alın bu adamı Üsküdar'ın en güzel yerine götürün ve bir tane taş beğensin. O taşı ne kadar uzağa atarsa o mesafe arasını ona verin demiş. Padişahın adamları "peki" deyip adamı alıp Üsküdar'a götürmüşler.
"Baba hele şuradan bir taş beğen bakalım", demişler. Baba, "Niçin?" demiş. Askerler "Hele sen bir beğen bakalım" demişler. Baba şu yamuk, bu küçük, derken kocaman bir kayayı beğenip almış eline "Ne olacak şimdi?" demiş. "Baba sen bu taşı atacaksın ne kadar uzağa giderse o mesafe arasını padişahımız sana bağışladı" cevabını vermişler. Baba taşı kaldırmış tam atacakken taş elinden kayıp başına düşmüş. Adamcağız oracıkta ölmüş. Askerler bu durumu padişaha haber vermişler. İşte o zaman Sultan Mahmut o meşhur sözünü söylemiş; "Vermeyince Mabut, neylesin Sultan Mahmut."

İkincisi Rüstem Paşa'nın Kanuni'ye damat olmasıyla alakalı. Burdaysa aksine talih kuşu konuyor vezirin başına.
Kanuni kızkardeşi Mihrimah sultanı Rüstem Paşa ile evlendirmeye karar verir. Ancak paşanın düşmanları kendisinin cüzzamlı olduğu dedikodusunu yayarlar. Vaziyet hekimbaşına bildirilir. Hekimbaşı, üzerinde bit barınan bir kimsenin cüzzamlı olamayacağını söyler. Bunun üzerine o zamanlar Diyarbakır valisi olan Rüstem paşanın kıyafetlerini muayene için adamlar gönderilir ve talih bu ya, kıyafetinden bit çıkar ve bu bit sayesinde paşa padişah damadı ve sonrasında vezir olur.
Bununla ilgili bir de beyit söylenmiştir:
Olacak bir kimsenin bahtı kavî, tâlii yâr
Kehlesi dahi mahallinde onun işine yarar.
(Bir kimsenin bahtı sağlam, talihi dost olursa, biti bile yeri geldiğinde işine yarar.)

Hatta tarihçiler bu bit için kehle-i ikbal (ikbal biti) tabirini kullanmışlardır.

Talihiniz açık, bahtınız kavi olsun.

hamiş: Talih kelimesi aslında tâli' idi. Sonu sakin ayın harfiyle bitiyordu. Fakat Türkçede bu harf ve ses olmadığı için, zamanla talih'e dönüşmüştür.


Pazar, Nisan 22, 2007

Nedir bunun aslı..

Günlük hayatımızda kullandığımız pekçok kelimenin aslı, kullandığımız manasıyla paralel manada olup, zaman içersinde terimleşmiş veya deyimleşmiş.
Arasıra bu kelimelerden örnekler verelim diyorum. İşte bunlardan bir kaçı:

Abuk-subuk konuşmak deyimindeki abuk, "avurdu şişirip parmakla vurarak ses çıkarmak" anlamına geliyormuş.
Cıvıldaşmak: Fısıldaşmak. Kuşlar cıvıl cıvıl ötüyor derken, onların fısıldaştığını kastetmiş oluyoruz.
Curcuna: Kabaetleri oynatarak yapılan raks. Bu sözlük anlamı. Ayrıca bir tür danslı, sözsüz oyna da curcuna deniliyormuş. Pandomim benzeri diyebileceğimiz bu oyunda maksat güldürmek, eğlendirmek. Curcunabaz ismi verilen kişiler, giydikleri özel kostümle bu oynu sergilerlerdi.
Cigersiz: Ciger öz türkçede yürek, cesaret anlamında. Dolayısıyla cigersiz de cesaretsiz, yüreksiz demek oluyor.
Gıcık (gicik): Kaşınma, kaşıntı, uyuz hastalığı.
Katıla katıla gülmek: Katıla kelimesi öztürkçede "kat, defa kere" anlamındadır.
keklemek: Eski türkçede "kekleşmek" olarak kullanılırmış. Alay etmek demek.

Perşembe, Nisan 19, 2007

Kelli Felli hatalar

Galat-ı meşhur mu desek, hata-yı mütekerrere diye biz de yeni bir tamlama mı uyduruversek bilemiyorum. Bazı tabirler, kelimeler var ki dilimizin yapısından kaynaklanan galatlaşmadan ziyade, yanlış bilinip, yanlış kullanılmakta. Mesela aklıma gelen ilk misal "şarj" kelimesi. Pekçoğu ısrarla "şarz" demekte. Halbuki yine aynı kişiler "şarjör, deşarj" kelimelerini hatasız telaffuz ediyor.
Biz de şimdi yanlış kullanılan bir deyimi daha dilimizin döndüğü kadar tashih etmeye çalışalım.
Pekçoğumuzun kullandığı tabirlenderdir:
"Kelli felli bir adam."
İşin aslında ise o adam "Kerli ferli" biridir.
Bakalım kerli ferli ne manaya geliyormuş:
Ker: Farsçada "kuvvet, güç" demek.
Fer: Yine farsça olup, aynı anlamda kullanılmakta.
Yani kerli ferli, güçlü kuvvetli demek oluyor ki, biz zaten "kelli felli" derken aynı şeyi kastediyoruz.

Pazartesi, Nisan 16, 2007

İstifin Kemali

"Lâilahe illâ ente sübhâneke inni küntü mine'z-zâlimîn"
Hat: Hamid Aytaç Tezhip: Feyza Şen.

İstif kelimesi, dilimize İtalyanca'dan girmiştir.
Kamus-ı Türkî istifi şöyle izah etmekte:
1- Sıra, nizam, dizi, sıralamak, dizmek, tertip ve tanzim etmek.
2- Sıralanmış şey, dizi, muntazam yığın.

Kelime aynı zamanda hat sanatını ıstılahındandır (terimlerinden). Hat sanatında, harflerin yanyana istiflenmesinden meydana getirilen kompozisyonlar esastır.
Çok katı kuralları olduğu halde, bütün bu kuralların hattatın sanatını konuşturacağı geniş bir kompozisyon imkanı sağlaması da hat sanatının ne kadar harikulade olduğunun ispatıdır.
İstif edilen yazı, hangi formda yazılırsa yazılsın okunabilirliği esastır. İster herhangi bir figür şeklinde (testi, leylek, mevlevi sikkesi gibi), isterse geometrik formda olsun, yazı sağ alt köşeden okunmaya başlar.
İstifinlenen hat, yazının genel kaidelerine aykırı olmadığı ve okunabildiği ölçüde sanatkarın maharetiyle şaheser haline getirilip, cami kubbesini, kapı girişlerini, levhaları süslemektedir.
İstifin kemaliyle ilgili şöyle bir anekdot da vardır:
Devrinin reisülhattatin'i (hattatların reisi) olan Muhsinzade Abdullah Bey, yazacağı yazıyı ilk olarak kurşun kalemle istif eder, sonra maiyetinde kullandığı az okuma bilir bir çocuğa gösterirdi. Çocuk yazıyı zorlanmadan okursa onu intihab (seçmek) ederdi. Çocuk okumakta müşkilat çeker yahut okuyamazsa, yazıyı değiştirir, başkasını yazardı.

Perşembe, Nisan 05, 2007

Hasretin şairi, şairin hasreti

Hasret, gönül ateşinin membaı. Nâr'a hâr. Dil'e yara. Yâr'e varma yolunda mâni. Öyle mâni ki, sevdâ çölünde, aşılası en büyük engel. Aşk esiri gönülde memhur en derin his.
Cehennemde azap, gecede karanlık. Su vuslat olsa, oruçlar hep hasret'e.
Hasret ki, hicrin, firkatin, ayrılığın hulasası. Derd-i aşkın yekûnu.
Şairin dilinde hasret, hasretin ilinde şair. Hasretin şairi, şairin hasreti bir olur söyleşirler mısralarda:

Sen beni hasret beyâbânında dermansız kodun der Aşkî, bir türlü erişemediği vahaların seraba dönüştüğü sahrada. Hasret çöldür artık, vuslat su. Su ki sevgili. Dermansız kor âşık'ı.

Hasret düştüğü dem şairin gönlüne, ne söyleşir dil, ne tadı kalır ehl-i dil ile söyleşinin.

Gittin emmaki kodun hasret ile cânı bile
İstemem sensiz geçen sohbet-i yârânı bile
Neşati

Ki zaten sohbet dediğin de sevgiliyle yapılandır. Cennettir diğer ismi. Onsuzluk hasret, hasretin ateşiyse olsa olsa cehennemin ta kendisidir:

Cennet değil mi yâr sohbet dedikleri
Dûzah değil mi âteş-i hasret dedikleri
Nev'î

Asırlar geçer, hasretler geçmez. Sözler değişse de, sevenler de sevilenler de kalmasa eskisi gibi, hasretler değişmez. Yine şiire düşer hasret:

Cana hasret kaldı can / Suya hasret kaldı su
Cana hasret kaldı su / Suya hasret kaldı can.

İsmet Özel

Kimisi demirin bile dayanamadığından dem vurur, Hasretinden prangalar eskittim deyiverir. Nasihat eder kimisi:

Ay ışığındadır sevgiliye duyulan hasret
Ve sevgiline hasret kaldığın kadar ona yakınsın

Can Yücel

Bir diğeri çıkışır ay'a, deniz'e. Hep hasretten:

Katili oluyorum gecelerimin her yakamozda
Bir ay'ı kalaylıyorum bir denizi
Savuruyorum rüzgarlara vuslat dilekçemi
Yaşanmıyor hasretinle böyle bir başıma

Ahmet Nuri Köse


Meşhur olmak gerekmez, gönle hasret düştüyse. Her yürekte bir karşılığı vardır onun.

Ve hasılı:

Hasretin şiiri bitmez, şairin hasreti bitmedikçe.


Cumartesi, Mart 24, 2007

Kimdir bu herif ?

Günümüzde pekçok kelimenin kullanımı farklılık kazanmış durumda. Mesela daha önce de bahsettiğim gibi "efendi" kelimesi bir zamanlar ulema'ya hitap tarzıyken, şimdilerde kapıcılara, bakkallara seslenirken kullanmaktayız.
Yine benzer bir hitabımız da "herif" kelimesi. Sinirlendiğimizde veya bahsettiğimiz kişiyi küçüksemek maksadlı sarfeder olduğumuz herif'in aslı astarı nedir?
Kelime aslen Arapça olup, telaffuzu "harîf"tir (حريف). Elbette bu şekilde kullanımı zor olduğundan zamanla galatlaşmış ve herif haline dönüşmüş.
Hırfet kelimesinden gelmektedir ki, hırfet, "sanat, iş" demektir.
Lügat-i Naci herif'i şöyle tarif etmekte:
Bir sanatta, bir işte bulunan adamlardan her biri. Bir esnafın efradından her biri, diğerinin herifidir.
Yani kelime hem meslek erbabına, hem de meslekdaşa tekabul etmekte.
Yine aynı lügatte bir de cümle geçmekte:
"Sözde herif olmaz bana eğer olsa âlim."
Bu cümle bize, Ziya Paşa'nın "âyinesi iştir kişinin, lafa bakılmaz" mısraını anımsatmakta.
Osmanlı sarayında ehl-i hıref isminde bir teşkilat bulunmakta idi. Çeşitli sanat erbabının bölükler halinde bulunduğu bu topluluk, savaşta asker, hazarda (barışta) yevmiyeli birer meslek grubuydu.
İçlerinde nakkaşlar, kuyumcular, mücellitler, katipler, müzehhipler, hattatlar, marangozlar... ve daha pekçok sanat ve zenaat ehli bulunmakta idi.
Ehl-i hiref teşkilatı, sarayın ve saray efradı tarafından yaptırılan her türlü yapının meydana getirilmesinde, tezyini, tadilinde aktif rol oynamaktaydı.
Cami ve sarayların yapımından, tezyinatı, halıların kumaşların dokunması, mücevher imali, kitap hazırlanmasına kadar pekçok sahada vazifeliydiler.
Sadece İstanbul'da değil, İstanbul dışında da çalışmalar yapan bu sanatçılar, aynı zamanda Türk-İslam sanatlarının ekolleriydi. Zaman zaman halk esnafıyla müşterek çalışmalara giren ehl-i hiref, Osmanlı sanatının ihyasında birinci derecede rol oynamışlardır.
İşte bizim "kimdir" dediğimiz herifler, bu heriflerdi.

Cumartesi, Mart 03, 2007

Mihman-hane

Mihman kelimesi Farsçadan dilimize girmiş olup "misafir" anlamına gelmekte. Misafir kelimesi de Arapçadan girmiştir ve aslı müsafir'dir. Fakat galatlaşmış ve bu hali almış.
Öztürkçede ise "Konug" kelimesi zamanla konuk oluvermiştir.
Konuk idinmek, misafir etmek; kondurmak, misafir kabul etmek anlamına geliyor.
Konak kelimesiyle misafirhane veya mihmanhane eşanlamlı kelimeler.

Divan şiirinde mihman, âşık'ın gönlüne gelen sevgilinin hayali veya gamı kederidir ki gönlün mihmanhanesinde ağırlanır. Ne şekilde gelirse gelsin, en güzel surette ağırlanması esastır.

İşte bu da benim leb-i derya konağım:



Dilde gam var şimdilik lûtf eyle gelme ey sürûr
Olamaz bir hânede mihmân mihmân üstüne
Râsih

Pazar, Kasım 26, 2006

Mahi'n-Nükuş Kimdir?


Eskiden cami, medrese, mektep, hastane, çeşme, külliye vs. gibi halkın faydalanması için yapılmış eserler vakıflara bağlı idi. Bu vakıflar vakfiyelere göre idare edilirdi.
"Vakfiye", vakıfta neler yapılacağından tutun da burada çalışanların alacağı maaşa kadar en ince teferruatın yazılı olduğu belgelerdi.
(Fırsatınız olursa, transkribe edilmiş bir vakfiyeyi gözden geçirin, çok ince teferruata inilmiş, yazılış tarzıyla da dikkat çekici eserlerdir)
İşte zaman zaman bu vakfiyelerde bir görevliden bahsedilmektedir:
Mahi'n-nükuş.*
Mahi'n-nükuş, vakfa ait binaların iç ve dış duvarlarına yazılmış her türlü yazı ve şekli silmekle vazifelendirilmiş kişilere denilirdi. Elbette bu temizlik dönemin şartlarına göre olmaktaydı. Kimi zaman temizlenemeyen yerler badanayla kapatılırdı.
Bugünse ne belediyelerin ne de kültür bakanlığının bu göreve tayin edilmiş herhangi bir memuru var. Çok göz önünde ve tanınmış tarihi eserlere de bir tür aşındırma yöntemiyle restorasyon yapılmakta. Geri kalanlarsa kaderlerine terkedilmiş halde.
Yazılan yazılardan hiç bahsetmeyeceğim, bir örneği fotoğrafta var. Zaten hepimizin gördüğü şeyler.

*Mahî: Mahv, kelimesinden gelir. Yok eden manasınadır.
Nükuş: Nakş kelimesinin cem'i.
Buna göre mahi'n-nakkaş, nakşı yok eden anlamına gelmektedir.

Cuma, Mayıs 05, 2006

İntihar..

en büyük özgürlük ölmekmiş deniyor
sakın ha adamı boğuntuya getirirler
ölmek kolay karanlığın arkası görünmüyor
hem yaşamak üzerine aynı şeyi dediler
hepimiz en azından kendimize mahkumu
Atilla İlhan


Satranç gibi bir kitabı yazan Zweig nasıl olur da intihar eder dedi Erguvani.
Hamiş'te bunu bir miktar dile getirmiştim aslında.
II. Dünya Savaşı esnasında Avrupa'da yaşayan Yahudi bilimadamları, yazarlar hergün ölümle burun buruna, sefalet ve soydaşlarının kamplardaki akıbetlerini düşünerek sürdürdüler hayatlarını. Böyle bir hayatı devam ettirmek oldukça külfetliydi. Karamsarlık, karanlık günler ve hergün kapıyı çalma ihtimali olan ölüm.

Zaten Zweig'in son sözleri herşeyi açıklıyor:
"Bütün dostlarımı selamlarım. Umarım, uzun gecenin ardından gelecek sabahın kızıllığını hâkî görebilirler. Ben, çok sabırsız olan ben, onların önünden gidiyorum."

Karanlık ve uzun geceler olsa da hala güzel günler için ümitvar ve o günleri beklemeyip kendi revan olan bir insan. Bu sözler hal-i pür-melalilini izah etmekte.

Bizde "intihar" kelimesi ilk olarak Tanzimat döneminde, Batı dillerinden yapılan tercümeleri karşılayabilmek için kullanılmış. Arapça "nahr" (kurban kesmek) kelimesinden naşi, kendi kendini öldürme anlamını taşır.

Latince "sui homicido" veya "sui ipisus homicidum" kökünden gelen ve bugün bütün Avrupa dillerinde kullanılan "suicide" kelimesi ilk olarak 1643'de kitaplarda yerini almış.

Shakespeare'in eserlerinde elliden fazla karakter intihar etmiştir.

Ortaçağda intihar ve cinayet aynı fiille ifade edilirdi. O dönemde intihar cinayet olarak görüldüğünden, kendini öldüren kişinin cesetine başını kesmek, vücudunu yakmak gibi, ikinci bir idam metodu uygulanırdı.

II.Dünya Savaşı dönemi müntehirlerinden biri, zaten böyle bir eğilimi olan Antonin Artaud'tur. Der ki:
"Eğer intihar edersem, bu kendimi yok etmek değil, kendimi yeniden geri getirmek olacaktır. intihar benim için, kendimi şiddetle yeniden ele geçirmek, varlığımı hayvanca yağmalamak, tanrının çizdiği yazgıyı boşa çıkartmak olacaktır. intiharla kendimi yeniden sunarım doğaya, ilk kez, istediğim gibi biçimlendirebilirim "şey"leri. kendimi benliğimle çok kötü bir şekilde uyan organlarımın koşullu tepkilerinden kurtarırım, böylece, öyle olduğunu düşündüğüm ve öyle düşündüğüm söylenilen yaşam, saçma bir rastlantı olmaktan çıkar benim için."

Son sözleriyse çarpıcı:
"Elbet yaşayacaktım, ama vücudum bana ihanet etti."

Bir diğer isim: Ernest Hemingway. Hayatın ne kadar boş olduğunu yazmıştı ve av tüfeğiyle hayatına son verdi.

Ünlü Rus Şairi Sergey A. Yesenin'in son sözleri şunlardı:
Hoşçakal, dostum, el sıkışmadan, konuşmadan
Hüzünlenme ve eğme kaşlarını, mutsuz,
Şu yaşamda yeni bir şey değil ki ölüm
Ama yaşamak da yeni sayılmaz kuşkusuz.

İntihar etmeyip, kitaplarındaki karakterlere dehşetli sonlar hazırlayan yazarlar da var. Bunların başında Shakespeare gelmekte. Mesela Romeo ve Juilet, Antony ve Cleopetra, Charmian gibi

Huzur romanında Suat'ın intiharı (Tanpınar'ın), Genç Werther'in Acıları'ndaki sonu (Goethe), Tutunamayanlar'da Selim Işık (Oğuz Atay), Peyami Safa'nın Sözde Kızlar'ında ismini hatırlayamadığım bir kadın siyanürlü intiharı..

Büyük roman yazarlarının en az bir tane dehşetli intihar sahnesi olmuş galiba.

Salı, Mayıs 02, 2006

Bayanlar ve Baylar.. / Efendiler

Dil önemli bir kültür unsuru. Milletlerin inanışı, yaşayışı, hayata bakış açısı vs. hakkında ciddi manada ipuçları, hatta açık belgeler sunar bize.
Oldukça geniş bir konu bu. Benim değinmek istediğimse hitaplar.
Adet-i kadimdendir ki bizde isim unvandan önce gelir.
Mesela bir paşa (Mehmet Paşa), alim (Ebussuud Efendi), hanım sultan iseniz (Esma Sultan), ekabirdenseniz (Ahmet Bey) ya da esnafsanız (Ali Usta) ilh.. bu hiç değişmez. Her daim insan unsuru, sıfatından, mevkiinden, makamından önde tutulmuştur.
Asaletin kişinin hayat tarzını ve konumunu tamamen değiştirdiği Avrupa’da ise durum oldukça farklıydı:
Bir Frenk asilzâdesiyseniz ister kral olun (Kral Arthur), ister marki, kont, baron.. unvanınız her daim isminizden önce gelirdi.
Peki şimdilerde vaziyet nedir? Necip Fazıl bunu çok güzel dile getirmiş aslında:


“Benim adım Bay Necip, babamınki Fâzıl Bey.”

Bayanlar ve baylar olduk, hanım ve bey değiliz artık.
Dikkatimi çeken bir başka şey daha var: Efendi kelimesi.
Bilindiği gibi Efendilik Osmanlıda bir unvandı. İstanbul efendisi, yeniçeri efendi gibi birkaç istisna dışında ulemaya verilirdi.
Peki şimdi kimlere efendi diyoruz?:
Kapıcı Hasan Efendi, Bakkal Hüseyin Efendi.
Bir hocamın şu sözünü unutmam:
“Hademeyi Şeref Efendi diye çağırıyorum. Ama kendisine Şeref Bey demiş olsam, büyük bir iltifat ettiğimi düşünecek.”
Bir zamanlar memleketin ilmî seviyesi en yüksek kişilerine atfedilen efendiliği, şimdilerde cahil olarak addettiğimiz kimselere yakıştırıyoruz. Çok mu septik bir bakış açısı bilmiyorum ama; nedense ben bunda bir kompleks, bir kasıt olduğunu düşünüyorum.

Berceste:

Âheng-i âhı durma heman eyle ey gönül
Sâz ü nevâ-yı aşka münâsib hevâ budur
Bâkî kelâmı cümleden a’lâ edâ eder
Hakk-ı suhanda hâsıl efendi edâ budur