Sayfalar

iktibas etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
iktibas etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Pazar, Şubat 24, 2008

Toprak Sarsılıyor!..


...Obskürantizm heyulâsı yok edilmedikçe, herhangi bir diriliş hayaline kapılmak çılgınlık.

...Karanlıkta kavga olmaz. İdeolojiler, uçurumları aydınlaran hırsız fenerleri. İstemesek de onlara muhtacız. Kaosu kosmos yapan insan zekâsı, tecrübelerini ideolojilerde sergilemiş. İdeolojiye düşmanlık, tek izm’e teslimiyettir: obskürantizme. İdeolojiler siyaset dünyasının haritaları. Haritasız denize açılınır mı? Ama harita tehlikeli bir yolculukta tek kılavuz olamaz. Pusulaya da ihtiyaç var. Pusula: şuur. Tarih şuuru, milliyet şuuru, kişilik şuuru. İdeolojilerin peşine takılanlar pusulasızlardır. Gemi ya kayalara çarptı, ya batağa saplandı. İdeolojilerin ışığına göz yumanları sloganlar yönetiyor. Karanlık kinlerin birbirine saldırttığı çılgın sürülerin savaş çığlığıdır, slogan. İlkelin, budalanın, papağanın ideolojisidir. Düşünce ile çığlık bağdaşmaz. Şuurun sesi çığlık değildir. Yabani bağırır, medeni insan konuşur. Bu çocuklar yıllarca konuşturulmadı. Hınçlarını üç beş kelime ile sırıtımıza tükürüyorlar. İdeolojileri yasakladığımız için hışımlarına uğradık. Demokrasinin demopedi olduğunu kimse düşünmedi. Aczin hürriyetperverliği yalanların en namussuzu. Bahşedilen hürriyet, ölmek ve öldürmek hürriyeti.

Toprak sarsılıyor!.. Hep birden esfel-i sâfiline yuvarlanmak istemiyorsak, gözlerimizi açmalıyız. İnsanlar sloganla güdülmez. Düşünceye hürriyet, sonsuz hürriyet. Kitaptan değil kitapsızlıktan korkmalıyız. Bütün ideolojilerie kapıları açmak, hepsini tanımak, hepsini tartışmak ve Türkiye’nin kaderini onların aydınlığında fakat tarihimizin büyük mirasına dayanarak inşa etmek. İşte, en doğru yol.

Cemil Meriç, Bu Ülke.


Çarşamba, Kasım 07, 2007

Leyla İle Mecnun


Leyla'nın mezarının başında:
"Ey ecel!.. Gel şimdi; dünya, gözüme zindandır. Alem ne hoş idi, sevgili varken; yok madem ki sevgili, yok olsun var olan alem. Ey canım! Hasta bedene veda et. Ey gamım! Susamış ruhuma elveda oku. Ey ölüm! Seni özlüyorum, gel! Vücuduma yokluktan bir haber ver; bir haber ver de öylece yok olayım. Aynamı pastan temizle, O'nu göreyim. Engel ne ise kaldır aradan ki O'na varayım. Allahım! Artık bana cisim ve can gerekmez. Sevgili yokken, cihan gerekmez. Dünya pazarında malım tükendi. Canımı satmaya başka bir pazar ver."
Leyla İle Mecnun, İskender Pala, 93-94 s.
Geçen sene Leyla ile Mecnun'u Muhsin Ertuğrul'da seyretmiştim. Bu sene ikinci kez gittim. Eskimiş sahne dekorunda hala aynı güzellikte sergilenmekteydi oyun. İzleyenler şunu görecekler: Leyla ile Mecnun'u sadece iki kişi canlandırmıyor. Üçleme yapılmış: Oyuncular, dansçılar, şarkıcılar (opera sanatçıları). Böylece aşkın çeşitli halleri, çeşitli hallerle tasvir edilerek çok boyutluluk kazandırılmış. Öyle ki aynı sahnede üç Leyla ve üç Mecnun'u bir arada görüyorsunuz. Gidilesi ve görülesi.. Meraklısına..

İntizarLeyla vü MecnunLeyla'nın Düğünü

Perşembe, Kasım 01, 2007

Susacak Var


Düşmek olası bir eylemdir ayrılığın elinde. İçten dışa, dıştan içe... Hayat kayar parmaklarınız arasından. Hayattaki yeriniz yersiz gelir. Her şey en gerideki yerini alırken siz seyirci kalırsınız sahip olduklarınızı kaybetmeye. Kurtaramadığınız gibi kurtarananız da olmaz. Kahramanların gücünü aşar kahrınız. Yok oluş kapılar göğünüzü ve mavi silinir umutlarınız içinden. Yalvarmalar etkisizdir, gözyaşları kuru. Ayrılığa inanmaya zorlarsınız kendinizi. Ki sonrasında yaşamayı kabul etmeniz vardır ve en sonda da "sevgisizlik" bekler sizi..
Kahraman Tazeoğlu, Susacak Var. 249. shf.

Pazartesi, Temmuz 23, 2007

uykudayız..


"Hufte râ hufte key koned bîdâr."

"Uyuyan uyuyanı nasıl uyandırır."



Cuma, Mayıs 18, 2007

Kara bahtım kör tali(h)im

Deryadan âb istemiş olsam serab olur

Ger altuna yapışsam o saat türab olur
Zâti
(Denizden su istemiş olsam serap olur,
eğer altına yapışsam o saat toprak olur)


Hayatın içersindeki pekçok gailelerimiz hem kesb ü gayretimiz ve hem de rızkımızın kesildiği, talihimizin elverdiği kadarıyla olup bitmekte. Kimi zaman çok istediğimiz şeylere kaderin seyrinde sahip olamazken, kimi zamansa harika fırsatlar çıkıverir karşımıza.
Yani talihimiz kah kuş olur konar omzumuza, kah kör ve sağır olur, gülmez yüzünü.
Talihle ilgili iki tane hikaye yazmak istiyorum. İlki Tıkandı Baba'yla ilgili rivayet edilen hadisedir. Şöyle ki:
Sultan Mahmut kılık kıyafetini değiştirip dolaşmaya başlamış. Dolaşırken bir kahvehaneye girmiş oturmuş. Herkes bir şeyler istiyor.
Tıkandı baba, çay getir, tıkandı baba kahve getir..
Bu durum Sultan Mahmut'un dikkatini çekmiş. Hele baba anlat bakalım, nedir bu Tıkandı baba meselesi? Uzun mesele evlat, demiş Tıkandı baba.
Anlat baba anlat merak ettim deyip çekmiş sandalyeyi. Tıkandı baba da peki deyip başlamış anlatmaya;
Bir gece rüyamda birçok insan gördüm ve her birinin bir çeşmesi vardı ve hepsi de akıyordu. Benimki de akıyordu ama az akıyordu. "Benimki de onlarınki kadar aksın" diye içimden geçirdim. Bir çomak aldım ve oluğu açmaya çalıştım. Ben uğraşırken çomak kırıldı ve akan su damlamaya başladı. Bu sefer içimden " Onlarınki kadar akmasada olur, yeter ki eskisi kadar aksın" dedim ve uğraşırken oluk tamamen tıkandı ve hiç akmamaya başladı. Ben yine açmak için uğraşırken Cebrail göründü ve Tıkandı baba, tıkandı. Uğraşma artık, dedi. O gün bu gün adım "Tıkandı baba" ya çıktı ve hangi işe elimi attıysam olmadı. Şimdi de burada çaycılık yapıp geçinmeye çalışıyoruz.
Tıkandı baba' nın anlattıkları Sultan Mahmut'un dikkatini çekmiş. Çayını içtikten sonra dışarı çıkmış ve adamlarına ;
Hergün bu adama bir tepsi baklava getireceksiniz. Her dilimin altında bir altın koyacaksınız ve bir ay boyunca buna devam edeceksiniz.
Ertesi akşam bir tepsi baklavayı getirmişler. Tıkandı baba'ya baklavaları vermişler. Tıkandı baba baklavayı almış , bakmış baklava nefis. " Uzun zamandır tatlı da yiyememiştik. Şöyle ağız tadıyla bir güzel yiyelim" diye içinden geçirmiş. Baklava tepsisini almış evin yolunu tutmuş. Yolda giderken "Ben en iyisi bu baklavayı satayım evin ihtiyaçlarını gidereyim" demiş ve işlek bir yol kenarına geçip başlamış bağırmaya
Taze baklava, güzel baklava ! Bu esnada oradan geçen bir Yahudi baklavaları beğenmiş. Üç aşağı beş yukarı anlaşmışlar ve Tıkandı baba baklavayı satıp elde ettiği para ile evin ihtiyaçlarının bir kısmını karşılamış. Yahudi baklavayı alıp evine gitmiş. Bir dilim baklava almış yerken ağzına bir şey gelmiş. Bir bakmış ki altın. Şaşırmış, diğer dilim diğer dilim derken bir bakmış her dilimin altında altın. Ertesi akşam Yahudi acaba yine gelirmi diye aynı yere geçip başlamış beklemeye. Sultanın adamları ertesi akşam yine bir tepsi baklavayı getirmişler. Tıkandı baba yine baklavayı satıp evin diğer ihtiyaçlarını karşılamak için aynı yere gitmiş. Yahudi hiçbir şey olmamış gibi "Baba baklavan güzeldi. Biraz indirim yaparsan her akşam senden alırım" demiş. Tıkandı baba da Peki, demiş ve anlaşmışlar. Tıkandı babaya her akşam baklavalar gelmiş ve Yahudi de her akşam Tıkandı baba'dan baklavaları satın almış. Aradan bir ay geçince Sultan Mahmut bu sefer padişah kıyafetleri ile içeri girmiş. Girmiş girmesine ama birde ne görsün bizim tıkandı baba eskisi gibi darmadağın. Sultan; "Tıkandı baba sana baklavalar gelmedi mi?" demiş. "Geldi sultanım". "Peki ne yaptın sen o kadar baklavayı?". "Efendim satıp evin ihtiyaçlarını giderdim, sağolasınız duacınızım."
Sultan şöyle bir tebessüm etmiş. "Anlaşıldı Tıkandı baba anlaşıldı, hadi benle gel" deyip almış ve Devletin
hazine odasına götürmüş. Baba şuradan küreği al ve hazinenin içine daldır küreğine ne kadar gelirse hepsi senindir, demiş. Tıkandı baba o heyecanla küreği tersten hazinenin içine bir daldırıp çıkarmış ama bir tane altın küreğin ucunda düştü düşecek. Sultan demiş "Senin buradan da nasibin yok. Sen bizim şu askerlerle beraber git, onlar sana ne yapacağını anlatırlar" demiş ve askerlerden birini çağırmış. Alın bu adamı Üsküdar'ın en güzel yerine götürün ve bir tane taş beğensin. O taşı ne kadar uzağa atarsa o mesafe arasını ona verin demiş. Padişahın adamları "peki" deyip adamı alıp Üsküdar'a götürmüşler.
"Baba hele şuradan bir taş beğen bakalım", demişler. Baba, "Niçin?" demiş. Askerler "Hele sen bir beğen bakalım" demişler. Baba şu yamuk, bu küçük, derken kocaman bir kayayı beğenip almış eline "Ne olacak şimdi?" demiş. "Baba sen bu taşı atacaksın ne kadar uzağa giderse o mesafe arasını padişahımız sana bağışladı" cevabını vermişler. Baba taşı kaldırmış tam atacakken taş elinden kayıp başına düşmüş. Adamcağız oracıkta ölmüş. Askerler bu durumu padişaha haber vermişler. İşte o zaman Sultan Mahmut o meşhur sözünü söylemiş; "Vermeyince Mabut, neylesin Sultan Mahmut."

İkincisi Rüstem Paşa'nın Kanuni'ye damat olmasıyla alakalı. Burdaysa aksine talih kuşu konuyor vezirin başına.
Kanuni kızkardeşi Mihrimah sultanı Rüstem Paşa ile evlendirmeye karar verir. Ancak paşanın düşmanları kendisinin cüzzamlı olduğu dedikodusunu yayarlar. Vaziyet hekimbaşına bildirilir. Hekimbaşı, üzerinde bit barınan bir kimsenin cüzzamlı olamayacağını söyler. Bunun üzerine o zamanlar Diyarbakır valisi olan Rüstem paşanın kıyafetlerini muayene için adamlar gönderilir ve talih bu ya, kıyafetinden bit çıkar ve bu bit sayesinde paşa padişah damadı ve sonrasında vezir olur.
Bununla ilgili bir de beyit söylenmiştir:
Olacak bir kimsenin bahtı kavî, tâlii yâr
Kehlesi dahi mahallinde onun işine yarar.
(Bir kimsenin bahtı sağlam, talihi dost olursa, biti bile yeri geldiğinde işine yarar.)

Hatta tarihçiler bu bit için kehle-i ikbal (ikbal biti) tabirini kullanmışlardır.

Talihiniz açık, bahtınız kavi olsun.

hamiş: Talih kelimesi aslında tâli' idi. Sonu sakin ayın harfiyle bitiyordu. Fakat Türkçede bu harf ve ses olmadığı için, zamanla talih'e dönüşmüştür.


Cumartesi, Nisan 28, 2007

Yani aşk..

yürek - heart - دل - قلب

Aşk dediğimiz hâl netîce-i hayâl ise, hayâl dediğimiz hâl dahi mücerredâttan ve binâenaleyh ta’rîf kabûl etmeyen mâhîyâttan olduğu için yine hakîkat-i aşkı meydâna koymaktan aczimiz sâbit olur.

Namık Kemal

Pazartesi, Şubat 26, 2007

Mesnevi'den


Gerçek olmayan gönüllerin, gerçek olmayan sözleri kabullenmesi


Adam, "hah" demiş, şimdi bu sözü, canla-başla kabullendim. "Doğru, eğrilere eğri görünür."
Bir şaşıya, "Ay birdir" dersen, "bir ay olduğundan şüphe var, işte iki tane" der sana.
Fakat biri, ona güler de "evet, iki tane" derse, bu sözü doğru bulur. Kötü huyun layığı bu.
Yalan, varır yalana katışır. "Pisler pislerindir" buyruğu ışıyıp durmadadır.
Gönlü geniş olanların elleri de geniştir. Körler, taşlık yerde elbette sürçerler, düşerler.

A. Gökpınarlı, Mesnevi Tercemesi ve Şerhi

Cuma, Ocak 26, 2007

Hepiniz Hrant’sınız, Hepiniz Ermenisiniz!

Güncel konuları yazma alışkanlığı olmayan bir tarihçi, böyle bir konuda yazılı olarak fikir beyan etmekten utanır. Bu yüzden tarihçi, tipik bir kara (toprak) insanıdır. O, yazdığı şeyin zeminini kayalıklar üzerine oturtmayı sever. Çünkü, tarih kadar, kendi yazdıklarının da tarihsel devamlılığını dilemektedir. Yazılı düşünceler içinde zamansal depremlere en dayanıklı olanı onu eserleridir. Düşüncelerin, kişlerin, toplumların ve dönemlerin cesetlerini kefenlemek kağıtla yapılmaktadır. Ve bu defin işlem sırasında tarihçiler, ölülerini mürekkeple yıkarlar. Bundan olsa gerek, bütün modernliğine, bütün güncelliğine ve bütün şimdiki zamansallığına rağmen her çağ, tarihsel epistemenin kolları arasında okşanmaktadır. Tarihçi tutkuları gereği, bu kendini okşatanların pek nakörce izledikleri ilişkiden arta kalan masalların kaydını geçmektedir. Bu masalları tarih düşmekle kalmıyor, tarihi de yeni kayıtlarla masallaştırıyor.

Ancak, “Aydın” bunun tam tersini yapmaktadır. Aydın, şimdinin, çağın, popülerliğin ve sürmekte olan mevcut değerlerin “tercihli oğlanı”dır. Onun zamanı Güneşin doğuşuyla başlar ve batışıyla son bulur. Ve aydın, bütünüyle tarihin ve tarih düşmanıdır. Kendilerinin yaşadıkları çağ için bütün çağları yıkanlar ve yıktıkları şeyin güncel okumasını ve görüşünü dayatanlar onlardan başkası olmamıştır. Geçmiş bu denli çirkin gösterilmeseyedi, kimse bugüne bağlı kalmazdı. Geçmiş bu denli aşağlanmasaydı, kimse bugünün değerlerine sahip çıkmazdı. Ve geçmişin insanları bizim dışımızdaki varlıklara ve canlılara benzetilmeseydi, bugünün insanlığının bir anlamı olmazdı. “Şimdilik dini”nin havarisi olan aydının peygamberi ve kitabı, bütün peygamberler arasında ve bütün kitaplar içinde her türlü varlıktan ve inançtan yoksun. Yabancı peygamberler kadar onun peygamberinin bir oluş durumu yoktur. Aydın, bizim zihnimizin günlük telepatik uğrak noktalarıdır. Bunlar zorunlu duraklardır. Çünkü çağın geçiş güzargahları yapılırken, önce bu duraklar inşa edilmiştir. Bu denli zamansal olmak, aslında zamandışılığın ve bu denli mekana (duraklara) bağlı kalmak mekansızlığın bugüne bağlı sonsuzluğunu oluşturmaktadır. Bu sonsuz işleyişin gün gün geleceğe doğru fırlatılan, aslında hep tekrarlatılan seyir yolcusu toplum denilen ve tek özelliğinin kalabalık olmasından ileri gelen bir takım kutsal söylemlere inandırılmış, oysa iktidar-söylem tunelinin kabuslarından geçirilen halktır. Aydın, tunel tuzaklarını gösteren süslü işaretler olarak göstergelerin canlandırılmış ışıklı yüzleri gibi toplumun bu parlaklığa dalmasıyla zaman yitirerek tuzağa düşmesine neden olan, ancak yerleri ve doğal varlıkları gereği uyarıcı nitelik taşıdıkları için masum tanıklarıdırlar. Onlar varlık işaretleri değillerdir, varılacak güzargah üzerindeki var sayılmış göstergelerdir.

Gazeteci-yazar Hrand Dink cinayeti, şunu bir kez daha kanıtladı: Türkiye’de aydının toplumu temsili, toplumun aydını temsiline zorunlu kılınmıştır. Bu tablonun en güzel kanıtı: “Hepimiz Hrandız, Hepimiz Ermeniyiz” pankartı oluşturmaktadır. “Her kesin Hrand” ve “her kesin Ermeni” olmasını isteyen Aydın’ın Türkiye’side ortaya çıkan bütün sorunlar ve bütün cinayetler “her kesin Hrand” ve “her kesin Ermeni” olmayışından doğuyorsa eğer, bu aydının toplumu temsili ile, toplumun aydını temsilinden doğan çarpıklıktan ileri gelmektedir. Çok daha önemlisi bu çarpıklık “her kesin her kes olmaya zorlandığı” ve böylece “her kes dışında kendisi olamadığı” bir aydın-toplum ve toplum-aydın sorunundan kaynaklanmaktadır. Kendi toplumundan sürekli “her şey olmasını” isteyen aydın ile kendi aydınından “bir şey olmasını” isteyen toplum arasında tek birleştirci nokta omuzlarda taşınan tabutlardır. 32.000 şehidini omuzlarında taşıyan toplumla, Hrand’ını omuzunda taşıyan aydına aynı acıyı tattıran canilerin “cesaretiyse” eğer; caniler bu cesareti öldürmekten duydukları hazdan değil, toplum ve aydının kendisi dışında her şey olmasından almaktadır. Her şey olunduğu durumunda her şeyin hedefi haline gelinebilineceği anlayışının olmayışı, bu iki gücü temsilin temsili konumuna düşürmektedir. Bu durumda da ne acı ki meydan “tek bir şey olduğu ile övünen canilere” kalmaktadır. Kalabalıklar “yok edilen kutsallarını” gerçek dışı dünyaya (mezara) götürürken, kutsallarını yok eden canileri gerçek dünyada bırakırlar. Bu da canilerin bir tek şey olduklarının gerçeği haline geliyor. Oysa, çağdaş dünyada, daha doğrusu “şimdilik dininde” aydın ve toplum gerçeğin, yani dünyanın yanında yer almaktadırlar; bütün bilimsel ve düşünsel anlayışlara göre. Ve yine çağdaş dünyanın gerçeklik sınırlarını ifade ve düşünce hakları belirlemektedir. İfade ve düşüncenin çağdaş dünyada belirlenmiş en büyük hak olduğu halde, gücün akılalmaz biçimde bütün haklar üzerinde haksız biçimde hak konumuna gelmesinin yine aydın-toplum tarafından savunulmasından, ifade ve düşüncenin her şeye ve her kese bağlı kılınmasından doğmaktadır.

Hrand Dink’in ölümüne neden olan hain saldırıyı bu ülkede haklı göstercek bir tek Allah’ın kulunun olamayacağı konusunda herkes ittifak etmektedir. Bunun, bu ittifakta herkesin yer aldığını fırsat bilen aydınlarca toplumun “her kes olması”na dönüştürülünce, sürekli kendisinden bir şey olmasını bekleyen toplum nazarında aydının ne olduğunu sorgulatmaktadır. Bildiğim kadarıyla, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlık hakkını elinde bulunduran her kes tek bir kimliği paylaşmaktadır. Bu belirlenmiş bir haktır. Bu hak, söz ve ifade hürriyeti kadar biçimlenmiş meşru ve değişmez bir haktır. Bu hak bu ülkede her kese aynı eşitliği öngören toplumsal bir haktır. Bu hakkı çiğneyerek, topluma kendisine verilmiş kimliğin dışında durmasını isteyen aydının haksızlığı bir insanın ölümünün üzüntüsü ile psikolojik bir haklılığa dönüştürülecekse, o zaman haksızların hakları doğrulanacaktır. Bu ülkede herkes bir kimliğin parçası olduğu halde, aydınlar neden bu kimliği herkesin dışına çıkartmak hevesindeler?

Hrand Dink, Ermenistan vatandaşı değildir. Ve yine Hrand Dink anayasal olarak “Ermeni” kimliği taşımamaktadır. Bu yüzden hiç kimse, ama hiç kimse “Herkese Hrnadlık” ve “Ermenilik” kimliğini yükleyemez. Ama acı olan şu ki, bize ancak iki tercih hakkının verilmesidir: ya Hrand ve Ermeni olacağız, ya da katilin yanında yer alacağız. Kendimiz olmamak için her şey olmamız istenen bir aydınlar sınıfına sahibiz. Ve kendimiz olmamak için her şey olmamıza göz yüman bir yönetime sahibiz.

Kusura bakmayın dostlarım, benim kimliğim dışında hiçbir şeyim yoktur. Ne aydınlar gibi sosyete sofralarından tek lokma tatmışlığım var, ne iktidarlar elinden bir yudum su içmişliğim. Ben, siz ellerinizde “Hepimiz Hrandız, Hepimiz Ermeniyiz” pankartıyla rahat cenaze törenleri yapasınız diye cebindeki kuruşları sayarak ona göre gideceği okul ve kütüphaneye en uygun otobüsü seçen, ancak benden kimliğimi talep edenler yüzünden saatlerce trafikte bekleyen, kimliği her gün değişen yaşlı bir kadının bayılarak üzerime düşmesine sadece üzülerek karşılık veren; kimliksizlik yüzünden teröre karşı bacağını kaybetmiş gazisine oturacağını teslim etmemek adına sahte uyur, dalmış, farkına varmamışlık numaraları yapan liseli gençlere nefret besleyen, sokağın ortasında çantasını kapkaçılara kaptıran orta yaşlı bir bayana polisin yapacak hiçbir şeyimiz yok demesiyle içinden öfke kusan, şehrin en işlek sokaklarında uyuşturucu ticareti yapanların eşkıya görünümünden dolayı yolunu değiştiren, param olmadığı için almak istediğim kitapları her akşam kitap raflarından alarak koklamakla yetinen, bütün insanlığa karşı işlenen haince, canice cinayetlerin önüne geçmek için kafasında sanki siz aydınların nazarında bir “bokmuş” gibi mücadele etmek adına masumca planlar tasarlayan; her gün Irak’ta ölen yüzlerce insana, Somali’deki açlığa, Bosna’daki felakete, Karabağ’daki katliamlara, Çeçenistan’daki bir ulusun yok oluşuna bağrı kan ağlayan; ve bütün bu ezilmişlik, itilmişlik, kendini ve yaşamını hiç yaşamamışlık yetmiyormuş gibi birde benden kimliğimi değiştirmemi ve her yıl 24 Nisan günü dünyanın 250 şehrinde toplam 600 milyon kişinin katılımıyla “Katil Türkler”, “Türklere Ölüm”, “24 Nisan: Müslümanları Cehenneme Uğurlamak Günü”, “Büyük Ermenistan’ı Kuracağız”, “Hayalimiz Sizin Ölümünüzdür” pankartı taşıyan bir kimliğin temsilcisi olmamı isteyerek beynime durmadan tecavüz eden haberlerden dolayı tek sosyal eğlencesinin kırık bir antenle ancak birkaç kanala ayarlanmış televizyonunu izlemekten mahrum bırakılmış biriyim. Ve ben, bu ülkede benim gibi yaşayan milyonlarca insandan sadece biriyim. Ve belkide 32.000 insanını ülkesi ve kimliği için teröre kaybeden bir annenin oğlu olmadığım için şanslı biriyim. Şanslıyım, çünkü vatanı için ölenlerden biri olsaydım ve tabutumun arkasında sadece bir grup asker ve ailem yürüseydi ve bir tek aydının elinde “Hepimiz Askeriz, Hepimiz Şehidiz” pankartı olmayazağı yüzünden, bu sahipsizlik ve kayıtsızlık yüzünden sevdiklerimi de kimliksizliğe yenik düşürerek ruhu çarmıha gerilmiş biçimde gitmenin acısı mezarımı saracaktı.

Ve bir inançsızlık göstererek:

“Ağzım kurusun, yok musun ey Adl-i İlahi”

Son Not: Toplumların en büyük günahı UNUTMAKDIR.

Nadir Marmara


Nadir Marmara'ya ve bu güzel yazıyı okuyup, buraya eklememe vesile olan Faruk Bey'e çok teşekkür ediyorum.

Perşembe, Aralık 28, 2006

Fi tarihinde..


Rivayet ederlermiş ki:


"Prizren'de oğlan doğsa adından önce mahlas koyarlar; Vardar Yenicesi'nde doğan oğlan 'baba' diyeceği vakit Farisî söyler; Priştine'de oğlan doğsa diviti belinde doğar."

Yani: Prizren şair membaı, Yenice Farisi ocağı ve Priştine kâtip yatağıdır.

Pazartesi, Eylül 25, 2006

Ramazan ve Hırka-i Şerif Ziyaretleri*

Topkapı Sarayındaki Hırka-i Saâdet odası her sene ramazanların on ikisinde Enderunluların temizleme manasına kullandıkları bir tâbirle (pars) edilirdi. Bu münâsebetle (Hırka-i Saâdet) ve diğer emânetler Revan Köşküne nakledilir. Hırka-i Saâdet odasının tozları alınır, şebekenin içi, duvarlar gül sularına batırılmış süngerlerle silinirdi.
Ramazanların on beşinci günleri Hırka-i Saâdet odasında Peygamberimizin hırkası dinî bir merâsimle ziyâret edilirdi. Ata Tarihi bu ziyâret hakkında diyor ki: (Salât-ı zahrdan iki saat evvel padişah, has odalılarla beraber girerlerdi. Has odalılar Hırka-i Saâdetin gümüşten mamul yaldızlı büyük sandukasını gümüş sehpa üzerinden alarak şatrancvârî birbiri üzerine konulmuş som sırmalı ve sâdeler üzerine vaz’ ile nezd-i hümâyûndaki altın anahtarla açılarak derunu münevverine olan 7 adet ağır harir yeşil kadife üzerine som sırma ve inci işlemeli, ekli şeridli bohçaların şeridleri çözüldükte üzerinden açılır iki kanadlı altından yapılmış çekmece yani ikinci mahfazası gene padişahta bulunan altın anahtarla açılır ve bütün has odalılar huzurda bulundukları ve imam-ı evvel ve sânî efendilerle ağalardan olan hasoda imamı ve daha sadâsı güzel müminler ayakla fasılasız Kur’an-ı Azim-i Şan tilâvet eyledikleri halde iptida halife ve sonra işaret buyurduğu sair zatlar tarafından da ziyâret ve telsim edilip ziyâretin sonunda Sanduka-i Saâdet padişah ile mahall-i muhteremine konulur.)
Bir zamanlarda bu ziyâretler esnasında Hırka-i Saâdetin eteği içi su ile dolu bir kazana batırılır, sonra bu sudan teberrüken şişelere doldurulup mühürlü olarak devlet ricâline gönderilirdi. Böyle bir şişe suya mazhar olanlar bunu (zemzem-i şerif) gibi tazim ederler ve oruçlarını bununla iftar edip, şifâ umarlardı. Bu âdeti II. Sultan Mahmud kaldırtmıştı.
Hırka-i Saâdet ziyâretine teşrifata göre dâhil olan devlet ricâli, vezirler, ulemâ ve saray erkânının bu merâsime dâvetleri, katılışları da şöyle olurdu:
Her sene ramazanın 14. günleri kethüda bey vezirlere, Şeyhülislâm efendi tarafından gönderilen defter mucibince de mektubî kalemi, İstanbul kadısına kadar bütün ulemâya nakibüleşraf efendiye ve selâtin camileri şeyhlerine dâvetiye tezkereleri yazarlardı.
Çavuşbaşı ağa da, Yeniçeri ağasına defterdar efendiye sipahi ve silâhtar ağalarıyla cebeci, topçu, arabacı başağalara tezkereler yazar ve bütün bu dâvetiyeler divan çavuşlarıyla sahiblerine gönderilirdi.
Ramazanın on beşinci günü dâvetliler namazdan sonra Babüssaâde önüne gelip (Kubbe-i hümâyûn) tarafındaki yerlerine, ocaklar ağavâtıyla otururlar ve sadrâzamın gelmesine intizar ederlerdi.
O gün Şeyhülislâm efendiyi evinden reisülküttab efendi alıp doğruca Ayasofya Camiine getirir ve bu haberi alan Sadrâzam da Bâbıâli’den kapı takımıyla çıkıp camiye gider ve Şeyhülislâmla beraber namaz kılardı. Namazdan sonra (haberci çavuş) dâvetlilerin (Bâb-ı Hümâyûn)dan girdiklerini bildirir ve Sadrâzamla Şeyhülislâm kapı ricâlinin önüne geçerek topluca saraya giderlerdi
Kendilerini orta kapı haricinde (Rikâb-ı Hümâyûn) ağaları karşılarlar ve atlarından inince Sadrâzamın sağ tarafına (bostancıbaşı), sol tarafına (mirahur-ı evvel), Şeyhülislâmın sağına, (kapıcılar kethüdası) ağa ile soluna (mirahur-ı sânî) ağa geçer ve koltuklarına girip Babüssaâde’ye doğru götürürlerdi.
Babüssaâde’ye yaklaşırken Sadrâzamla, Şeyhülislâm, ağalar tarafından istikbal olunurlar, burada Sadrâzamın sağ koluna Babüssaâde ağası sol koltuğuna (hazinedar başı ağa), Şeyhülislâmın ise sağ koltuğuna (kilerci başı ağa) sol koltuğuna (saray-ı cedid-i âmire ağası) girerlerdi.
Babüssaâde’ye varıldıktan (silâhdar-ı şehriyarî ağa) çelenleri karşılar ve Sadrâzamın sağ koltuğuna geçer, sol koltuğuna da (hâs odabaşı ağa) girer, Şeyhülislâmın koltuklarına da (hâs odalı ağalar) girerlerdi.
(Arz odası) geçildiği gibi diğerlerine izin verilir ve rütbe sırasıyla vezirler, südur-ı kirâm, ulemâ, mirimirandan ise Kaptan Paşa, sonra meşâyih-ı kirâm, Yeniçeri ağası, defterdar efendi, reisülküttab efendi, çavuşbaşı ağa, tezkere-i evvel ve sânî efendi, mektubî efendi, baş bakı kulu ağa, mâliye tezkerecisi efendiler, teşrifatçı Babüssaâde’den girip (Hırka-i Şerife) odasına varırlardı.
Herkes tamam olunca imam-ı evvel ve sânî efendiler Hırka-i Şerife’nin bulunduğu sandukaya mukâbil durarak birer aşir okurlar, sonra sanduka bizzat Padişah tarafından açılarak Hırka-i Şerife’ye yüz sürülme müsâadesi verilirdi.
Merâsime sadrâzamdan başlanır ve sırasıyla şeyhülislâm, vezirler, sudur-ı kirâm, kaptan paşa, yeniçeri ağası, defterdar efendi, reisülküttab efendi, çavuşbaşı ağa ve tezkere-i evvel ve sânî ve mektubî efendiler, baş bakı kulu ağa ve maliye tezkerecisi efendi ve cizye baş bakı kulu ağa ve çavuşlar kâtibi efendi ve emini badehu sipah ve silâhtar ağalar, sonra cebeci, topçu, arabacı baş ağalar, haremeyn müfettişi ve muhâsebecisi ve şehremini ve yazıcı efendi, teşrifâtî efendi, teşrifat kesedârı birbirlerini tâkiben merâsime iştirak ederlerdi.
Sonra gene gelip herkes yerlerinde durur ve meşâyih-i kirâmın her biri (Sanduka-i Şerife) mukabiline varıp iptida duâ ve sonra (ruhsude-i tekrim) eyleyerek dönerlerdi. Sonra Valide Sultanın kethüdası ve rikâb-ı hümâyûn ağaları Hırka-ı Şerife yüz sürerler ve bunu tâkiben Padişahın işaretiyle herkes dışarı çıkıp yalnız sadrâzam, şeyhülislâm ve vezirler kalırlardı. Bu esnâda dışarıda Enderun-ı Hümâyûn hademesinin toplandığı haberi gelince evvelâ vezirler sonra şeyhülislâm ve en nihâyet de sadrâzam, Hırka-i Şerife odasını terkeder ve içeriye Enderunlular girerlerdi.
Sadrâzamla şeyhülislam saraya gelişlerinde olduğu gibi aynı merâsimle gene koltuklarına girilmek suretiyle uğurlanırlar ve orta kapıdan çıkınca (esbi saba reftarlarına) süvar olurlardı.
Hırka-i Şerife odası kapısından girilince tam karşı duvarın köşesinde Hırka-i Şerife sandukası bulunur ve padişah bunun arkasında dururdu.
Bu köşe, kapıdan sonra gelen ocaktan biraz içeri olmak üzere ve ortadaki sütuna kadar iki parça perdeyle örtülürdü. Perdenin içinde padişah, önünde sanduka, sonra sadrâzam ve şeyhülislâm dururlar. Padişahın sağ tarafını da gene perde içinde olmak üzere Darüssaâde ağası, silâhtar ağa ve Enderun ağaları alırlardı.
Şeyhülislâmın altında ve aynı hizâda vezirler yer alırlar ve bunlar perdenin dışında kalırlardı, odanın ocak ve sandukaya mukâbil duvarının kenarına da ulemâ dizilir ve bu hat İstanbul kadısıyla nihâyetlenirdi. Sonra oda kapısının açıldığı duvar kenarında da yeniçeri ağası, defterdar efendi, reis efendi, çavuşbaşı ağa, tezkere-i evvel ve sânî, mektubî ve teşrifâtî efendiler yer alırlardı. Kapıdan perdeye doğru olan mesâfede de şeyhülislâm efendiler dururlardı.
Hırka-i Şerife yüz sürüldükçe sadrâzamla silâhtar ağa üzerlerinde:
Hırka-i Hazret-i Fahr-i Resule
Atlas çarh olamaz bayi endaz
Yüz sürüp zeyline takbil ederek
Kıl şeh-i ümeme arzı niyaz,
yazılı tülbendleri hırkaya sürüp (ruhsune edene) verirlerdi. Merâsimin hitamında yüz sürülen mahal altın maşrapa içinde yıkanıp saklanır ve hırkanın ıslanan yeri de öd ve anberle kurutulurdu.
Mübârek emânetlerin bulunduğu dâireye (Hane-i hassa) denilirdi. Buranın hususî memurları, muhafızları vardı. Enderun bekçiliğini yapan kırk hademe (Has odalılar) diye anılırdı.
Hırka-i Şerif ziyâretlerinde sadrâzam tarafından has odalılara para dağıtılırdı. Sadrâzam o gün has odalılara dört yüz, iki nefer Hırka-i Şerife nöbetçi ağalarına altmış, çizme nöbetçisi ağasına kırk, şeyhülislâm çizme nöbetçisi ağaya yirmi dört, nefer şilteci ağalara otuz, bostancılara on, beş neler has odalı lalalara iki yüz, tülbend ağasına elli, miftah ağasına elli, baş çuhadar ağaya elli, pişkerî ağaya elli, ikinci çuhadara kırk altın verirdi.
Aynı gün teşrifâtî efendi eliyle de ak ağalar kapısında, kapı ağasına on beş zülüflü baltacılara sekiz, orta kapıcılara on beş, ak ağalara altı bölük basılara altı, kapıcılar kâtibine iki, dolayıcıya sekiz, baklava dağıtanlara beş, beyaz külâhlıya üç, meydancılara iki altın çıkınlar içinde tevzi edilirdi.
Hırka-i Şerif ziyâret günü, yeniçerilere de baklava verilmek mutaddı. O gün Orta Kapı tarafından mutfak emini, aşçıbaşı vesâir mutfak hademesi toplanır ve her ocağa (bermucib-i defter) baklavaları dağıtılırdı.

*Asırlar Boyunca İstanbul isimli kitaptan iktibastır.

Cumartesi, Ağustos 12, 2006

BİR BEYAZ KAĞIDA NE YAPILABİLİR*



kötü ışıkladındırılmış bir vitrin var. içeride sadece ölü çocuk olmasını umursayan müşteriler var. dışarıda sadece çoğu arap çoğu türk çoğu insan yani eninde sonu hep insan var. ramallahta ali var, ustamın kızına bakarım diyen şair var. o topraklara öyle yakışır ki top mermileri, geceleri gökyüzü ışıldar, gündüzleri bir sürü şiir var. gündüz de olsa, gece de olsa hanzala var. bir tek hanzala var. o cesetlerin bizim için önemli olması sadece çocuklara ait olduğundan mıdır nedir, çok çocuk cesedi var. o çocuklar yerine babalarını defnetseler iplemeyecek dimağlar var.


savaş var. ölü var ve de ölüm var. ölümden korkmayan insanları anlamaya çalışmadım hiç. olur ki anlarım diye korktum. olur ki ben de korkmam ölümden. insan bence korkmalıdır ölümden. korkmalıdır ölmekten. korkusuna rağmen göze alacaksa işte o zaman almalıdır. bir ayağı diğerinden kısa olduğu için değil, bir ayağı diğerinden kısa kalacak olsa da, yani bu kısalığa rağmen koşmalıdır yada koşmaktan korkmalıdır.

savaş var, ölmek var. izleyen var, seyreden var. yavşak sağcılar var, içinin yandığını söyleyen koca götlü solcular var. severadım koşan çocuklar da var ama. bir hanzala var sadece. bir hanzala var koskaca savaşta yıllardır dik durabilen.

büyükelçilerimiz var, dahası devletimiz en büyüğü var. evet var. cephedeki siyonist askerleri besleyen ay-yıldızlı kimlik taşıyanlar da var. arkadaşlarımız var, ay-yıldızın ne anlama geldiğini bilmeyen arkadaşlarımız var. bayrakları bayrak yapan üstündeki kandır dizesini yanlış anlayan ahmak arkadaşlarmız var. rengini şehitlerin kanından almış bir bayrağı, üzerine çocukların ve kadınların ve babaların dahası masumların kanlarıyla birlikte arkadaşlık adına aynı yere dikenler de var. birlikte yemek yiyenler var, devletimiz var çok şükür, devletimizin büyükleri de var hamd olsun.

ve fakat bütün raslantıları reddeden hanzala var. yaralı yarasız sevdaları var. bir beyaz kağıt var sadece dimdik durabilen, bir beyaz kağıt var bir mucizeyi anlatan. en büyük kahramanı bir beyaz kağıt üzerindeki karikatür olarak duran bir halkın ölüleri elbette çocuklar olacaktır, bunu bilmeyenler var. var. var.

sokaklarımıza ne kadar sevdiğimiz adamlar varsa onların isimleri verdik. sevdiğimiz çok adam var. hiç bir şey alıp hiç bir şey veren adamlarımız var. onların her sokakta ismi var.sırtını israile değil adı ahmet olanlara, mustafa olanlara, recep olanlara, nejdet olanlara, yusuf olanlara dönen bir hanzala var. bize dönen hanzala var. çocuklar var diye dövünen yeni yetme gençler var. sayfalarına ölü çocuk fotoğrafları koyarak tatmin olan bloggerlar var, hiç bahsetmeyenler de var. israil türkiye parlementolar arası dostluk derneğine meclisin yarıdan fazlası üyeydi ve bir kısmı geçen hafta içinde istifa etti. ama hala üye kalmayı tercih edenler var. bu zulum bu sevda bitmez diyen ahmaklar var. kentlerde hukuk okumaya, memleketi kurtarmaya gelmişler var. hanzala var ama sadece. sadece sırtını dönen bir kahraman var.

kendine ait değil, başkalarının küfürlerini mırıldanan dudaklar var. kendi aşkını değil başkalarının sevdalarını yaşayan kalpler var. kendi acısını değil başkasının derdini sızlayan yürekler var. şimdi başkalarının değil, kendi duruşunuzun nasıl olduğunu merak ediyorum. başkalarının vitrininden aldığınız sloganları değil, gözlerinizin çektiği fotoğrafları merak ediyorum.

soru şu: bir beyaz kağıda ne yapılabilir?

bir balon çizilebilir, bir uçak yapılabilir, belki bir uçurtma, bir mektup da yazılır aslında, ya da bir karikatür. artık sizin elinizden ne geliyorsa...

beyaz kağıtlarınızı yada anlatımlarınızı bekliyorum.

*Faruk Bey

.

Salı, Haziran 27, 2006

Safa'dan..


Sevenlerin şüphesi, çok defa kıskançlığın değil, mücerret olarak doğruluk özleyişinin ve aşkta benlerin kaynaşmasına engel bir yalnızlık dehşeti hesabına sevgilinin ruhuna giren casustur.
(Yalnızız)

Hakikati seviniz, o da sizi sever; hakikati arayınız, o da sizi arar ve üstüne yalan Çin setleri gibi kalın duvarlar örsün, altında kalan hakikat bir ince iniltiyle, bir hafif rüzgar dalgasıyle herhangi bir küçük işaretle mevcudiyetini bildirir: "Buradayım!"
(9. Hariciye Koğuşu)

Hayatta aldığımız her zevki ona muadil bir ızdırapla ödediğimizi bildiğim için, hiçbir şeyden yüzde yüz saadet ümit etmiyor ve yüzde yüz felaketten korkmuyordum. Çünkü ruhi varlığımız hazla kederin muvazenesine istinat eder, işte en büyük adalet ve müsavat insan, çektiği ızdırap nisbetinde zevk duyar: Ne kadar acıkırsa yemekten, ne kadar yorulursa dinlenmekten, ne kadar arasa bulmaktan o derece zevk alır. İhtiyaç ve ızdırapla muvaffakıyet ve saadet arasındaki bu riyazi tenasüb, bütün insanlar arasında tam ve ezeli bir müsavat temin etmiştir.
(Bir Tereddütün Romanı)

.. insan zaafları, nefisten ürkerek, ruhun kuytu bir köşesine gizlenirler; arandığı vakit bulunamazlar, ortaya çıkamazlar; aczini kendine itiraf etmeyi kibrine yediremeyen insan, zaafını anlayamaz, en aciz anında bile kendini kuvvetli bulur; hatta bunun içindir ki bir insan, kendini kuvvetli bulduğu anda aciz ve aciz bulduğu anda kuvvetli olabilir.
(Şimşek)

Sevmek, belki de bir tek ihtirasın lehine bütün diğerlerini bastırmak değildi; bilakis aşk, sevilen şeyin içine bütün diğer ihtiraslarımızı doldurmaya benziyordu; bir insanın şahsında bütün ümitlerimizi, iştiyaklarımızı seviyoruz. Hayatımızın müsbet ve menfi hadiselerinden gelen hazlarımız ve kederlerimiz bu aşkın bahanesi içinde sıkışarak büyüyor; aşkta; birşey değil, herşey istiyoruz, bir şeye değil herşeye kin besliyoruz, ümitlerimiz ve korkularımız gibi bütün heyecanlarımız da bir tek mevzuun içine dolarak bizden karışıklığını gizliyor.
(Biz İnsanlar)

Belki de benim ihtiyacım bu güzel imajı ona giydiriyor. Olmayan bir Yahya Aziz yaratıyorum. Zararı yok. Onun çamurundan böyle bir şeyin mümkün olabilmesi, yine onun bu yaratılışa liyakatını gösterir.
(Matmazel Noralya'nın Koltuğu)

İtimat da şüphe kadar müstebittir; ruhla hüküm-ferma olduğu vakit rakibine nefes aldırmaz.
(Bir Akşamdı)

Ümitsizliğin bir derecesi vardır ki, o vakit irade sevki tabii kördür, nasılsız ve nicesizdir, gayesinde sarhoş gibi körkütük gider ve o vakit insiyakî bir iş gören zeka, ne yaptığını bilmez.
(Mahşer)

Ferdin seciyesi, diğer ferdlerle münasebetine göre değişen canlı ve mütehavvil bir şeydir ve bir çok hallerde karşısındaki seciyenin makusu olmaya mahkumdur.
(Fatih-Harbiye)


Cuma, Haziran 16, 2006

Samim'den.../Yalnızız


Hayatımda ikinci kez okuduğum tek romandı. Bir kitabı ne zaman okuduğunuz da oldukça önemlidir aslında. Belki Peyami Safa'nın Yalnızız'ının benim için bu kadar değerli olması o zamanki ruh halimle de alakalı. Yo hayır haksızlık etmeyelim. Gerçekten okunmaya değer.
Fatih-Harbiye'nin ardından ikinci olarak Yalnızız'ı alınca elimize çıtayı tamamen yükseltmişiz meğer. Sonra ver elini Safa hayranlığı. Peki tamam itiraf ediyorum Samim'e daha da bir hayran oldum. Ama, var işte bir aması:
Peyami Safa'nın her romanında belli karakterler vardır. Mesela doğuyu temsilen eden biri, batıcı diğeri. Doğu-batı sentezi yapmış, makul ve bilgeç bir karakter vardır ki genellikle yazar burda kendini konuşturmuştur. Yan karakterlerdendir. Olayların kıyısında köşesinde, öğüt veren, akl-ı selimini yitirmeyen zat-ı muhterem.
Sonra hastalıklı biri muhakkak bulunur. Özentileri ve hatalarıyla cebelleşen kadın karakteri de (ki genellikle felaketlerle sınanır).
Yalnızız'da ise ana karakter Samim, yazarın bizzat kendisidir. Ütopyası Simeranya ile birlikte muhtemelen bir sonraki kitaplarında önünü açacağı, işleyeceği konular vardı (mesela Matmazel Noralya da Yalnızız'dan önceki basamaktır. Her iki kitapd, daha sonra Bir Akşamdı'da mistisizm görülür).
Simeranya oldukça dikkate değer bir yerdir. Gidiş öyküsüyle hiç de sıradan bir mekana yol almadığınızı anlarsınız zaten. Bilhassa eğitim sistemi, tedavi yöntemleri..
Lafı uzattık.
Aslında benim niyetim Samim'in sözlerinden iktibaslar yapmaktı. E yapalım o zaman:


..Kalbini mi kırdılar? Bir kalp, dünyanın gelmiş ve gelecek bütün kalpleriyle beraber kırılır. Kendisini yalnız bulursa, benliğinin kökünden öteye gidecek bir kavrayış melekesinden mahrum olduğu içindir. Başkalarıyla beraber bulursa şairdir. Bazıları için, hatta kendisi için bile, Namık Kemal'in şu beytinde onu muayyen bir topluluğa bağlayan sosyal bir kederden fazla birşey yok gibi görünür. Fakat en basit kalbin keder anında, sen, geçmişlerin ve geleceklerin tarihini, var olmanın trajedisini ara ve beytin dibine in:
Baisi şekva bize hüzn-i umumidir Kemal
Kendi derdi gönlümün billah gelmez yanına
Gelse de, bir orta adamın "kendi sandığı şey" herkes ve herşeydir. Kalbini mi kırdılar? Kalbimizi kırdılar.

Sevgilinin hayaline onun realitesinden daha büyük bir düşman yoktur. Çünkü en büyük rakip odur. Bu hakikati kendine mesele yap ve deş. Sevgilinin hayali sandığımız şey, onun bütününden tecrit edilmiş bir realite parçasıdır. Sevgilinin birinci realitesini hayal gibi, ideal gibi görüp onu ikinci ve kaba realitesi içinde mahpus görüşümüz insan hakkındaki aldanışımıza bir gaflet galatı. Yani insanı hep yarım görüyoruz. Ya onu seviyoruz, birinci realitesi içinde; ya nefret ediyoruz ondan, ikinci realitesi realitesi içinde. Fakat nefretimiz esas. Çünkü, onun birinci realitesini kendi hayalimiz sanıyoruz ve aşkta hayal kırıklığına uğrayınca, bunun, hakikatte ikinci realiteye çarpan birincinin kırıklığı olduğunu anlamıyoruz. İkincilerimize hakim olduğumuz nisbette insanız.

hamiş:
Faruk Bey'e Safa'nın ölüm yıldönümünü hatırlatmasından dolayı teşekkür ediyorum. *15 Haziran.

Cumartesi, Haziran 10, 2006

Eğer ki..

- İnek eğer kasapların kendisini keseceğini bilseydi, onların arkasına düşüp kasap dükkanına gider mi idi?

- Onların avuçlarından kepek yer mi idi? Onların yüze gülmelerine aldanırda onlara hiç sütünü verir mi idi?

- İnek kendisine ot verilmekten maksadın, kendisini semirmek olduğunu bilseydi, verilen otu yer mi idi?

(Mesnevi - 1325. beyt)

Pazartesi, Mayıs 08, 2006

Tek cümle..

- Lakin hiç olmazsa sen de gafil olduğunu tahattur et! Hele çekil ki ruhumu dinleyeceğim!

(Recaizade Mahmut Ekrem - Tefekkür)

Salı, Nisan 18, 2006

Waldo Sen Neden Burada Değilsin?

Thoreau, ABD'nin Meksika'ya karşı yürüttüğü emperyalist savaş sırasında konan nüfus başına vergiyi «ödediği dolar bir adam öldürmek üzere, başka bir adam veya tüfek satın almaya yaramasın» gerekçesiyle vermeyi reddedince bir gece hapiste yattı. Kendisinden ondört yaş büyük olan ve bir çok özgürlükçü düşünceyi kendisiyle paylaşan Ralph Waldo Emerson telâşla arkadaşını görmek üzere onun hücresine girdiğinde aralarında şöyle-bir konuşmanın cereyan ettiği anlatılır:
«– Henry, neden buradasın?»
«– Waldo, sen neden burada değilsin?»

İktibas: İsmet Özel, Waldo Sen Neden Burada Değilsin?