fuara gideceklere tavsiyelerim şunlardır:
-erken gidin. ama açılış saatinde orada olmayın. çünkü bir sürü öğrenci grupları olacaktır. girişte boşuna beklemeyin.
- kitaplarını sürekli takip ettiğiniz yayınevleri varsa, girişteki haritadan yerlerini tespit edin ve dolaşmaya bu tespitle başlayın. böylece süreden tasarruf edebileceğiniz gibi, aradığınızı da çabuk bulursunuz.
-o kadar çok çocuk zırıltısı duyacaksınız ki yalnızsanız yanınızda bir mp3 çalar vs olsun. hatta yalnız değilseniz de olabilir. çünkü bir süre sonra yanınızdakiyle bile iletişim kuramıyorsunuz.
-indirimlere çok da aldanmayın. internet üzerinden alışveriş yapmak daha hesaplı ve külfetsiz oluyor. fakat elbette yeni yayınları görmek için güzel bir fırsat. olmadı beğendiğiniz kitapları not alıp, internet üzerinden de satın alabilirsiniz.
-vaktiniz kısıtlıysa, bazı merak ettiğiniz stantların broşürlerini alarak yolunuza devam edin.
-eğer çok vakit geçirecekseniz, cebinize bir çikolata filan atın.
kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Pazartesi, Ekim 03, 2011
Çarşamba, Eylül 29, 2010
belagat-ı osmaniyye'den nefhalar*...
*esinti
Belagat-ı Osmaniyye isimli eser Ahmet Cevdet Paşa tarafından yazılmış, kayda değer ilk Türkçe belagat kitabı. O zamana kadar hazırlananlarda Arapça ve Farsça örneklendirmelere çokça yer verilmiş. Kaşgarlı Mahmut gibi Ahmet Cevdet Paşa da bir ispata girmişçesine Türkçemizin belîg bir dil olduğunu ortaya koymuş eserinde. Kendi dönemi içinde birçok tartışmalara yol açmış bu eser. Konuyla ilgili makale ve kitaplar neşredilmiş. Çok fazla ilgi çekmiş olmalı ki Osmanlıca olarak 7 kez yayımlanmış.
Kitapta, "sanayi-i bediiyye" yani "edebi sanatlar" başlığı altında "müşâkele sanatı"ndan bahsedilmekte.
Özetle bu, bir şeyi, sohbetinde bulunduğu bir şeyin ismiyle zikr etmek imiş.
Örnek:
Bir konağa yalınayak gelen fakire "Ne türlü yemek istersin, pişirelim" denilmesi üzerine, "bana bir çift ayakkabı pişiriniz" demesi gibi...
Dilenciye bakınız efenim! İnsanın, "nerede o eski dilenciler!" diyesi geliyor...
hamiş: Kitabın mukayeseli ve transkripsiyonlu tam metni 2000 yılında Akçağ yayınlarından neşredilmişti. Meraklısına...
Belagat-ı Osmaniyye isimli eser Ahmet Cevdet Paşa tarafından yazılmış, kayda değer ilk Türkçe belagat kitabı. O zamana kadar hazırlananlarda Arapça ve Farsça örneklendirmelere çokça yer verilmiş. Kaşgarlı Mahmut gibi Ahmet Cevdet Paşa da bir ispata girmişçesine Türkçemizin belîg bir dil olduğunu ortaya koymuş eserinde. Kendi dönemi içinde birçok tartışmalara yol açmış bu eser. Konuyla ilgili makale ve kitaplar neşredilmiş. Çok fazla ilgi çekmiş olmalı ki Osmanlıca olarak 7 kez yayımlanmış.
Kitapta, "sanayi-i bediiyye" yani "edebi sanatlar" başlığı altında "müşâkele sanatı"ndan bahsedilmekte.
Özetle bu, bir şeyi, sohbetinde bulunduğu bir şeyin ismiyle zikr etmek imiş.
Örnek:
Bir konağa yalınayak gelen fakire "Ne türlü yemek istersin, pişirelim" denilmesi üzerine, "bana bir çift ayakkabı pişiriniz" demesi gibi...
Dilenciye bakınız efenim! İnsanın, "nerede o eski dilenciler!" diyesi geliyor...
hamiş: Kitabın mukayeseli ve transkripsiyonlu tam metni 2000 yılında Akçağ yayınlarından neşredilmişti. Meraklısına...
Perşembe, Ekim 22, 2009
Mecazi Aşktan Milenyum Aşklarına
Her tanım bir sınır çizmektir ve bazı şeyler sınır tanımaz. Aşk gibi...
Daha ilk satırda büyük sözler söyletiverir işte böyle.
Eli kalem, dili kelam tutan herkes asırlardır ne çok şey söylemiş ve her söylenen ne kadar eksik kalmış. Söylenenlerin hepsi ondan bir parçayken, o hiç bir tanımın parçası olmamış.
Buraya kadar herşey güzel. Bir solukta yazıldı. Parmaklarım tuşlara dokundukça satırlar artacak ve yine söylenmişlere benzer sözler dizilecek sıraya. Bu yüzden aşkı metheden bu serenatı başladığı yerde bırakıyorum.
Peki maksat hasıl olacak mı?
"Arif olan anlar" hükmünce söylenen söylendiğiyle, anlanansa anlaşıldığı kadarıyla kalacak.
Bundan hasıl olanlar da ya ezber bozacak, ya ezberlenenlerin yanına ilişip izbe bir köşede hayatın fiiline ilişmeyi bekleyecek.
O eski devirlerde söz, gönlün merhemi olup yaralara sürülürken, muhattabını bulamamış çaresiz âşıklara deva olurdu. Çünkü ne telefon vardı halet-i pür melali fâş edecek, ne mail, ne facebook.
İşte bu yüzdendi ki şiirlerde aşktı asıl mevzu. Sevgiliydi, rakipti... Merâmı ifade edebilecek tek kürsüydü şiir. Teşbihler öyle derinleşiyor, öyle uzayıp gidiyordu ki bunca hudutsuzluk içinde Mecnunlar, Ferhatlar dolu dizgin at koşturuyordu.
Bir yandan da şairler ikaz edip duruyordu şaşkın beşeri:
"Can verme gam-ı aşka, aşk afet-i candır
Aşk afet-i can olduğu meşhur-ı cihandır"
Temmeti atılmamış bir kitaba dönüşmüştü aşk... Gelen yazdı, giden yazdı...
Gel zaman git zaman geçti, şimdiki zaman gelip çattı ve aşk bir pazar halini aldı. Kitap olup bestsellere karıştı, dizi olup efsanelerle yarıştı. Sinema filmi oldu, hatta ondördüncü Şubat gününe denk düşürüldü. Oysa aşk bir delilikti ve deliye hergün bayramdı. İki cümlede bir tezattı sözler. Üç yanlış bir doğruyu götürmüyor, iki yanlıştan bir aşk, şak diye doğuveriyordu (!)
Birilerinin içi yandı, birilerinin başı. Ama bu işten çok paralar kazanan da vardı. Yani kiminin de aş'ı oldu.
Hani eskiden bir âşık ve bir de mâşuk vardı ya. Artık bir gâdir ve bir de mağdur vardı. Hatta işi azıtanlarca bir gâdir, onlarca mağdur...
"Din afyondur" diye saf dimağlara fesat karıştıranlar şunu söyleyemediler mesela: "Aşk, afyondur."
Öyle bir mevsimine gelinmişti ki aşkın, afyona dönüşmüştü. Uyutuluyorduk. Kitaplarla, filmlerle, şarkılarla, türkülerle. Hem de güle oynaya, hem de özene bözene...
İnsanlar birbirini yiyordu, birbirinin üstüne hastalıklı hislerini boca ediyordu, aşığım, aşıksın, aşk diyordu da aşkın esamesi okunamıyordu bir türlü.
Çünkü afyonlanmıştık ve belki domuz gribi gibi bulaşıcı bir hastalığa dönüşmüştü artık aşk.
Aslı olmayan şeyin gölgesi de olmayacağına göre, bu yeni aşk ne asıldı ne gölge. Bir yerlerde mi asılı kalmıştı. Ne bilen vardı artık ne bulan. Ne de o kadar önemseyen...
Şairin biri çıktı şöyle dedi:
"başkalarının aşkıyla başlıyor hayatımız
bakıp başkasının başkayla kurduğu bağlantıya
aşka dair diyoruz ilk anı bu olmalı "
Ezberlenmiş ve taklit edilmiş şey, elbet aslından uzaklaşır her tekrarda. İşte bu yüzden, icat edildiği günden beri aslından uzaklaşıp şekil değiştiren mecazi aşklara bin şahit de bulunamaz oldu. Çünkü aşkın aslını bilen bir şahit de kalmamıştı ki, her hissinin adını "aşk" koyan aklı avarelere dert anlatılsın.
Mecazi aşklardan, milenyum aşklarına doğru gelindikçe, insanın insana beslediği şeyin ne iken ne olduğunu sorgu masasına yatırıp, üstüne kuvvetli bir ışık tutsak ne görürüz acaba?
Hiçbir şey göremeyiz elbette. Bu hayali ticaretin satıcıları ceplerini doldururken, alıcılarının anlatacak bir "aşk hikayesi" var muhakkak. Replikleri birbirine benzeyen, giriş-gelişme-sonuç örgüsü iki ters bir düz...
Hasılı: Bir aşk varsa, efsanelerde kalmıştır. Gördüğünü zannedenlere geçmişler olsun...
Buna rağmen aşktan hasta olduğunu sananlar varsa da antidepresan ve biraz da terapi öneririm...
Ve ne mutlu hakiki muhabbet ehline ki, aklı başında severler birbirlerini...
Daha ilk satırda büyük sözler söyletiverir işte böyle.
Eli kalem, dili kelam tutan herkes asırlardır ne çok şey söylemiş ve her söylenen ne kadar eksik kalmış. Söylenenlerin hepsi ondan bir parçayken, o hiç bir tanımın parçası olmamış.
Buraya kadar herşey güzel. Bir solukta yazıldı. Parmaklarım tuşlara dokundukça satırlar artacak ve yine söylenmişlere benzer sözler dizilecek sıraya. Bu yüzden aşkı metheden bu serenatı başladığı yerde bırakıyorum.
Peki maksat hasıl olacak mı?
"Arif olan anlar" hükmünce söylenen söylendiğiyle, anlanansa anlaşıldığı kadarıyla kalacak.
Bundan hasıl olanlar da ya ezber bozacak, ya ezberlenenlerin yanına ilişip izbe bir köşede hayatın fiiline ilişmeyi bekleyecek.
O eski devirlerde söz, gönlün merhemi olup yaralara sürülürken, muhattabını bulamamış çaresiz âşıklara deva olurdu. Çünkü ne telefon vardı halet-i pür melali fâş edecek, ne mail, ne facebook.
İşte bu yüzdendi ki şiirlerde aşktı asıl mevzu. Sevgiliydi, rakipti... Merâmı ifade edebilecek tek kürsüydü şiir. Teşbihler öyle derinleşiyor, öyle uzayıp gidiyordu ki bunca hudutsuzluk içinde Mecnunlar, Ferhatlar dolu dizgin at koşturuyordu.
Bir yandan da şairler ikaz edip duruyordu şaşkın beşeri:
"Can verme gam-ı aşka, aşk afet-i candır
Aşk afet-i can olduğu meşhur-ı cihandır"
Temmeti atılmamış bir kitaba dönüşmüştü aşk... Gelen yazdı, giden yazdı...
Gel zaman git zaman geçti, şimdiki zaman gelip çattı ve aşk bir pazar halini aldı. Kitap olup bestsellere karıştı, dizi olup efsanelerle yarıştı. Sinema filmi oldu, hatta ondördüncü Şubat gününe denk düşürüldü. Oysa aşk bir delilikti ve deliye hergün bayramdı. İki cümlede bir tezattı sözler. Üç yanlış bir doğruyu götürmüyor, iki yanlıştan bir aşk, şak diye doğuveriyordu (!)
Birilerinin içi yandı, birilerinin başı. Ama bu işten çok paralar kazanan da vardı. Yani kiminin de aş'ı oldu.
Hani eskiden bir âşık ve bir de mâşuk vardı ya. Artık bir gâdir ve bir de mağdur vardı. Hatta işi azıtanlarca bir gâdir, onlarca mağdur...
"Din afyondur" diye saf dimağlara fesat karıştıranlar şunu söyleyemediler mesela: "Aşk, afyondur."
Öyle bir mevsimine gelinmişti ki aşkın, afyona dönüşmüştü. Uyutuluyorduk. Kitaplarla, filmlerle, şarkılarla, türkülerle. Hem de güle oynaya, hem de özene bözene...
İnsanlar birbirini yiyordu, birbirinin üstüne hastalıklı hislerini boca ediyordu, aşığım, aşıksın, aşk diyordu da aşkın esamesi okunamıyordu bir türlü.
Çünkü afyonlanmıştık ve belki domuz gribi gibi bulaşıcı bir hastalığa dönüşmüştü artık aşk.
Aslı olmayan şeyin gölgesi de olmayacağına göre, bu yeni aşk ne asıldı ne gölge. Bir yerlerde mi asılı kalmıştı. Ne bilen vardı artık ne bulan. Ne de o kadar önemseyen...
Şairin biri çıktı şöyle dedi:
"başkalarının aşkıyla başlıyor hayatımız
bakıp başkasının başkayla kurduğu bağlantıya
aşka dair diyoruz ilk anı bu olmalı "
Ezberlenmiş ve taklit edilmiş şey, elbet aslından uzaklaşır her tekrarda. İşte bu yüzden, icat edildiği günden beri aslından uzaklaşıp şekil değiştiren mecazi aşklara bin şahit de bulunamaz oldu. Çünkü aşkın aslını bilen bir şahit de kalmamıştı ki, her hissinin adını "aşk" koyan aklı avarelere dert anlatılsın.
Mecazi aşklardan, milenyum aşklarına doğru gelindikçe, insanın insana beslediği şeyin ne iken ne olduğunu sorgu masasına yatırıp, üstüne kuvvetli bir ışık tutsak ne görürüz acaba?
Hiçbir şey göremeyiz elbette. Bu hayali ticaretin satıcıları ceplerini doldururken, alıcılarının anlatacak bir "aşk hikayesi" var muhakkak. Replikleri birbirine benzeyen, giriş-gelişme-sonuç örgüsü iki ters bir düz...
Hasılı: Bir aşk varsa, efsanelerde kalmıştır. Gördüğünü zannedenlere geçmişler olsun...
Buna rağmen aşktan hasta olduğunu sananlar varsa da antidepresan ve biraz da terapi öneririm...
Ve ne mutlu hakiki muhabbet ehline ki, aklı başında severler birbirlerini...
Perşembe, Ağustos 06, 2009
aaah güzel istanbul
"Elveda Şarkın güzel ve ölümsüz kraliçesi!
Zaman bahtını, güzelliğini bozmadan değiştirsin ve
çocuklarım seni bir gün benim
seni gördüğüm ve terkettiğim aynı
delikanlı heyecanının sarhoşluğu içinde görebilsin"
(Edmondo de Amicis, İstanbul*)
Şehir nesneldir. En basit tanımıyla yaşanılan, hayat sürdürülen yer.Zaman bahtını, güzelliğini bozmadan değiştirsin ve
çocuklarım seni bir gün benim
seni gördüğüm ve terkettiğim aynı
delikanlı heyecanının sarhoşluğu içinde görebilsin"
(Edmondo de Amicis, İstanbul*)
Sokrat, bunu daha da anlamlandırarak, şehirlerin felsefenin yurdu olduğunu söylemiştir. Her ne kadar günümüzde gözardı edilmiş ve homojenliğini kaybetmiş olsa da felsefe ve şehir arasında bir symbiosis yani ortak yaşamın varlığı sözkonusudur. Bu anlamda şehirler, düşüncenin ve büyük kitle hareketlerinin merkezi, beyni konumundadır. Şehrin bu özelliği onu her daim dinamik tutar. Elbette bu, günümüzdeki "yerleşim birimi" tanımındaki şehirden daha ötebir mefhumdur.
Fakat bazı şehirler vardır ki, onlar bu nesnel yapılarından çok daha derin anlamlar kazanarak, kişiliğe bürünmüş ve öznelleşmişlerdir. Onlara artık sadece bir şehir gözüyle bakılmaz. Kimi zaman bir kadına benzetilir, kimi zaman gamsız bir yarene. Eşe, dosta, akrabaya: Hasılı insana. Konuşulur, sitem edilir, bir sevgiliyi özler gibi özlenilir.
İstanbul da bu şehirlerden biri. Efsanesi Hz. Süleyman'a kadar dayanan, adına yüzlerce, binlerce şey yazılmış, çizilmiş, söylenmiş güzellikler diyarı.
"Tarih değişmez, değişen tek şey kıyafetlerdir." diyordu İskender Pala bir konuşmasında. Öznelleşmiş bir şehrin kıyafetleri gibi. Ne kadar değişirse değişsin, dokusu, tavrı değişmeyen; köhneliği ve güzelliği, hatta trafik sorunu, kalabalığıyla, hep o aynı şehirdir İstanbul.
Atıf Yılmaz 1966'da çevirdiği "Ah Güzel İstanbul" filmiyle, yozlaşmayı, değişimi ve bir şehrin bozulduğu halde, nasıl hala umut kapısı olduğunu çok güzel anlatmış.
Sadri Alışık'ın kendine has uslubu, kullandığı yarı beyefendi yarı sokak ağzıyla olaylara bakış açısının yanında, silik silik de olsa İstanbul manzaraları olan filmi izlemenizi tavsiye ederim.
Haşmet... Seyyar Fotoğrafçı.
Filmin bu ilk karelerinde çok hoşuma giden bir de söz eder:
"Bizim memlekette şaşkınlık yaraşır delikanlıya..."
Ve şiir:
SEYYAR FOTOĞRAFÇI
Çek artık Osman Usta çek
Kapağı bir açışta
Şu bütün sabırsızlığımın resmini
Tam işte o dakikadayım
Hani o her şeyden her şeyden
Sıkıldığım dakikada
Başını şöyle tut diyorsun
Elime doğru bak
Hayır ben o yana bakamam
İstemiyorum öyle durmak
Nedir o öyle
Girecekmişim gibi bir işe
Bıktım usandım rötuştan pozdan
Az mı ezildim az mı büzüldüm
O öldüresiye nazlardan
O hep karşılıksız aşklarda
Bu olduğum gibi sade
Görünebildiğim kadar silik
Dakikada çekersin diye resmimi
Osman Usta bunun için seçtim seni
Deniz gibi sokak gibi ev gibi duracağım
Senin karşında istediğim yana bakarak
İşte öyle çek Osman Usta
Hani o bir bakışta
Halime hayran olarak
S. Aldanır
Hamiş:
* Edmondo de Amicis'in seyahatnamenin ötesindeki bu kitabı, kendi asrındaki İstanbul'u çok ayrıntılı bir şekilde anlatmaktadır. Bir Batılının gözüyle şehrin kozmopolit, çok sesli ve çok renkli yapısını keyifle okuyabilirsiniz.
Bu vesileyle TTK'nın Temmuz'a kadar yaptığı %50 kitap indirimini Aralık'a kadar uzattığını belirtmekte fayda görüyorum.
Amicis'in kitabı da TTK yayınlarından çıkmakta. İnternet üzerinden rahatlıkla alabilirsiniz. Çok da ucuz.
Meraklılar için buradan...
Pazar, Temmuz 26, 2009
mihmanhane iktibas salonu
Efendim konağı büyütüyoruz.
Karanlık odadan sonra, okuduğum kitaplardan iktibasların yer aldığı yeni bir odamız daha oldu.
Buradan buyrun:
iktibas
Hayırlı ve dahi uğurlu olsun...
Karanlık odadan sonra, okuduğum kitaplardan iktibasların yer aldığı yeni bir odamız daha oldu.
Buradan buyrun:
iktibas
Hayırlı ve dahi uğurlu olsun...
Çarşamba, Temmuz 08, 2009
nisyan ile mağdurum
"Hafıza-yı beşer nisyan ile maluldür." demişler. Aslında unutmak insan için bir nimet. Unutmadan yaşanmaz. Ama neyi unutmadan?İşte burada ipler kopuveriyor.
İlber Ortaylı Hoca bir keresinde "insan yirmibeşe kadar ne aldı aldı, sonra durur hafıza" dediğinde çok da tiye almamıştım bu sözü. Halbuki bundan kastı bunamak veya balığa dönüşmek değilmiş elbet. 25 öncesi mermere kazınırken, yaş ilerledikçe suya yazılıveriyor öğrenilenler.
Bilgi dağarcığını civa gibi elimizde tutmaya çabalarken buluyoruz kendimizi. Buna mukabil, olayların muhteviyatı, yaşanılanlar ve bunların iç alemimize akisleri daha bir vurgulu, daha bir derin oluyor.
Bunun adı olgunlaşma mı?
Can sıkıcı hallere bürünüyor bazen bu unutkanlık. Özellikle işinizle ilgili konularda. En ufak bir şey için bile not tutmaya başlıyorsunuz. Yani başlıyorum.
Tarihle uğraşan birinin isimleri ve tarihleri unuttuğunu düşünebiliyor musunuz?
Düşünmeyi bırakın, bunu yaşayan bir örnek var karşınızda!
Böyle zamanlarda aklıma hep Marquez'in Yüzyıllık Yalnızlık kitabında yaşanan unutkanlık hastalığı geliveriyor.
Orada da benzer bir çözüm bulmuşlardı hastalığa.
"...
Bellek kaybını birkaç ay olsun önleyecek formülü Aureliano, hem de kazara buldu. Hastalığa ilk yakalananlardan biri olarak bu alanda uzmanlaştığı için, gümüş işleme sanatında da kusursuz bir ustalığa erişmişti. Bir gün maden varaklarını dövmekte kullandığı ufak örsü ararken, adını bulamadı. Babasına sordu, babas 'ıskaça' dedi. Aureliano bunu bir kağıda yazıp örsün sapına yapıştırdı: Iskaça. Böylece bir daha unutmazdı. Meretin adı zaten bir tuhaf olduğundan, bunun bellek kaybının ilk belirtisi olduğu da aklına gelmedi. Ama birkaç gün sonra, baktı ki laboratuvardaki nesnelerin neredeyse hiç birinin adını anımsamıyordu. Bunun üzerine, hepsinin adını yazıp yapıştırdı, baktı mı ne olduklarını anlıyordu artık. Babası yelyepelek gelip çocukluğunun en önemli anılarını bile unuttuğundan der yanınca, Aureliona bulduğu yöntemi babasına da açtı ve Jose Arcadio Buendia bunu önce evde, daha sonra bütün kasabada uygulamaya koydu. Fırçayı mürekkebe batırıp her şeyin üzerine adını yazdı: masa, sandalye, saat, kapı, duvar, yatak, tencere. Ağıla gitti, ne kadar hayvan, ne kadar bitki varsa, onlara da birer inek, keçi, domuz, tavuk, manyok, kaladyum, muz etiketi koydurdu. Zamanla bellek kaybının nerelere varabileceğini inceledikçe, eşyanın adını üzerindeki yazıdan çıkartabileceklerini, ama neye yaradığını unutacaklarını da kavradı. O zaman işi daha da geliştirdi. İneğin boynuna astığı şu yazı, Macondoluların bellek kaybına karşı hazırlıklı olduklarının somut kanıtıdır:
Buna inek derler. Süt versin diye her sabah sağılması gerekir, sütün de sütlü kahve yapmak üzere kahveyle karıştırılabilmesi için kaynatılması şarttır.
Böylece, bir an için adlarıyla yaklanan, ama yazılı harflerin ne demeye geldiğini unuttukları anda kaçıp ellerinden kayıveren bir gerçeği yaşamaya başladılar.
Bataklığa açılan yolun başına Macondo yazılı bir levha diktiler. Ana caddeye Tanrı vardır yazılı bir tabela astılar. Bütün evlere, nesneleri ve duygularını hatırlatmaya yarayacak yazılar yazıldı. Ama bu sistem öylesine büyük bir dikkat ve sağlam sinir istiyordu ki, çoğu kişi, kendi uydurdukları, bir işe yaramaz ama rahatlatıcı bir düşsel gerçeğin büyüsüne kapıldı...." shf.45-46.
Cuma, Mart 23, 2007
Yorum Sanat Yayınevi

Geçen haftasonu Yadigar-ı İstanbul Fotoğraf sergisinden dönerken, ablamın teklifiyle Yorum Sanat kitabevine uğradık. Sanat ağırlıklı olmak üzere, tarih kitaplarının da bulunduğu kitapçıda, peşin alımlarda %30 indirim uygulandığı gibi, daimi müşterilere çeşitli taksit imkanları da sunulmakta. Bu tür kitaplarla ilgilenenlerin mutlaka uğraması gereken bir yer diye düşünüyorum. Yolunuz düşerse, es geçmeyin derim.
Ayrıca Yadigar-ı İstanbul kitabı, İstanbul severlerin mutlaka alması gereken bir eser. Harikulade pekçok fotoğrafın yer aldığı kitabın bütün gelirleri bir vakfa bağışlanmış. Fiyatı da sabit 180 ytl. İnternetten taksitle de alabilirsiniz. Kaçırılmaması gereken bir arşiv eseri. Meraklısına..
Yorum Sanat Yayınevi:
Merkez: Atatürk Oto San. Sit. Nazmi Akbacı İş Merkz. No: 129 Maslak
Tel: 212-286 65 56 / 286 17 51
Şube: Barbaros Bulvarı no:13 Beşiktaş. (Barbaros bulvarınanın hemen girişinde solda.)
Tel: 212-259 91 92 / 260 71 68
Cuma, Şubat 16, 2007
Bir Sahhaf Buldum..
Biliyorsunuz artık kitapevi, sahaf birbirinden farklı iki şey halini aldılar. Hatta sahhaf dükkanları, işlevlerinin çok dışında bir "ticaret" anlayışıyla iş yapıyorlar. Bugün Bayezit Sahaflar Çarşısına gittiğinizde adeta karaborsacılık yapan, zamanında topladıkları kitapları, piyasada tükenmesinin akabinde ortalığa çıkartıp fiyatının çok üstünde satan insanlarla karşı karşıyayız.Bilhassa Kültür Bakanlığı kitaplarıyla ilgili olarak sıkça yaşamışımdır. Mesela KB'nin İstanbul Lalesi kitabı 500 bin lira iken, Sahaflarda ayın kitabı 8 milyon liraya sorduğumu hatırlıyorum.
Diğer taraftan bu çarşıda, eski kitap görebilirseniz bu büyük bir şanstır. Tabi paranız varsa :)
Bu yönüyle, asli özelliğini tamamen yitirmiş durumdadır.
Şansınızı Kadıköy ve Taksimde denemelisiniz.
Fakat ben tahmin etmediğim bir yerde bir sahafla karşılaştım.Yenibosna'ya bir iş için gittiğimde arkadaşım Bit Pazarı'nı gezmemi söylemişti. Burası prefabrik ve büyük bir alışveriş merkezi. Özelliği ucuz ürün satması. Kıyafetten yiyeceğe, elektronik eşyasına kadar herşeyin ucuzu var.
Aslında pek de bana göre bir yer değildi. Zaman geçirmek için gezinmeye başlamıştım ki bir sahaf çıkıverdi karşıma. Şaşırdım ve sevindim. Bir sahaf bulmuştum. Sonrasında Yüksel Beyle tanıştım. Buranın yani Dergah Sahaf'ın sahibi. Hoşsohbet bir insan. Kitap tavsiyelerinde bulundu. Kendisi tarih kitapları ağırlıklı olmak üzere bir liste hazırlayacak. Gördüğüm kadarıyla edebi eserler daha fazla. Üstelik oldukça eski baskılar var.

Bu arada eski plaklar da bulabilirsiniz. Eski paralar, dergiler.
İlgilenen arkadaşların gidip görmelerini tavsiye ediyorum.
Hemen adres de verelim:
Dergah Sahaf
Eskidiji Bit Pazarı D-403 E-504
Sanayi Cad. Vadi Sok. No:2 Yenibosna
Tel: 212 551 83 84
Hamiş: Bit Pazarı'na Yenibosna'dan "Bit Pazarı veya Tgrt" yazan minibüslere binerek gidebilirsiniz. Ayrıca burası Moral fm ve Tgrt binasının yanında.
Salı, Ağustos 01, 2006
Kültürümüzün Bakanlığı
Biliyorsunuz kültürümüze sahip çıkan (!) bir bakanlığımız var. Yalnız değinmek istediğimkonu sahip çıkıyor mu çıkmıyor mu değil.
Kültür bakanlığının yayınlarıyla ilgili birşeyler yazmak niyetindeyim.
Sevgili pek muhtereme sanatkar ablamla ne zaman Babıali yokuşunu arşınlasak, uğramadan edemediğimiz yerlerden biri de Dösim'dir.
Özellikle mimarlık ve sanat tarihi, şehir kitapları hoşuma gider Dösim'in. Bir ara isimleriyle şehir kitapları vardı hatta. Daha neler neler vardı ya..
Ne zaman gitsek, elimiz boş çıkmazdık.
Son gidişimizde ise bazı değişikliklerle karşılaştık. Farklı yayınevlerinin kitapları konulmuştu raflara. İyi güzel.
Fakat K.B.nin kendi yayınlarından Balkan ve Kafkas edebiyatına dair eserler, tanıtım kitapları, ansiklopedik eserler vs. dışında birşey yoktu.
Görevlilere sebeb-i hikmetini sordum. "Bundan sonra böyle" dediler.
Osmanlı Döneminde İstanbul Deniz Ulaşımı ve Kayıkçılar isimli bir kitap alabildim sadece. Onca kıtlığa rağmen yine de kar.
Burdan, Kültürümüzün Bakanlığının yetkililerine sesleniyorum: Eskiden olduğu gibi güzel kitaplar neşredin lütfen..!
Hamiş: Hangi şehre gezmeye giderseniz gidin, K.B. yayınlarını satan bir yer muhakkak olur. Mutlaka gitmenizi tavsiye ederim. Büyük şehirlerde kitap kurdu çok olduğundan güzel kitaplar tükenirken, Anadolu'da bazan çok güzel şeylerle karşılaşıyorsunuz. Samsun ve Rize'de bizzat yaşamıştım. Ehline..
Kültür bakanlığının yayınlarıyla ilgili birşeyler yazmak niyetindeyim.
Sevgili pek muhtereme sanatkar ablamla ne zaman Babıali yokuşunu arşınlasak, uğramadan edemediğimiz yerlerden biri de Dösim'dir.
Özellikle mimarlık ve sanat tarihi, şehir kitapları hoşuma gider Dösim'in. Bir ara isimleriyle şehir kitapları vardı hatta. Daha neler neler vardı ya..
Ne zaman gitsek, elimiz boş çıkmazdık.
Son gidişimizde ise bazı değişikliklerle karşılaştık. Farklı yayınevlerinin kitapları konulmuştu raflara. İyi güzel.
Fakat K.B.nin kendi yayınlarından Balkan ve Kafkas edebiyatına dair eserler, tanıtım kitapları, ansiklopedik eserler vs. dışında birşey yoktu.
Görevlilere sebeb-i hikmetini sordum. "Bundan sonra böyle" dediler.
Osmanlı Döneminde İstanbul Deniz Ulaşımı ve Kayıkçılar isimli bir kitap alabildim sadece. Onca kıtlığa rağmen yine de kar.
Burdan, Kültürümüzün Bakanlığının yetkililerine sesleniyorum: Eskiden olduğu gibi güzel kitaplar neşredin lütfen..!
Hamiş: Hangi şehre gezmeye giderseniz gidin, K.B. yayınlarını satan bir yer muhakkak olur. Mutlaka gitmenizi tavsiye ederim. Büyük şehirlerde kitap kurdu çok olduğundan güzel kitaplar tükenirken, Anadolu'da bazan çok güzel şeylerle karşılaşıyorsunuz. Samsun ve Rize'de bizzat yaşamıştım. Ehline..
Cuma, Temmuz 28, 2006
Aşçı Dede'nin Hatıraları
Risale-i Tercüme-i Ahval-i Aşçı Dede-i Nakşî Mevlevî
Çok yönlü bir sufinin gözüyle son dönem Osmanlı hayatı
Hatırat veya seyahatname okumayı sevenler için oldukça hoş bir kitab Aşçı Dede'nin Hatıraları.Çok yönlü bir sufinin gözüyle son dönem Osmanlı hayatı
Tarih kitaplarında ağırlıklı olarak siyasi tarih anlatılır.
Oysaki geçmişte dedelerimizin günlek hayatını, gailelerini, endişe ve sevinçlerini, adetlerini hatırat türü eserlerle öğrenebiliyoruz.
Her ne kadar bu eserler tek başına tarihe kaynaklık edemese de yazıldığı dönemindeki sosyal ve kültürel hayatı tanıma ve anlama yolunda oldukça faydalı ve bir o kadar zevkli kitaplardır diye düşünüyorum.
Aşçı Dede'nin Hatıraları da son dönem Osmanlı hayatını ve bu dönemde meydana gelen değişmeleri, tasavvuf erbabı bir memurun kaleminden okuma imkanı sunmakta.
Memuriyetinden dolayı pekçok şehirler gezen Aşçı Dede'nin dört ciltlik hatıratı, tanıtım yazısında ifade edildiğine göre Evliya Çelebi'nin seyahatnamesinin ikinci versionu mesabesinde imiş.
Kitap sadeleştirilmediğinden Osmanlıca sözlüğünüzü de yanınızda bulundurmanızı tavsiye ederim. Aşçı Dede sufi olduğu için, beyitlere yer verdiği gibi, aşk uşşak kelimesini, tasavvuf mefhumlarını bol bol kullanmış. Tasvirlerinde zaman zaman abartılar, sıkıcı ayrıntılar bulunmakla beraber; insana olan muhabbeti, ağırbaşlı, mülayim yorumlarıyla aşıkmeşreb bir Osmanlı efendisini dinlediğinize hükmedersiniz.
Mustafa Koç ve Eyyüp Tanrıverdi'nin hazırladığı kitap, Kitabevi tarafından neşredildi.
Oysaki geçmişte dedelerimizin günlek hayatını, gailelerini, endişe ve sevinçlerini, adetlerini hatırat türü eserlerle öğrenebiliyoruz.
Her ne kadar bu eserler tek başına tarihe kaynaklık edemese de yazıldığı dönemindeki sosyal ve kültürel hayatı tanıma ve anlama yolunda oldukça faydalı ve bir o kadar zevkli kitaplardır diye düşünüyorum.
Aşçı Dede'nin Hatıraları da son dönem Osmanlı hayatını ve bu dönemde meydana gelen değişmeleri, tasavvuf erbabı bir memurun kaleminden okuma imkanı sunmakta.
Memuriyetinden dolayı pekçok şehirler gezen Aşçı Dede'nin dört ciltlik hatıratı, tanıtım yazısında ifade edildiğine göre Evliya Çelebi'nin seyahatnamesinin ikinci versionu mesabesinde imiş.
Kitap sadeleştirilmediğinden Osmanlıca sözlüğünüzü de yanınızda bulundurmanızı tavsiye ederim. Aşçı Dede sufi olduğu için, beyitlere yer verdiği gibi, aşk uşşak kelimesini, tasavvuf mefhumlarını bol bol kullanmış. Tasvirlerinde zaman zaman abartılar, sıkıcı ayrıntılar bulunmakla beraber; insana olan muhabbeti, ağırbaşlı, mülayim yorumlarıyla aşıkmeşreb bir Osmanlı efendisini dinlediğinize hükmedersiniz.
Mustafa Koç ve Eyyüp Tanrıverdi'nin hazırladığı kitap, Kitabevi tarafından neşredildi.
Salı, Haziran 27, 2006
Safa'dan..
Sevenlerin şüphesi, çok defa kıskançlığın değil, mücerret olarak doğruluk özleyişinin ve aşkta benlerin kaynaşmasına engel bir yalnızlık dehşeti hesabına sevgilinin ruhuna giren casustur.
(Yalnızız)
Hakikati seviniz, o da sizi sever; hakikati arayınız, o da sizi arar ve üstüne yalan Çin setleri gibi kalın duvarlar örsün, altında kalan hakikat bir ince iniltiyle, bir hafif rüzgar dalgasıyle herhangi bir küçük işaretle mevcudiyetini bildirir: "Buradayım!"
(9. Hariciye Koğuşu)
Hayatta aldığımız her zevki ona muadil bir ızdırapla ödediğimizi bildiğim için, hiçbir şeyden yüzde yüz saadet ümit etmiyor ve yüzde yüz felaketten korkmuyordum. Çünkü ruhi varlığımız hazla kederin muvazenesine istinat eder, işte en büyük adalet ve müsavat insan, çektiği ızdırap nisbetinde zevk duyar: Ne kadar acıkırsa yemekten, ne kadar yorulursa dinlenmekten, ne kadar arasa bulmaktan o derece zevk alır. İhtiyaç ve ızdırapla muvaffakıyet ve saadet arasındaki bu riyazi tenasüb, bütün insanlar arasında tam ve ezeli bir müsavat temin etmiştir.
(Bir Tereddütün Romanı)
.. insan zaafları, nefisten ürkerek, ruhun kuytu bir köşesine gizlenirler; arandığı vakit bulunamazlar, ortaya çıkamazlar; aczini kendine itiraf etmeyi kibrine yediremeyen insan, zaafını anlayamaz, en aciz anında bile kendini kuvvetli bulur; hatta bunun içindir ki bir insan, kendini kuvvetli bulduğu anda aciz ve aciz bulduğu anda kuvvetli olabilir.
(Şimşek)
Sevmek, belki de bir tek ihtirasın lehine bütün diğerlerini bastırmak değildi; bilakis aşk, sevilen şeyin içine bütün diğer ihtiraslarımızı doldurmaya benziyordu; bir insanın şahsında bütün ümitlerimizi, iştiyaklarımızı seviyoruz. Hayatımızın müsbet ve menfi hadiselerinden gelen hazlarımız ve kederlerimiz bu aşkın bahanesi içinde sıkışarak büyüyor; aşkta; birşey değil, herşey istiyoruz, bir şeye değil herşeye kin besliyoruz, ümitlerimiz ve korkularımız gibi bütün heyecanlarımız da bir tek mevzuun içine dolarak bizden karışıklığını gizliyor.
(Biz İnsanlar)
Belki de benim ihtiyacım bu güzel imajı ona giydiriyor. Olmayan bir Yahya Aziz yaratıyorum. Zararı yok. Onun çamurundan böyle bir şeyin mümkün olabilmesi, yine onun bu yaratılışa liyakatını gösterir.
(Matmazel Noralya'nın Koltuğu)
İtimat da şüphe kadar müstebittir; ruhla hüküm-ferma olduğu vakit rakibine nefes aldırmaz.
(Bir Akşamdı)
Ümitsizliğin bir derecesi vardır ki, o vakit irade sevki tabii kördür, nasılsız ve nicesizdir, gayesinde sarhoş gibi körkütük gider ve o vakit insiyakî bir iş gören zeka, ne yaptığını bilmez.
(Mahşer)
Ferdin seciyesi, diğer ferdlerle münasebetine göre değişen canlı ve mütehavvil bir şeydir ve bir çok hallerde karşısındaki seciyenin makusu olmaya mahkumdur.
(Fatih-Harbiye)
(Yalnızız)
Hakikati seviniz, o da sizi sever; hakikati arayınız, o da sizi arar ve üstüne yalan Çin setleri gibi kalın duvarlar örsün, altında kalan hakikat bir ince iniltiyle, bir hafif rüzgar dalgasıyle herhangi bir küçük işaretle mevcudiyetini bildirir: "Buradayım!"
(9. Hariciye Koğuşu)
Hayatta aldığımız her zevki ona muadil bir ızdırapla ödediğimizi bildiğim için, hiçbir şeyden yüzde yüz saadet ümit etmiyor ve yüzde yüz felaketten korkmuyordum. Çünkü ruhi varlığımız hazla kederin muvazenesine istinat eder, işte en büyük adalet ve müsavat insan, çektiği ızdırap nisbetinde zevk duyar: Ne kadar acıkırsa yemekten, ne kadar yorulursa dinlenmekten, ne kadar arasa bulmaktan o derece zevk alır. İhtiyaç ve ızdırapla muvaffakıyet ve saadet arasındaki bu riyazi tenasüb, bütün insanlar arasında tam ve ezeli bir müsavat temin etmiştir.
(Bir Tereddütün Romanı)
.. insan zaafları, nefisten ürkerek, ruhun kuytu bir köşesine gizlenirler; arandığı vakit bulunamazlar, ortaya çıkamazlar; aczini kendine itiraf etmeyi kibrine yediremeyen insan, zaafını anlayamaz, en aciz anında bile kendini kuvvetli bulur; hatta bunun içindir ki bir insan, kendini kuvvetli bulduğu anda aciz ve aciz bulduğu anda kuvvetli olabilir.
(Şimşek)
Sevmek, belki de bir tek ihtirasın lehine bütün diğerlerini bastırmak değildi; bilakis aşk, sevilen şeyin içine bütün diğer ihtiraslarımızı doldurmaya benziyordu; bir insanın şahsında bütün ümitlerimizi, iştiyaklarımızı seviyoruz. Hayatımızın müsbet ve menfi hadiselerinden gelen hazlarımız ve kederlerimiz bu aşkın bahanesi içinde sıkışarak büyüyor; aşkta; birşey değil, herşey istiyoruz, bir şeye değil herşeye kin besliyoruz, ümitlerimiz ve korkularımız gibi bütün heyecanlarımız da bir tek mevzuun içine dolarak bizden karışıklığını gizliyor.
(Biz İnsanlar)
Belki de benim ihtiyacım bu güzel imajı ona giydiriyor. Olmayan bir Yahya Aziz yaratıyorum. Zararı yok. Onun çamurundan böyle bir şeyin mümkün olabilmesi, yine onun bu yaratılışa liyakatını gösterir.
(Matmazel Noralya'nın Koltuğu)
İtimat da şüphe kadar müstebittir; ruhla hüküm-ferma olduğu vakit rakibine nefes aldırmaz.
(Bir Akşamdı)
Ümitsizliğin bir derecesi vardır ki, o vakit irade sevki tabii kördür, nasılsız ve nicesizdir, gayesinde sarhoş gibi körkütük gider ve o vakit insiyakî bir iş gören zeka, ne yaptığını bilmez.
(Mahşer)
Ferdin seciyesi, diğer ferdlerle münasebetine göre değişen canlı ve mütehavvil bir şeydir ve bir çok hallerde karşısındaki seciyenin makusu olmaya mahkumdur.
(Fatih-Harbiye)
Cuma, Haziran 16, 2006
Samim'den.../Yalnızız

Hayatımda ikinci kez okuduğum tek romandı. Bir kitabı ne zaman okuduğunuz da oldukça önemlidir aslında. Belki Peyami Safa'nın Yalnızız'ının benim için bu kadar değerli olması o zamanki ruh halimle de alakalı. Yo hayır haksızlık etmeyelim. Gerçekten okunmaya değer.
Fatih-Harbiye'nin ardından ikinci olarak Yalnızız'ı alınca elimize çıtayı tamamen yükseltmişiz meğer. Sonra ver elini Safa hayranlığı. Peki tamam itiraf ediyorum Samim'e daha da bir hayran oldum. Ama, var işte bir aması:
Peyami Safa'nın her romanında belli karakterler vardır. Mesela doğuyu temsilen eden biri, batıcı diğeri. Doğu-batı sentezi yapmış, makul ve bilgeç bir karakter vardır ki genellikle yazar burda kendini konuşturmuştur. Yan karakterlerdendir. Olayların kıyısında köşesinde, öğüt veren, akl-ı selimini yitirmeyen zat-ı muhterem.
Sonra hastalıklı biri muhakkak bulunur. Özentileri ve hatalarıyla cebelleşen kadın karakteri de (ki genellikle felaketlerle sınanır).
Yalnızız'da ise ana karakter Samim, yazarın bizzat kendisidir. Ütopyası Simeranya ile birlikte muhtemelen bir sonraki kitaplarında önünü açacağı, işleyeceği konular vardı (mesela Matmazel Noralya da Yalnızız'dan önceki basamaktır. Her iki kitapd, daha sonra Bir Akşamdı'da mistisizm görülür).
Simeranya oldukça dikkate değer bir yerdir. Gidiş öyküsüyle hiç de sıradan bir mekana yol almadığınızı anlarsınız zaten. Bilhassa eğitim sistemi, tedavi yöntemleri..
Lafı uzattık.
Aslında benim niyetim Samim'in sözlerinden iktibaslar yapmaktı. E yapalım o zaman:
..Kalbini mi kırdılar? Bir kalp, dünyanın gelmiş ve gelecek bütün kalpleriyle beraber kırılır. Kendisini yalnız bulursa, benliğinin kökünden öteye gidecek bir kavrayış melekesinden mahrum olduğu içindir. Başkalarıyla beraber bulursa şairdir. Bazıları için, hatta kendisi için bile, Namık Kemal'in şu beytinde onu muayyen bir topluluğa bağlayan sosyal bir kederden fazla birşey yok gibi görünür. Fakat en basit kalbin keder anında, sen, geçmişlerin ve geleceklerin tarihini, var olmanın trajedisini ara ve beytin dibine in:
Baisi şekva bize hüzn-i umumidir Kemal
Kendi derdi gönlümün billah gelmez yanına
Gelse de, bir orta adamın "kendi sandığı şey" herkes ve herşeydir. Kalbini mi kırdılar? Kalbimizi kırdılar.
Sevgilinin hayaline onun realitesinden daha büyük bir düşman yoktur. Çünkü en büyük rakip odur. Bu hakikati kendine mesele yap ve deş. Sevgilinin hayali sandığımız şey, onun bütününden tecrit edilmiş bir realite parçasıdır. Sevgilinin birinci realitesini hayal gibi, ideal gibi görüp onu ikinci ve kaba realitesi içinde mahpus görüşümüz insan hakkındaki aldanışımıza bir gaflet galatı. Yani insanı hep yarım görüyoruz. Ya onu seviyoruz, birinci realitesi içinde; ya nefret ediyoruz ondan, ikinci realitesi realitesi içinde. Fakat nefretimiz esas. Çünkü, onun birinci realitesini kendi hayalimiz sanıyoruz ve aşkta hayal kırıklığına uğrayınca, bunun, hakikatte ikinci realiteye çarpan birincinin kırıklığı olduğunu anlamıyoruz. İkincilerimize hakim olduğumuz nisbette insanız.
hamiş:Faruk Bey'e Safa'nın ölüm yıldönümünü hatırlatmasından dolayı teşekkür ediyorum. *15 Haziran.
Fatih-Harbiye'nin ardından ikinci olarak Yalnızız'ı alınca elimize çıtayı tamamen yükseltmişiz meğer. Sonra ver elini Safa hayranlığı. Peki tamam itiraf ediyorum Samim'e daha da bir hayran oldum. Ama, var işte bir aması:
Peyami Safa'nın her romanında belli karakterler vardır. Mesela doğuyu temsilen eden biri, batıcı diğeri. Doğu-batı sentezi yapmış, makul ve bilgeç bir karakter vardır ki genellikle yazar burda kendini konuşturmuştur. Yan karakterlerdendir. Olayların kıyısında köşesinde, öğüt veren, akl-ı selimini yitirmeyen zat-ı muhterem.
Sonra hastalıklı biri muhakkak bulunur. Özentileri ve hatalarıyla cebelleşen kadın karakteri de (ki genellikle felaketlerle sınanır).
Yalnızız'da ise ana karakter Samim, yazarın bizzat kendisidir. Ütopyası Simeranya ile birlikte muhtemelen bir sonraki kitaplarında önünü açacağı, işleyeceği konular vardı (mesela Matmazel Noralya da Yalnızız'dan önceki basamaktır. Her iki kitapd, daha sonra Bir Akşamdı'da mistisizm görülür).
Simeranya oldukça dikkate değer bir yerdir. Gidiş öyküsüyle hiç de sıradan bir mekana yol almadığınızı anlarsınız zaten. Bilhassa eğitim sistemi, tedavi yöntemleri..
Lafı uzattık.
Aslında benim niyetim Samim'in sözlerinden iktibaslar yapmaktı. E yapalım o zaman:
..Kalbini mi kırdılar? Bir kalp, dünyanın gelmiş ve gelecek bütün kalpleriyle beraber kırılır. Kendisini yalnız bulursa, benliğinin kökünden öteye gidecek bir kavrayış melekesinden mahrum olduğu içindir. Başkalarıyla beraber bulursa şairdir. Bazıları için, hatta kendisi için bile, Namık Kemal'in şu beytinde onu muayyen bir topluluğa bağlayan sosyal bir kederden fazla birşey yok gibi görünür. Fakat en basit kalbin keder anında, sen, geçmişlerin ve geleceklerin tarihini, var olmanın trajedisini ara ve beytin dibine in:
Baisi şekva bize hüzn-i umumidir Kemal
Kendi derdi gönlümün billah gelmez yanına
Gelse de, bir orta adamın "kendi sandığı şey" herkes ve herşeydir. Kalbini mi kırdılar? Kalbimizi kırdılar.
Sevgilinin hayaline onun realitesinden daha büyük bir düşman yoktur. Çünkü en büyük rakip odur. Bu hakikati kendine mesele yap ve deş. Sevgilinin hayali sandığımız şey, onun bütününden tecrit edilmiş bir realite parçasıdır. Sevgilinin birinci realitesini hayal gibi, ideal gibi görüp onu ikinci ve kaba realitesi içinde mahpus görüşümüz insan hakkındaki aldanışımıza bir gaflet galatı. Yani insanı hep yarım görüyoruz. Ya onu seviyoruz, birinci realitesi içinde; ya nefret ediyoruz ondan, ikinci realitesi realitesi içinde. Fakat nefretimiz esas. Çünkü, onun birinci realitesini kendi hayalimiz sanıyoruz ve aşkta hayal kırıklığına uğrayınca, bunun, hakikatte ikinci realiteye çarpan birincinin kırıklığı olduğunu anlamıyoruz. İkincilerimize hakim olduğumuz nisbette insanız.
hamiş:Faruk Bey'e Safa'nın ölüm yıldönümünü hatırlatmasından dolayı teşekkür ediyorum. *15 Haziran.
Perşembe, Mayıs 04, 2006
Kendileri İle Savaşanlar
Stefan Zweig, üç ciltlik biyografi kitabının* Kendileri İle Savaşanlar isimli cildinde üç Alman yazardan bahseder:
Kleist, Nietzche, Hölderlin.
Oldukça güzel bir biyografik eser. İş Bankası yayınlarından çıkan kitabın
baskısı yok. Ben de fotokopisini yaptırttım.
Gürsel Aytaç da iyi tercüme etmiş. Şu anda Kleist'i okuyorum.
Mükemmelliyetçi bir adamın sona gidişi. İkiye bölünmüşlük gibi algılanan nefis ruh mücadelesinin bir örneği aslında:
"..Bir damla üşengeçlik, kayıtsızlık, çocukluk, dertsizlik olsa, tutkuları hapsedilmiş yırtıcı hayvanların kötü niyetli azgınlıklarını kaybederlerdi işte; ama o, duyguda en aşırıcı, en safa adamı, bir disiplin delisiydi, kendine karşı Prusya eğitimi uygulardı ve kendisiyle hep çelişme
halindeydi. İç dünyası, sanki bir yeraltı kafesiydi bastırılmış, ama dizginlenememiş arzuları barındıran, bu arzuları o kor demirle sertleşmiş bir iradeyle hep geri iterdi.
halindeydi. İç dünyası, sanki bir yeraltı kafesiydi bastırılmış, ama dizginlenememiş arzuları barındıran, bu arzuları o kor demirle sertleşmiş bir iradeyle hep geri iterdi.
..Kendi yarıları birbirine uymuyor ve durmadan birbirini kan revan içinde bırakıyordu: .. büyük hırsları vardı ve bunun yanı sıra sımsıkı bir emir bilinci, hırslarına göz yumamazdı. Kafası ideallik istiyordu, ama o bunu Hölderlin gibi dünyadan beklemiyordu: Kleist ahlakı başkaları için değil, yalnız kendisi için şart koşuyordu. Ve her şey gibi -her duygunun, her düşüncenin en korkunç abartmacısı- ahlakın bu gereklerini de abartıyordu: Donmuş biçimi bile kendine kor gibi ısıtarak tutkuya dönüştürdü. Dostları, kadınları, insanlar arasında hiç kimsenin ona yetmemesi, onu mahvetmezdi. Ama kendi kendine yetmemesi, kendini ne kadar kızgın olsa bile biçime sokamaması, işte bu, gururunu durmadan kırıyordu
* Diğer iki cilt
- Üç Büyük Usta: Balzac, Dickens, Dostoyevski
- Kendi Hayatının Şiirini Yazanlar: Stendhal, Tolstoy, Casanova
Hamiş
1- Kitabın ismini şu şekliyle daha doğru buldum: Kendi İçindeki Şeytanla Savaşanlar
* Diğer iki cilt
- Üç Büyük Usta: Balzac, Dickens, Dostoyevski
- Kendi Hayatının Şiirini Yazanlar: Stendhal, Tolstoy, Casanova
Hamiş
1- Kitabın ismini şu şekliyle daha doğru buldum: Kendi İçindeki Şeytanla Savaşanlar
2- Stefan Zweig bu adamın intihara giden hayatını yazmış yazmasına da kendisi de intihar etmiş. Son sözleriylse şöyle:
"Bütün dostlarımı selamlarım. Umarım, uzun gecenin ardından gelecek sabahın kızıllığını hâkî görebilirler. Ben, çok sabırsız olan ben, onların önünden gidiyorum."
Bunaltılı, karışık ve bilhassa Yahudi baskısının yoğun olduğu II. Dünya Savaşı devresinde intihar eden yazarlardan biri.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)