Perşembe, Ekim 22, 2009
Mecazi Aşktan Milenyum Aşklarına
Daha ilk satırda büyük sözler söyletiverir işte böyle.
Eli kalem, dili kelam tutan herkes asırlardır ne çok şey söylemiş ve her söylenen ne kadar eksik kalmış. Söylenenlerin hepsi ondan bir parçayken, o hiç bir tanımın parçası olmamış.
Buraya kadar herşey güzel. Bir solukta yazıldı. Parmaklarım tuşlara dokundukça satırlar artacak ve yine söylenmişlere benzer sözler dizilecek sıraya. Bu yüzden aşkı metheden bu serenatı başladığı yerde bırakıyorum.
Peki maksat hasıl olacak mı?
"Arif olan anlar" hükmünce söylenen söylendiğiyle, anlanansa anlaşıldığı kadarıyla kalacak.
Bundan hasıl olanlar da ya ezber bozacak, ya ezberlenenlerin yanına ilişip izbe bir köşede hayatın fiiline ilişmeyi bekleyecek.
O eski devirlerde söz, gönlün merhemi olup yaralara sürülürken, muhattabını bulamamış çaresiz âşıklara deva olurdu. Çünkü ne telefon vardı halet-i pür melali fâş edecek, ne mail, ne facebook.
İşte bu yüzdendi ki şiirlerde aşktı asıl mevzu. Sevgiliydi, rakipti... Merâmı ifade edebilecek tek kürsüydü şiir. Teşbihler öyle derinleşiyor, öyle uzayıp gidiyordu ki bunca hudutsuzluk içinde Mecnunlar, Ferhatlar dolu dizgin at koşturuyordu.
Bir yandan da şairler ikaz edip duruyordu şaşkın beşeri:
"Can verme gam-ı aşka, aşk afet-i candır
Aşk afet-i can olduğu meşhur-ı cihandır"
Temmeti atılmamış bir kitaba dönüşmüştü aşk... Gelen yazdı, giden yazdı...
Gel zaman git zaman geçti, şimdiki zaman gelip çattı ve aşk bir pazar halini aldı. Kitap olup bestsellere karıştı, dizi olup efsanelerle yarıştı. Sinema filmi oldu, hatta ondördüncü Şubat gününe denk düşürüldü. Oysa aşk bir delilikti ve deliye hergün bayramdı. İki cümlede bir tezattı sözler. Üç yanlış bir doğruyu götürmüyor, iki yanlıştan bir aşk, şak diye doğuveriyordu (!)
Birilerinin içi yandı, birilerinin başı. Ama bu işten çok paralar kazanan da vardı. Yani kiminin de aş'ı oldu.
Hani eskiden bir âşık ve bir de mâşuk vardı ya. Artık bir gâdir ve bir de mağdur vardı. Hatta işi azıtanlarca bir gâdir, onlarca mağdur...
"Din afyondur" diye saf dimağlara fesat karıştıranlar şunu söyleyemediler mesela: "Aşk, afyondur."
Öyle bir mevsimine gelinmişti ki aşkın, afyona dönüşmüştü. Uyutuluyorduk. Kitaplarla, filmlerle, şarkılarla, türkülerle. Hem de güle oynaya, hem de özene bözene...
İnsanlar birbirini yiyordu, birbirinin üstüne hastalıklı hislerini boca ediyordu, aşığım, aşıksın, aşk diyordu da aşkın esamesi okunamıyordu bir türlü.
Çünkü afyonlanmıştık ve belki domuz gribi gibi bulaşıcı bir hastalığa dönüşmüştü artık aşk.
Aslı olmayan şeyin gölgesi de olmayacağına göre, bu yeni aşk ne asıldı ne gölge. Bir yerlerde mi asılı kalmıştı. Ne bilen vardı artık ne bulan. Ne de o kadar önemseyen...
Şairin biri çıktı şöyle dedi:
"başkalarının aşkıyla başlıyor hayatımız
bakıp başkasının başkayla kurduğu bağlantıya
aşka dair diyoruz ilk anı bu olmalı "
Ezberlenmiş ve taklit edilmiş şey, elbet aslından uzaklaşır her tekrarda. İşte bu yüzden, icat edildiği günden beri aslından uzaklaşıp şekil değiştiren mecazi aşklara bin şahit de bulunamaz oldu. Çünkü aşkın aslını bilen bir şahit de kalmamıştı ki, her hissinin adını "aşk" koyan aklı avarelere dert anlatılsın.
Mecazi aşklardan, milenyum aşklarına doğru gelindikçe, insanın insana beslediği şeyin ne iken ne olduğunu sorgu masasına yatırıp, üstüne kuvvetli bir ışık tutsak ne görürüz acaba?
Hiçbir şey göremeyiz elbette. Bu hayali ticaretin satıcıları ceplerini doldururken, alıcılarının anlatacak bir "aşk hikayesi" var muhakkak. Replikleri birbirine benzeyen, giriş-gelişme-sonuç örgüsü iki ters bir düz...
Hasılı: Bir aşk varsa, efsanelerde kalmıştır. Gördüğünü zannedenlere geçmişler olsun...
Buna rağmen aşktan hasta olduğunu sananlar varsa da antidepresan ve biraz da terapi öneririm...
Ve ne mutlu hakiki muhabbet ehline ki, aklı başında severler birbirlerini...
Perşembe, Ağustos 06, 2009
aaah güzel istanbul
Zaman bahtını, güzelliğini bozmadan değiştirsin ve
çocuklarım seni bir gün benim
seni gördüğüm ve terkettiğim aynı
delikanlı heyecanının sarhoşluğu içinde görebilsin"
(Edmondo de Amicis, İstanbul*)
Sokrat, bunu daha da anlamlandırarak, şehirlerin felsefenin yurdu olduğunu söylemiştir. Her ne kadar günümüzde gözardı edilmiş ve homojenliğini kaybetmiş olsa da felsefe ve şehir arasında bir symbiosis yani ortak yaşamın varlığı sözkonusudur. Bu anlamda şehirler, düşüncenin ve büyük kitle hareketlerinin merkezi, beyni konumundadır. Şehrin bu özelliği onu her daim dinamik tutar. Elbette bu, günümüzdeki "yerleşim birimi" tanımındaki şehirden daha ötebir mefhumdur.
Fakat bazı şehirler vardır ki, onlar bu nesnel yapılarından çok daha derin anlamlar kazanarak, kişiliğe bürünmüş ve öznelleşmişlerdir. Onlara artık sadece bir şehir gözüyle bakılmaz. Kimi zaman bir kadına benzetilir, kimi zaman gamsız bir yarene. Eşe, dosta, akrabaya: Hasılı insana. Konuşulur, sitem edilir, bir sevgiliyi özler gibi özlenilir.
İstanbul da bu şehirlerden biri. Efsanesi Hz. Süleyman'a kadar dayanan, adına yüzlerce, binlerce şey yazılmış, çizilmiş, söylenmiş güzellikler diyarı.
"Tarih değişmez, değişen tek şey kıyafetlerdir." diyordu İskender Pala bir konuşmasında. Öznelleşmiş bir şehrin kıyafetleri gibi. Ne kadar değişirse değişsin, dokusu, tavrı değişmeyen; köhneliği ve güzelliği, hatta trafik sorunu, kalabalığıyla, hep o aynı şehirdir İstanbul.
Atıf Yılmaz 1966'da çevirdiği "Ah Güzel İstanbul" filmiyle, yozlaşmayı, değişimi ve bir şehrin bozulduğu halde, nasıl hala umut kapısı olduğunu çok güzel anlatmış.
Sadri Alışık'ın kendine has uslubu, kullandığı yarı beyefendi yarı sokak ağzıyla olaylara bakış açısının yanında, silik silik de olsa İstanbul manzaraları olan filmi izlemenizi tavsiye ederim.
Haşmet... Seyyar Fotoğrafçı.
Filmin bu ilk karelerinde çok hoşuma giden bir de söz eder:
"Bizim memlekette şaşkınlık yaraşır delikanlıya..."
Ve şiir:
SEYYAR FOTOĞRAFÇI
Çek artık Osman Usta çek
Kapağı bir açışta
Şu bütün sabırsızlığımın resmini
Tam işte o dakikadayım
Hani o her şeyden her şeyden
Sıkıldığım dakikada
Başını şöyle tut diyorsun
Elime doğru bak
Hayır ben o yana bakamam
İstemiyorum öyle durmak
Nedir o öyle
Girecekmişim gibi bir işe
Bıktım usandım rötuştan pozdan
Az mı ezildim az mı büzüldüm
O öldüresiye nazlardan
O hep karşılıksız aşklarda
Bu olduğum gibi sade
Görünebildiğim kadar silik
Dakikada çekersin diye resmimi
Osman Usta bunun için seçtim seni
Deniz gibi sokak gibi ev gibi duracağım
Senin karşında istediğim yana bakarak
İşte öyle çek Osman Usta
Hani o bir bakışta
Halime hayran olarak
S. Aldanır
Hamiş:
* Edmondo de Amicis'in seyahatnamenin ötesindeki bu kitabı, kendi asrındaki İstanbul'u çok ayrıntılı bir şekilde anlatmaktadır. Bir Batılının gözüyle şehrin kozmopolit, çok sesli ve çok renkli yapısını keyifle okuyabilirsiniz.
Bu vesileyle TTK'nın Temmuz'a kadar yaptığı %50 kitap indirimini Aralık'a kadar uzattığını belirtmekte fayda görüyorum.
Amicis'in kitabı da TTK yayınlarından çıkmakta. İnternet üzerinden rahatlıkla alabilirsiniz. Çok da ucuz.
Meraklılar için buradan...
Cuma, Temmuz 03, 2009
sabra tahammül yok, ümit-vâr cânımda
P-İyi ama, hazinenizdeki herşeyi etrafınızdakilere dağıttınız. Size ne kalıyor?
İ-Bana ümit kalıyor.
P- Öyleyse bu mücevherleri bana vermeyiniz. En yakın silah arkadaşınız olarak, size kalan ümidi paylaşmak isterim.
Fakirin aşı, aşık'ın yoldaşı, yeis'in rakibi, hasretin akranıdır ümit. İlla bir şeylere, birilerine hissedilir.
Peyami Safa Mahşer'inde "hasta bir ümit, sağlam bir yeisten daha fenadır" der ve ekler: Ümitsizliğin bir derecesi vardır ki, o vakit irade sevki tabii gibi kördür, nasılsız ve nicesizdir, gayesinde sarhoş gibi körkütük gider ve o vakit insiyâki bir iş gören zekâ ne yaptığını bilmez."
Demek odur ki, ümit kadar kuvvetlidir ümitsizliğin halleri. Derindir.
Şair mısralarında çokça yer bulmuştur bu girift, çetrefilli, kimi zaman ömür kurtaran his.
Ne tende cân ile sensiz ümmid-i sıhhat olur
Ne cân bedende gam-i firkatinde râhat olur
der Nef'i. Sevgilisiz sıhhat ümidi bile yoktur, ayrılık gamıyla rahat edemeyen cânında. Bütün yollar yokluğa çıkar, onsuz her halükarda ten de rahat bulmaz, can da...
Şeyh Galip temkinlidir. İçtiği kızılcık şerbetidir sanki:
Senden ey şuh ben ümmid-i visal eylemedim
Tab'ıma hadşe verip fikr-i muhal eylemedim
Hüsn ü Aşk'ındaysa gam defterine ulaşan olmadığını ve yârden yana isteğe ümidinin de bulunmadığını dile getirir:
Gam defterinin residi yoktu
Senden bana kâm ümidi yoktu
Sonra işin rengi değişir. Belki sevgiliye olandan daha büyük bir sevda ile sarılır kaleme şair Hürriyet kasidesinde:
Ne yâr-ı cân imişsin ah ey ümmid-i istikbâl
Cihanı sensin azad eyleyen bin ye's ü mihnetten
ve ümit istemeyenler de çıkıp meydan okurlar:
- Kimseden ümmid-i feyz etmem, dilenmem perr-ü-bal
- Kendi cevvim, kendi eflakimde kendim tairim,
- İnhina tavk-ı esaretten girandır boynuma;
- Fikri hür, irfanı hür, vicdanı hür bir şairim
Her şeye rağmen, kaybı eksiklik, varlığı esenliktir.
Hele şu binbir hesabın, karmaşanın, yalanın döndüğü memleketimde.
Yani ki bunca yokluğun içinde ümit-vâr olmaktır aşımız...
Cumartesi, Haziran 13, 2009
Salı, Ocak 13, 2009
erbab-ı muhabbet
Semenderler gibi uşşak da sükkân-ı âteştir
Şeyhülislam Yahya Efendi
Yani:
Muhabbet sahiplerinden, muhabbet ehlinden bir yerde durup da orayı ateş içinde bırakmayan var mıdır
Aşıklar da semenderler gibi ateşte ikamet edereler.
Cumartesi, Eylül 13, 2008
Şem'ine pervâne olur şeş cihât*

Terci-i Bend
Ey ruh-ı pâkinde iyan nûr-i zât
Sînesi âyîney-i vech-i sıfât
Pertevi hüsnünde nümâyan temâm
Sırr-ı Hudâ mâ hasal-ı kâinat
Sen urıcak vakt-i semâ' içre çerh
Şem'ine pervâne olur şeş cihât
Şevk ile can tazelenir ben desem
Nutk-ı safâ-bahşına rûh'ul-hayât
Pertev-i envârı cemâlin senin
Aşk ile verdi dü cihâna sebat
Doldu tecellî-i Hüdâ'dan sivâ
Şems-i muhabbet edicek iltifât
Yandı o âteşle dil ü canımız
İtti cemâlin velî keşf-i simât
Âh mine'l ışkı ve hâlâtihî
Ahraka kalbî bi harârâtihî
Görmeği istersen eğer mahşeri
Çerhte seyreyle o meh-peykeri
Aşk ile galtîde olup mihr-veş
Salmada âlemlere nûr u feri
Şeyh Gâlib
Şerh-i Mihman
Ey sevgili. Senin ruhun öylesine temiz ve paktır ki Mevla’nın zat nuru sende aşikar olur ve Ey sevgili, senin sinen öyle parlak bir aynadır ki yaradanın bütün sıfatları oradan görülür.
Güzelliğinin ışığında Hüdâ’nın sırrı, kâinatın bütün hasletleri apaçık mevcuttur.
Sen, ne vakit ki semâya durursun, altı cihet de senin ışığına (mumuna) pervane olur.
O neşe bahşeden sözüne, hayatımın ruhu desem, cânım arzu ile tazelenir.
Güzel yüzünün ışığı, cemalinin nuru, aşk ile iki cihanı sebat etmiştir ve iki cihan varlığını o ışığın aşkıyla devam ettirmektedir.
Muhabbetin güneşi doğunca, Hüdâ’dan gayrı ne var ise, o ışığın iltifatıyla aydınlanır.
O öyle bir güneşti ki ateşiyle cânım yandı, kalbim yandı. Sonra ol sevgiliden gayrı ben kalmayınca, ondaki güzelliğin bütün alametleri aralandı, keşfeyledim ol cemali. Zira cismaniyat yok olunca, kalktı aradaki bütün hal perdeleri.
Ah aşk! Ah aşkın hallerinden. Hararetiyle yaktı kalbimi.
Eğer ki mahşer yerini görmeyi murat edersen, ol ay yüzlünün semaını seyret.
O ki ay gibi dönerek aşkıle, alemlere nurunu ve ışığını salmakta..
(*) altı cihet de senin mumuna pervane olur.
Perşembe, Temmuz 24, 2008
Perşembe, Haziran 05, 2008
Gökten Bir Sitare Kaydı..
Baş koymuşum Türkiyemin yoluna..
diye başlar. Fakat güftekarının Dilaver Cebeci olduğunu çok da bilen olmaz.
Dilaver Cebeci'yi Sitare isimli şiiriyle tanıdım önce. Türkiyem şiirinin ona ait olduğunu daha sonra öğrenmiştim.
Bugün aklıma nerden estiyse yeniden okuyayım dedim:
..
Gözlerine baktığım zaman Sitare
Bütün çöllere ay doğuyor
Yoldaş ediyorum kendime İmrül Kays’ı Antere’yi A’şa’yı
En kuytu vahaları dolaşıyorum
Hangi vahaya gitsem çadırlar sökülmüş Sitare
Çadırla su arasında bir cılga var
O cılgada narin ayak izlerin var
Durgun suya düşüp kalmış gözlerin var
...
Sonra birden şiirle ilgili bir yorum takılıverdi gözüme: "Kalbin nur, mekanın cennet olsun."
Senelerdir hastaydı Cebeci. Google amca imdada yetişti. Bir gazeteden öğrendim haberi: "..'Türkiyem'in şairi Dilaver Cebeci vefat etti .." 28 Mayıs 2008.
1 hafta önce.
Ve şair diyor ki şiirinin bir yerinde:
Güçlü ol ey kalbim güçlü ol
daha yapacak işimiz var.
Umarım yetmiştir kalbi yapacaklarına. Mekanı cennet olsun.
Salı, Nisan 01, 2008
ya fotograf/çı/lar olmasaydı
Bugünlerde 1860'lara ait bazı mektupları çeviriyorum.
Evinden çok uzak bir ilde (o zamanın şartlarıyla uzak) görev yapan bir memurla hanımı arasındaki yazışmalar. Kadın hep sitemkar, adam hep sabırlı. İskender Pala'nın çok hoşuma giden bir sözü vardır: "İnsanlar değil, kıyafetler değişir." Sorunlar aynı. Tepkiler aynı.. Yani ki insana dair herşey aynı.
Dikkatimi çeken, içimi burkan bir şey okudum bu yazılarda. Hanımı mektupla birlikte küçük oğulları Ali Sedad'ın tasvirini gönderiyor. Memur buna o kadar çok sevinmiş ki "..gah cebimde taşıyor, gah öpüp karşımda tutuyorum..." diye cevap yazmış.
Fotoğraf denen nesnenin henüz adı sanı bilinmez. 15 günde 1 ayda bir gelen mektuplar tek haberleşme aracı.
Gurbet çeken için mektup bile büyük nimettir elbet.
Fakat galiba biz bu kadar kitle iletişim araçları içinde bile birbirimizi arayıp sormaz olduk. Buna mukabil telefonumuz şebeke dışı kalsa sinirleniyoruz.
Ne diyordum, iyi ki icat edildi fotoğraf.
Bir de bugün arkadaşım bir şiir gönderdi. Özellikle son mısraı çok hoşuma gitti. Şöyle ki:
Foto Ali
bir vesikalık kestim aynanın içinden
pazar ola ey çünkü ben
yana yatmayan saçları gibi bir insanın
hep şuna inandım,
geciken bir mektup, düşünün sevgilinizden
işte o mektup benim, siz karşımda gülerken
üzüntümdür yüzünüzde patlayan
foto ali ben
falso alırken her şey hayatın karşısında
çoğaltırım sizi hiç üşenmeden.
İbrahim Tenekeci
İyi ki var fotoğrafçılar.
Pazartesi, Ekim 15, 2007
Akıl bulanıklığının işaretleri
Maslahat varsa fakat sözde, bırakma meskût
İki şey tîregî-i akla delalet eyler:
Susacak yerde kelâm, söylenecek yerde sükût.
Gerçi akıllılar susmayı edep addetmişlerdir.
Fakat bir söz(ü söylemek) de fayda varsa sessiz bırakma (susma) .
(zira) İki şey aklın bulanıklığına işaret eder:
Susacak yerde konuşmak, söylenecek yerde susmak.
Perşembe, Mayıs 03, 2007
Bozgun
I
biz bu kentlere sığdık da
bu kentler bize sığmadı asiya
ve bir çığlık gibi günlerin çarmıhında
arttıkça yalnız, sustukça silik…
ay ışığı gölgeleri büyüttü
son kuşlar da vuruldular dağlarda
yakamozları söndü sahillerin, ışıkları evlerin
çağın vebalı gövdesinde
bir hayalet gibi gölgemizde yalnızlık
kaldık…kırık bardaklar gibi
içilmiş sulardan geride buruk bardaklar gibi…
II
düşler artık ölü çocuklar doğuruyorsa
sevgiler boğduruluyorsa kürtajlarda
ve daha eskimemiş tüfeklerle
ordusu bozguna uğramış askerler gibi kalıp
bozuk paralar gibi yuvarlanıyorsak kaldırımlarda
bir bedeli vardır elbet cennetini çaldırmanın
ömrünü piç bir bebek gibi
bırakmanın
bulvarlara
bozgunlara
ve yanlış yalan aşklara;
bir bedeli
bu kuşatmaların, ilkyazları kurşunlatmaların…
*
biz bu kentlere sığdık aslında
bu kentler bize sığmadı asiya
ah son kuşlar da vuruldular dağlarda!
III
ay ışığı gölgeleri büyüttü
mutluluk oyununda geç kalan ölü kuşlara geldim
geldim…kırık bardaklar gibi
içilmiş sulardan geride buruk bardaklar gibi
ve ömürlerimizde bin kasvetle upuzun
sefalet seferlerinin ayazı
belki de yalnız gezeceğiz artık kimbilir
batan gemiler gibi yiten aşklardan geride
kalan her kışı, güzü ve yazı
ay ışığı gölgeleri büyüttü
ayrılıklar eskidi…biz eskidik
aşk bize küstü asiya…
IV
belki de uzun sürecek bu bozgunun saçağında
sen şarkılarını sesine yasla
ve bırak beni de usulca
bir apansız yalnızlığa!
ay ışığı gölgeleri büyüttü
büyüdü ölüm
ve biz küçüldük asiya…
Yılmaz Odabaşı
Pazartesi, Nisan 16, 2007
Şiiri Yazılamayan Şehir
Bu pürfüsun şehire nasıl yazılır şiir?
Bir masal diyarının gölge-ışık Kaf’ını
Kalem çizebilir mi mânâ fotoğrafını?
Medine-i fâzıla, kutsanmış dersaadet
İstanbul sevda gibi, ölüm gibi mücerret
Yakamoz şehrâyini, tılsımlı, aşkın-verâ
Sözle şerh edilemez bu ilâhî manzara
Sanatın bütün sırrı mazmun olsa yine zor
İstanbul nûr revnakı, İstanbul bir metafor
İstanbul şiiristan, bedestân pazarıdır
İstanbul, mâverâya dervîşân nazarıdır
İstanbul taç-neşide, ona remz olan lâle
Dökülür gökyüzünden bediî bir şelâle
Aşkbaz suzidîlâra, raks eder leyl ü nehar
İstanbul âteşefruz, erguvanî nevbahar
O bir teşbîh-i belîğ, hüsne ad olan gazel
İstanbul güzelliğin hayran kaldığı güzel
Efsaneler sultanı dalmış ulvî-uykuya
İstanbul, lâmekânda ruhun gördüğü rüya
Olcay Yazıcı
Perşembe, Nisan 05, 2007
Hasretin şairi, şairin hasreti
Hasret ki, hicrin, firkatin, ayrılığın hulasası. Derd-i aşkın yekûnu.
Sen beni hasret beyâbânında dermansız kodun der Aşkî, bir türlü erişemediği vahaların seraba dönüştüğü sahrada. Hasret çöldür artık, vuslat su. Su ki sevgili. Dermansız kor âşık'ı.
Hasret düştüğü dem şairin gönlüne, ne söyleşir dil, ne tadı kalır ehl-i dil ile söyleşinin.
Gittin emmaki kodun hasret ile cânı bile
İstemem sensiz geçen sohbet-i yârânı bile
Neşati
Ki zaten sohbet dediğin de sevgiliyle yapılandır. Cennettir diğer ismi. Onsuzluk hasret, hasretin ateşiyse olsa olsa cehennemin ta kendisidir:
Cennet değil mi yâr sohbet dedikleri
Dûzah değil mi âteş-i hasret dedikleri
Nev'î
Asırlar geçer, hasretler geçmez. Sözler değişse de, sevenler de sevilenler de kalmasa eskisi gibi, hasretler değişmez. Yine şiire düşer hasret:
Cana hasret kaldı can / Suya hasret kaldı su
Cana hasret kaldı su / Suya hasret kaldı can.
İsmet Özel
Kimisi demirin bile dayanamadığından dem vurur, Hasretinden prangalar eskittim deyiverir. Nasihat eder kimisi:
Ay ışığındadır sevgiliye duyulan hasret
Ve sevgiline hasret kaldığın kadar ona yakınsın
Can Yücel
Bir diğeri çıkışır ay'a, deniz'e. Hep hasretten:
Katili oluyorum gecelerimin her yakamozda
Bir ay'ı kalaylıyorum bir denizi
Savuruyorum rüzgarlara vuslat dilekçemi
Yaşanmıyor hasretinle böyle bir başıma
Ahmet Nuri Köse
Meşhur olmak gerekmez, gönle hasret düştüyse. Her yürekte bir karşılığı vardır onun.
Hasretin şiiri bitmez, şairin hasreti bitmedikçe.
Cumartesi, Mart 17, 2007
Onlara ölüler demeyiniz..

Bu toprak, bir devrin battığı yerdir.
Eğil de kulak ver, bu sessiz yığın,
Bir vatan kalbinin attığı yerdir.
Bu ıssız, gölgesiz yolun sonunda,
Gördüğüm bu tümsek, Anadolu’nda,
İstiklal uğrunda, namus yolunda,
Can veren Mehmed’in yattığı yerdir.
Bu tümsek, koparken büyük zelzele,
Son vatan parçası geçerken ele,
Mehmed’in düşmanı boğuldu sele,
Mübarek kanını kattığı yerdir.
Düşün ki, hasrolan kan, kemik, etin
Yaptığı bu tümsek, amansız, çetin,
Bir harbin sonunda, bütün milletin,
Hürriyet zevkini tattığı yerdir.
NECMETTİN HALİL ONAN
Çarşamba, Mart 14, 2007
Gönlümün elinden sana sığındım
Gönül aşk elinde deli divane
Odlara yandı özüm pür pervane
Seyyah oldum mihmaneyim cihane
Gönlümün elinden sana sığındım
Aşık Mevlevî
Pazar, Mart 04, 2007
Yar-ı vefâ-perver
Ali Nihat Tarlan
Hasret derdi gibi vefalı yar bulamadım. Zira hasret, bir gönüle girdi mi kolay kolay ayrılmaz. Her an, her fırsatta kendini hissettirir. Ki yâr de böyledir aslında. Bir dem çıkmaz hatırdan. Yani ki hasret acısı, yâr'dan daha vefalı bir yâr'dır.
Pazar, Şubat 25, 2007
Dermeyan-ı nazım-ı Vâsıf
Benim sûz-ı derûnumdan eser micmerde kalmışdır
(Sevgili) senin yanağının duruşundan anber nişan (olarak) kalmıştır.
Benim yanan gönlümden eser (ise) micmer (buhurdan) kalmıştır.
Anber, görüntüsü itibariyle ben'e benzetilir. Yani sevgilinin yanağından insanlığa bir nişan olarak anber kalmıştır. Anber, nadir bulunan bir şeydir ki, balığın karnında oluşur. Kokusunun güzelliğinden başka, tıpta da kullanılmaktadır.
Buhurdan, içersinde tütsü yakılarak etrafa hoş kokular yayan bir nesnedir. Böylece şair, gönlünün yanmasından eser olarak insanlığa "buhurdan" kaldığını söylerken, anberle de bağlantı kurmuş.
Ararlar nüsha-i adli gezerler câbecâ ammâ
O nüsha var ise sandûk-ı İskender'de kalmışdır
Pekçok yerleri gezerler adalet sayfasını ararlara ama
O sayfa var ise İskender'in sandığında kalmıştır.
İskender de dünyayı gezmiş, fakat adaletin, şecaatin timsali olmuştur. Eğer adalet denilen bir nesne kaldıysa, o da İskender'in hazineleri arasında bir defineye dönüşmüştür.
Denîler bozdular bikr-i nizâm-ı âlemi şimdi
Nizâm ancak efendi sûret-i defterde kalmıştır.
Soysuzlar bozulmamış alemin nizamını bozdular, şimdi
efendi, nizam ancak defter üstünde kalmıştır.
"efendi" diye hitap ettiği kişi, sancaklarda veya merkezde, hukuki meselelerle ilgilenen, davalara bakan kadılar veya ulemaya mensup kişidir. Gün görmüş, mürekkep yalamış, devlet kademesinde de görev alan kişilerdir. Yani alelade bir ademoğlu değildir.
Şair, nizam denilen şeyin, kanunların yazıldığı defterlerde kaldığını, görünüşten ibaret olduğunu dile getirirken, adlî muemelatın da bozulduğuna işaret etmiştir. Bir önceki beyitteki "soysuzlar"la bağlantı kuracak olursak, devlet nizamını, yine soysuz devlet adamlarının bozduğu atfında bulunulmuş.
Müheyyâ bezm-i işret bir kadehle al elim sâkî
Benimle yâr beyninde heman bir perde kalmıştır
Bir kadehle hazırlanan içki meclisini dağıt sâkî (içki sunan kişi)
Sevgilimle aramda sadece bir perde kalmıştır
Şaraptan bir kadeh içince, sevgiliyle aramdaki bütün perdeler kalktı. Bu aşıklar meclisini dağıt ki saki, o son perde kalkacakken kimse kalmasın yanımızda.
Yani şair, sevgilisinin mahremiyetine de sahip çıkıyor.
N'ola hayrân olursam rûz u şeb âyine-veş Vâsıf
Hayâl-i akl u fikrim sûret-i dilberde kalmışdır
Ne olurdu ayna gibi hayran olursam gece ve gündüz Vasıf
Akıl ve fikrimin hayali sevgilinin güzelliğinde kalmıştır
Ayna, sevgilinin saçını taradığı, kendisine seyrettiği bir cisimdir. Ve yine o ayna, sevgilinin güzelliğine hayran kalır. Ayrıca aynanın arka yüzü karanlıktır. Böylece iki yanı gece ve gündüze teşbih edilir ki, gece ve gündüz sevgiliyi hayranlıkla seyreden de aynadır. Şair, bu mısrayla aynaya öykünmüş. Onun gibi olabilmek istemiş.
Zira aklı da fikri de sevgilinin suretinde kalmıştır. Bu son beyitle şair, üstte bahsettiği olumsuzluklara rağmen, kendinin ne alemde olduğunu da izhar etmiş oluyor.
Yani onca dert varken, onun âşık gönlü tek birşey ile efkarlanmaktadır.
Şair Vâsıf, "Enderunlu Vasıf" olarak bilinir. III. Selim döneminde yaşamış ve hicivleri yüzünden başı derde girmiş bir şairdir.
Şiirinde geçen "nizam-ı alem" tamlamasının, "Nizam-ı cedid"e benzerliği tesadüf olmasa gerek.
Bu dönemde Sultan Selim, devlet adamlarına layihalar hazırlatmıştır ki, bunlar nizamname hükmünde olan ıslahat projeleridir. Devletin hangi hususlarda inkıraza uğradığı ve bununla ilgili neler yapılabilir'in "nüsha"ları idi bu layihalar.
Şiirin içersinde geçen, "soysuzlar, efendi, nüsha-i adl, suret-i defter" gibi kelimeler, hep kendi devri içersinde gelişen hadiselere atıflar şeklindedir.
Vasıf, divan şiirinde mahallileşme ekolünün bir devamı olan şiirlerinde, diğer divan şairlerine nazaran daha kaba ve alaycı tavrıyla dikkati çeker. Üstteki şiirinde de aynı havayı görmek mümkün. Sevgiliyle başladığı şiire hicivler sıkıştırıp, yine sevgiliyle bitirip "adam sendeci" tavrına geri dönmeyi ihmal etmemiş bir şair. Zaman zaman edep sınırlarını zorlayan şiirleri de olmuş. Taklitten sakınmamış, çizilen sınırların dışına taşmış, ama bütün bu yönleriyle orjinal olmayı başarmıştır.
Divan şiirinin, dünyevi mesajlardan çok ruha-gönle hitap eden fonksiyonundan çıkıp, biraz daha kendi devrinin sorunlarıyla ilgilenen bir hale bürünmesinde kerte olduğunu söyleyebiliriz ki genellikle edebiyatçılarca, edebi yönü ağır eleştirilere mâruz bırakılıp, bu yönünden fazla bahsedilmez.
Zaten ondan sonra Namık Kemaller, Ziya Paşalar gelecektir.
Perşembe, Aralık 07, 2006
Şuaradan..
(edip cansever)
ben sana mecburum sen yoksun
(atilla ilhan)
adımdan gayrısını bilmiyorum
(ahmet telli)
en leylim gecede
(ahmet arif)
ölüyoru(m), demek ki yaşanılacak.
(ismet özel)
Cuma, Eylül 29, 2006
En büyük asker bizim asker
Bizde adettendir, askerlerimizi davullu zurnalı, düğüne uğurlar gibi göndeririz. Vatan borcu namus borcudur.
Bugün 1914 tarihli Harp Mecmuası'nı incelerken önce bir şehit listesi çıktı karşıma sonra şu beyt:
Bu toprağı Türkün kanı yoğurdu
Annem beni bugün için doğurdu
Aradan nerdeyse bir asır geçmiş. Değişmeyen birşeyler var hala..
Çarşamba, Eylül 27, 2006
Şol Dünya
.
Dünyayı çok sınadık bir bûyimiş
Kamu âlem varlığı bir hûyimiş
Kaplan aslan ejderhâlar cümlesi
Kaynağında ecelin âhûyimiş
Kadı Burhâneddin
bûy: korku, tamah.
kamu: bütün
hûy: tabiat, mizac. (aynı zamanda bir "hu" çekecek kadar. bir hu(y)luk)
ahu: ceylan



