Sayfalar

Salı, Haziran 27, 2006

Safa'dan..


Sevenlerin şüphesi, çok defa kıskançlığın değil, mücerret olarak doğruluk özleyişinin ve aşkta benlerin kaynaşmasına engel bir yalnızlık dehşeti hesabına sevgilinin ruhuna giren casustur.
(Yalnızız)

Hakikati seviniz, o da sizi sever; hakikati arayınız, o da sizi arar ve üstüne yalan Çin setleri gibi kalın duvarlar örsün, altında kalan hakikat bir ince iniltiyle, bir hafif rüzgar dalgasıyle herhangi bir küçük işaretle mevcudiyetini bildirir: "Buradayım!"
(9. Hariciye Koğuşu)

Hayatta aldığımız her zevki ona muadil bir ızdırapla ödediğimizi bildiğim için, hiçbir şeyden yüzde yüz saadet ümit etmiyor ve yüzde yüz felaketten korkmuyordum. Çünkü ruhi varlığımız hazla kederin muvazenesine istinat eder, işte en büyük adalet ve müsavat insan, çektiği ızdırap nisbetinde zevk duyar: Ne kadar acıkırsa yemekten, ne kadar yorulursa dinlenmekten, ne kadar arasa bulmaktan o derece zevk alır. İhtiyaç ve ızdırapla muvaffakıyet ve saadet arasındaki bu riyazi tenasüb, bütün insanlar arasında tam ve ezeli bir müsavat temin etmiştir.
(Bir Tereddütün Romanı)

.. insan zaafları, nefisten ürkerek, ruhun kuytu bir köşesine gizlenirler; arandığı vakit bulunamazlar, ortaya çıkamazlar; aczini kendine itiraf etmeyi kibrine yediremeyen insan, zaafını anlayamaz, en aciz anında bile kendini kuvvetli bulur; hatta bunun içindir ki bir insan, kendini kuvvetli bulduğu anda aciz ve aciz bulduğu anda kuvvetli olabilir.
(Şimşek)

Sevmek, belki de bir tek ihtirasın lehine bütün diğerlerini bastırmak değildi; bilakis aşk, sevilen şeyin içine bütün diğer ihtiraslarımızı doldurmaya benziyordu; bir insanın şahsında bütün ümitlerimizi, iştiyaklarımızı seviyoruz. Hayatımızın müsbet ve menfi hadiselerinden gelen hazlarımız ve kederlerimiz bu aşkın bahanesi içinde sıkışarak büyüyor; aşkta; birşey değil, herşey istiyoruz, bir şeye değil herşeye kin besliyoruz, ümitlerimiz ve korkularımız gibi bütün heyecanlarımız da bir tek mevzuun içine dolarak bizden karışıklığını gizliyor.
(Biz İnsanlar)

Belki de benim ihtiyacım bu güzel imajı ona giydiriyor. Olmayan bir Yahya Aziz yaratıyorum. Zararı yok. Onun çamurundan böyle bir şeyin mümkün olabilmesi, yine onun bu yaratılışa liyakatını gösterir.
(Matmazel Noralya'nın Koltuğu)

İtimat da şüphe kadar müstebittir; ruhla hüküm-ferma olduğu vakit rakibine nefes aldırmaz.
(Bir Akşamdı)

Ümitsizliğin bir derecesi vardır ki, o vakit irade sevki tabii kördür, nasılsız ve nicesizdir, gayesinde sarhoş gibi körkütük gider ve o vakit insiyakî bir iş gören zeka, ne yaptığını bilmez.
(Mahşer)

Ferdin seciyesi, diğer ferdlerle münasebetine göre değişen canlı ve mütehavvil bir şeydir ve bir çok hallerde karşısındaki seciyenin makusu olmaya mahkumdur.
(Fatih-Harbiye)


Cuma, Haziran 23, 2006

Yaşamak..

ben öyle bilirim ki yaşamak
berrak bir gökte çocuklar aşkına
savaşmaktır
(1968)

çocukların üşüdükleri anlaşılıyor
bütün yaşadıklarımdan
(1972)

İsmet Özel

Dokundu mu söz kaleme..


Kendi kendine değildir konuşma, düşmüşse satha. Yaz! Düşeyaz, sona kalmışların ibtidaını. Dona kalmışlıklarını bırak ki kalsınlar öyle donuk, öyle muhayyel.

Kendinde değildir saatin yelkovanına sürtünen akrep. Sabahın körü. Kör değildir aslında, aldanma. Toydur. Vakit geç! O kadar geç ki erken oysa yeni uyananlara. Yani ki yine geç kaldın. Tezat. Denklemin tersine nüfuzu. Aldatma ey.

Elveda merhabaına eremediğim vakitlerin taze kokusu.
İçimi ezen baldıranların hayali tortusu, selam.
Hoşçakal vefakar gece.
Gel yine gittiğin gibi, örtemediğin efkarımın asırlık korkusu.

Sözle gel, öl de gel, kendine gel..

Aslında sen, eksik kalan değilsin biliyor musun. Yarısı, diğer yarısına sağır, kör bırakılansın. Unutturulmamış olmasıysa, bulman gerektiğinin işaretinden başka birşey değildir.

Nefsinin katili olmayan, ruhunu bir cinayet senaryosuna baş kahraman seçer. Kendi cinayet provalarını yazmanın korkunç trajedisine karşı, silkinmiş kelimelerdir paragraflarında asılı kalan.

Yarım bırakma, iz bırakma, kendini bırakma..


Her devr-i daimin baş dönmesi, bu sanrıdan bihaber olanların çarpışmasıyla başka hayatlara sıçrar. Birbirimizin övünçlerine de işte böyle saldırırız.


Bazan elindeki revolverin tetiğine takılı parmağının üstüne bastırıp, beni sana kendi ellerimle vurdurturum. O zaman çelişkiler çelişkiler içine girer. Birbirine sıçrar asılı kalan kelimelerin mürekkebi. Vicdanını lekeleriz, ruhunu, hislerini. Birbirimizin güvenine de böyle taarruz ederiz.

Karşılıklı cinayetlerimizi de yaz asılı kalmış kelimelerine. Sözün araf'ı değil, ölümün bertaraf edilmiş cehennemini yaz. [Sahnelenmeden yırtıp attığımız cinayet provalarımızı da yaz birgün]

Çelişkindeki yalnızlığı farkettiğin anlar adına, çelişkindeki yalnızlığa sahip çık. Çelişkini lehine kullanırsan, cani değil, katil olursun..

Sabırlı ol, cesur ol, kendin ol..




Perşembe, Haziran 22, 2006

KUM ile SU


Ben, duvar diplerini giyineceğim
Kimseye kapısından yakın olmayacağım
Ağzımı kuyulara vereceğim
Beni kim beklemiyorsa ona gideceğim
Otların ıssız mevsimini seveceğim
Bir yağmur hükmü olacağım
Mutluluğu pişmanlığı bir bileceğim
Sitemlerinizden eksileceğim
Kum sahiplerine suları göstereceğim
Kimin uzağı varsa kalbi var diyeceğim
Kirpilerin sevgisini soracağım size
Kılavuzum yalnızlık olacak
Ömrümü hiçbir yakınlıkla örtmeyeceğim
Babamı bende yaşatmayacağım
Güven duygunuzdan tiksineceğim
Çocuklarımdan çekileceğim
Hayalden başka gerçeğim olmayacak
Sevginizle yatışmayacağım
Bir tek alın çizgisine eğileceğim
Zaman hep sizi çoğaltacak
Bir harf bile etmeyecek kalbimden geçenler
Beni sevmeyeceksiniz bileceğim
Işıkları tarif edeceksiniz durmadan
Düzgün cümlelerinize yenileceğim
Sevincin yoksulluğunu göstereceğim size
Ayrılığın özgürlüğünü öğreteceğim
Aralık kapılarda fotoğrafınızı alacağım...
Kirpiklerimden çırpıp kalabalığın zamanını
Ey buğusuz taşlar
Size geleceğim...


Şükrü Erbaş


Bişeyler bişeyler..



Beni bu hayat değil, samimiyetsizlik yıpratıyor.

İlla çok sevme beni, samimi değilsen lakin, gelme, görme, konuşma.



Cuma, Haziran 16, 2006

Samim'den.../Yalnızız


Hayatımda ikinci kez okuduğum tek romandı. Bir kitabı ne zaman okuduğunuz da oldukça önemlidir aslında. Belki Peyami Safa'nın Yalnızız'ının benim için bu kadar değerli olması o zamanki ruh halimle de alakalı. Yo hayır haksızlık etmeyelim. Gerçekten okunmaya değer.
Fatih-Harbiye'nin ardından ikinci olarak Yalnızız'ı alınca elimize çıtayı tamamen yükseltmişiz meğer. Sonra ver elini Safa hayranlığı. Peki tamam itiraf ediyorum Samim'e daha da bir hayran oldum. Ama, var işte bir aması:
Peyami Safa'nın her romanında belli karakterler vardır. Mesela doğuyu temsilen eden biri, batıcı diğeri. Doğu-batı sentezi yapmış, makul ve bilgeç bir karakter vardır ki genellikle yazar burda kendini konuşturmuştur. Yan karakterlerdendir. Olayların kıyısında köşesinde, öğüt veren, akl-ı selimini yitirmeyen zat-ı muhterem.
Sonra hastalıklı biri muhakkak bulunur. Özentileri ve hatalarıyla cebelleşen kadın karakteri de (ki genellikle felaketlerle sınanır).
Yalnızız'da ise ana karakter Samim, yazarın bizzat kendisidir. Ütopyası Simeranya ile birlikte muhtemelen bir sonraki kitaplarında önünü açacağı, işleyeceği konular vardı (mesela Matmazel Noralya da Yalnızız'dan önceki basamaktır. Her iki kitapd, daha sonra Bir Akşamdı'da mistisizm görülür).
Simeranya oldukça dikkate değer bir yerdir. Gidiş öyküsüyle hiç de sıradan bir mekana yol almadığınızı anlarsınız zaten. Bilhassa eğitim sistemi, tedavi yöntemleri..
Lafı uzattık.
Aslında benim niyetim Samim'in sözlerinden iktibaslar yapmaktı. E yapalım o zaman:


..Kalbini mi kırdılar? Bir kalp, dünyanın gelmiş ve gelecek bütün kalpleriyle beraber kırılır. Kendisini yalnız bulursa, benliğinin kökünden öteye gidecek bir kavrayış melekesinden mahrum olduğu içindir. Başkalarıyla beraber bulursa şairdir. Bazıları için, hatta kendisi için bile, Namık Kemal'in şu beytinde onu muayyen bir topluluğa bağlayan sosyal bir kederden fazla birşey yok gibi görünür. Fakat en basit kalbin keder anında, sen, geçmişlerin ve geleceklerin tarihini, var olmanın trajedisini ara ve beytin dibine in:
Baisi şekva bize hüzn-i umumidir Kemal
Kendi derdi gönlümün billah gelmez yanına
Gelse de, bir orta adamın "kendi sandığı şey" herkes ve herşeydir. Kalbini mi kırdılar? Kalbimizi kırdılar.

Sevgilinin hayaline onun realitesinden daha büyük bir düşman yoktur. Çünkü en büyük rakip odur. Bu hakikati kendine mesele yap ve deş. Sevgilinin hayali sandığımız şey, onun bütününden tecrit edilmiş bir realite parçasıdır. Sevgilinin birinci realitesini hayal gibi, ideal gibi görüp onu ikinci ve kaba realitesi içinde mahpus görüşümüz insan hakkındaki aldanışımıza bir gaflet galatı. Yani insanı hep yarım görüyoruz. Ya onu seviyoruz, birinci realitesi içinde; ya nefret ediyoruz ondan, ikinci realitesi realitesi içinde. Fakat nefretimiz esas. Çünkü, onun birinci realitesini kendi hayalimiz sanıyoruz ve aşkta hayal kırıklığına uğrayınca, bunun, hakikatte ikinci realiteye çarpan birincinin kırıklığı olduğunu anlamıyoruz. İkincilerimize hakim olduğumuz nisbette insanız.

hamiş:
Faruk Bey'e Safa'nın ölüm yıldönümünü hatırlatmasından dolayı teşekkür ediyorum. *15 Haziran.

Perşembe, Haziran 15, 2006

Sabah sabah hayırdır be gözüm..

Bir günden bir gece düşüp, bu güne de güneş doğdu yeniden. Değil miydi ki "güneş batmaz.." Ama o ne renk cümbüşüdür azizim öyle. İkindiden akşama Cihangirden Eminönüne, geceden sabaha Eminönünden Üsküdara bak a bak.
Mecazın belini kıramıyorsun işte: "batmaz güneş kardeşim, kandırıyorlar sizi" teranelerini oku a oku.
Seviyorsun hocam işte o manzarayı. Otur ve hatta ayakta, pürdikkat, hemhayret gör a gör.
Ne diyordum hocam ben?
Heh sabahtı erkeninden..
Günün bu saatlerindeki sükuneti, havadaki tatlı taraveti, şehrin sabaha has letafetini seviyorum.
"Ne yesem?" sorusuna zevkli bir şekilde cevap vereceğim tek öğün olan kahvaltı öncesi, işte tam da bu vakitleri.
Martıların o güzelim çirkin çığırtkanlığını. Hayvanatın çoktan azığını tamam ettiği, insanatın kıpırdana kıpırdana uyanmaya başladığı, işte tam da bu vakitleri.
Sahi ben çalışıyordum da ne aralık işi gücü bırakmışım, sonracııma açmışım bir divan'ı okumaktayım. Neymiş hem de:

Gün yüzün görmeyeliden ki günüm dün gibidir
Bana bin yılca gelir gerçi sana dün gibidir

Okumuşuz da çizik atmışız yanına Nizamî mahlasının. Yetmemiş bir de James Blunt'tan Goodbye My Lover'ı dinlemişiz de dinlemişiz. Yeter mi? Yetmez. Açmışız yazmaya başlamışız blogta. Sabah sabah hayırdır be gözüm.

Pazar, Haziran 11, 2006

Nedir Bu Âşıkın Çektiği..


Âşık u ma’şûka benzer âsmân ile zemîn
Kim biri ağlayınca birisi handân olur

Ahmed Paşa


Yani ki âşık gökyüzüne benzer, ma’şuka ise yeryüzüne. Biri ağlayınca diğeri güler.

Asırlık hikâyedir ki, sevgili zemin gibidir. Toprak gökten su almadıkça çatlar, verimsizleşir. Solar. Âşık ki göktür. Onun sevgili uğruna döktüğü gözyaşlarıyla çoraklaşan yeryüzü yeşerir. Bu bereket neticesinde sevgili denilen zeminin yüzü gülüverir. Zaten sevgili, âşıka çektirdiği eziyetlerle göz yaşı dökmesinden memnun ve mağrurdur. Bu onu her dâim handân eyler (güldürür)

Kim anlar peki dostlar bu derdi? Baki diyor ki:

Dil derdini gamınla dil-efgâr olan bilir
Bîmâr hâlini yine bîmâr olan bilir

Gönül derdini senin gibi gönlü yaralı olan bilir ancak. Hastanın halini yine hasta olan bilir. Gayrısı ne bilsin derdin ne.

Gönlü yaralı olmayanlar ahkam kesmesinler yani. Ama hayır. Uslanmaz bu derde düşenler:

Sun sâğarı sâki bana mestâne desinler
Uslanmadı gitdi gör o dîvâne desinler

Şeyhülislam Yahyâ

Sâki sun yine o kadehten bana ki, sarhoş desinler. Beni işaret edip yine desinler ki: Uslanmadı gitti bu deli.

Câna cânân düşmüştür artık. Ne söz, ne kelâm, ne yârin bîvefâ hâli. Gelmez âşıkın gözüne hiçbiri. Derdin dermânı yine derdin kendisidir.


Ne tende cân ile sensiz ümîd-i sıhhât olur
Ne cân bedende gâm-ı firkatinle râhat olur

Nef’î

Bu canın, bu tende sensiz iyileşme ümidi olacağını sanma. Ne de sanki, bu can bu bedende ayrılığının kederiyle râhat olabilir.

Ne öldürür ne güldürür dedikleri bu olsa gerek.

Nef’î sanki sevgilisine de kafa tutuyor gibi. Veya öyle büyük bir aşk ki gönder ey sevgili diyor. Neyi mi?:

Belâ budur ki alışdı belâlarınla gönül
Gâmın da gelse dile bâis-i meserret olur

Sevgili! Belâ denilen şey, öyle çokça geldi ki senden. Belâya da alıştım. Yani ki senin derdin de gelse şu gönlüme, ancak sevinme vesilesi olur bana. (Yeter ki senden gelmiş olsun)

Kimi ısrar eder sevgiliye bir bakışı için:

Bir kezîn hâlime ey şeh bak a bak bak bak a bak
Beni cevr odına yeter yak a yak yak yak a yak

Ferruh

Bir kerecik ey sevgili bak a bak, sonra cefâ ateşinde dilediğince yak a yak…

Âh bu ayrılık. Diyor ya: Her bir dertten âlâ yaman ayrılık. Nef’î şöyle diyor bu defa:

Câna minnet ne çekersem çekeyim ey Nef’î
Lezzet-i vuslat için firkat-i yâri çekemem


Ey Nef’î! Cânıma minnet, sevgilinin her türlü derdini çekerim. Lâkin ona kavuşmanın lezzetine varacağım diye, ondan ayrılığı çekemem.

..

Aşk deyince şairin terennümü bitmez elbette.

Lakin zaman değişti. O aşklar birer şiir. Zaten olanı biteni yine çok önceden bildirmişlerdi şiirle:

Bir mevsim-i bahârına geldik ki âlemin

Bülbül hamûş havz tehî gülistan harâb

İzzet Molla

Artık dünyanın öyle bir bahar mevsimine vardık ki: Bülbül susmuş, havuz tenha, gül bahçesi harap olmuş.

Ve Nedim'in lisanından açıkça söyleyelim ki:

Yok bu şehr içre senin vasfetdiğin dilber Nedîm
Bir perî-sûret görünmüş bir hayâl olmuş sana

Bu şehr içinde, veya başka bir yerde. Kendimizce vasıflarını sayıp döktüğümüz sevgiliden eser yok. Bu olsa olsa, şairin dediği gibi hayalimizde görünen bir peri sûretidir.

Bulanlar varsa da ne mutlu onlara..

Zamane oldur ki

Hüsn-ü zan ağır bir ithamdır.


Cumartesi, Haziran 10, 2006

Eğer ki..

- İnek eğer kasapların kendisini keseceğini bilseydi, onların arkasına düşüp kasap dükkanına gider mi idi?

- Onların avuçlarından kepek yer mi idi? Onların yüze gülmelerine aldanırda onlara hiç sütünü verir mi idi?

- İnek kendisine ot verilmekten maksadın, kendisini semirmek olduğunu bilseydi, verilen otu yer mi idi?

(Mesnevi - 1325. beyt)

Salı, Haziran 06, 2006

666

Bugun 06/06/06.
Satanistler için kutlanılası ve uğurlu günken, Hristiyanların korkulu günü.
Rivayete göre şeytanın oğlu bugün dünyaya gelecekmiş.
İnşallah satanistler özel bir kutlamayla yine insan kıymaya kalkmazlar.

hamiş: İnsanlar şeytan olmuş ahali, gerek var mı gün saymaya.

Diyorum ki..

- Olmuyor, olmuyor, olmuyor...
- Nedir olmayan?
- Bir bilsem..!

Bu Lisan-ı Osmanî kelamı, Mihmanenin naçiz meramıdır..

Kütüphanelerimizde yüzlerce Osmanlıca eser kapaklarını açacak meraklıları beklemekte. Fakat ne yazık ki bugün tarih veya edebiyat mezunları bile özel gayretleri olmazsa Osmanlıca okuyamıyorlar.

Diğer taraftan Süleymaniye, Bayezid Devlet veya BOA'da yabancı araştırmacıların nasıl da Osmanlıca okuduklarını hayretle görmekteyiz.

Osmanlıca başka bir dil değil. Arap harflerini ve Türkçeyi bilen herkesin bir iki saat içinde yavaş yavaş dahi olsun okuyacabileceği bir yazı.

Bundan elli-yüz sene öncesiyle aramızda uçurum var. Öyle ki Peyami Safa veya Tanpınar kitapları tavsiye ettiğim kişiler "iyi de onların dili ağır" deyiveriyorlar. Eğer eski eserler okunmuş olsa bu uçurumun üstüne güzel bir köprü kurulacak.

Bugün Osmanlıca rejim için tehdit değil. Liselerde seçmeli ders olarak okutulmalı (gerçi mecburi de olabilir ama :). İnsanlar 100 yıl önce dedelerinin yazdıklarını orjinal haliyle okuyup anlayabilmeli.

Bu blogu okuyanlara tavsiyem, Osmanlıcayı öğrenin. İlla sular seller gibi olması şart değil veya tutup el yazması, eski asırlara ait belgeleri, kitapları okuyacak kadar olması şart değil.
En azından 19., 20. yy.a ait eserleri, matbu kitapları okuyabilmeliyiz diye düşünüyorum. Naçizane..

hamiş: okumak da okumak. amma okumak demişim :)

Pazartesi, Mayıs 29, 2006

Fesleğenler kokar ya olur olmaz..

İncesaz'da Eski Nisan, kavaklar yellenir başım üzre. Saçlarımı topladım. Aldanmak iyi gelir rüzgarın ismi çoktan konulmuşsa.
Yafta, kendi hali içre düşer sağa sola.
Bulaşır ellerime, garip renkler. Dal sallanır.
Ben seçmedim sevdalı türküler.
Plastik maşrabalara ekilen fesleğenler koktu ilkin. Başka bir dal sallandı.
Sonra labirentin en çoğulundaki trafik levhası "tek yön, tek yön" diye diye yedi olurların mu'tedil tarafını.
Güneş bir türlü batmıyordu anladım.
Mevzilendim ufuk çizgisine ki o da yoktur aslında.
Boş damacana, kırık şarap şişeleri, naylon çiçek..
Bulutlarla çizilen tabloların devrilen şövalesi.
Dağılan birşey yoktur ki yağar yağmur, başka bir hayal karşılar seğiren dimağını.
Savunmayı bilmeyen değil, inatla tutunamayan yanlarımdır uçurumun dibinde.
Gözlerimin ışığa kapanışındandır umudu ıskalamam.
Gözlüğümün karartısıdır, neon lambalarına caka satan, cesaret değil.
Satırlarıma balmumu bulaştıran musahhihe yol verdim. Sathımı arıyorum.
Bacaklarıma gelse a derman.
Bir doğrulsam, dal kırılır, sürtünür fesleğenlere kızların etekleri.
Tekerrür etme gel, gün başka gündür.
Ben seçmedim sevdalı türküler..

Cumartesi, Mayıs 20, 2006

Öldüğüm Şehir.. IV

Dün, kapında koca bir mâzîdir; estirir kimi zaman zafer rüzgârlarını, işgallerini hatırladıkça sarılır hüzne bazan. Rûhânîlerin vecde salarken zerre zerre mekânı, günâhın zilleti karış karış gezse de sokaklarını; bu kokan amberdir sanki yine de, abîrdir, misktir mâzîden esen; bu derûnî hissiyât aşktır Şehr-i İstanbul, muhabbettir, ve bazan mâlihulyâdır....

Dün, kevkebân gibi kaç sene sonra bile nûr saçar gönüllere. Hangi birini ifşâ etsem yeridir, kınından çıkmış kılınçları mı, ulemânı mı, şuarânı mı, zariflerini mi... Fukarân bile bir başka değil miydi senin, gariplerinin dahî derdini soran nice sâhiplerin vardı...

Vakfiyelerini okusam Ey Şehir, İnsan Hakları Bildirisi diye neşredilir âlemde; sayayım mı tek tek hayrâtını, imaretlerini, vakıflarını, külliyâtını...

Ma’mûrsun, seni zemm edenler hala dünden kalanlarla geçinir.
Mağrursun, ki dimdik ayakta dünden kalanların bin bir yağmadan sonra.
Dünde kalanlarına âşık gönüller ise, hasret kalanlarındır dün’e, gönlünün bir köşesinden...
Gün, hayattır senle berâber; “vâh” da olur nefeslerde ân kadar uzatılan, dört elif miktârı “âh” da olur gariplerin dilinde. Siftâhını bekleyen esnâfın, yollarına umut serip dinler tik-taklarını gelip geçenin; hamalının derdi küfesinden ağırdır ve yine işsizi de itimât eder sendeki azâmete, dertlisi de dertsizi de. Arlısı-arsızı, hırlısı-hırsızı, zengini-fakiri, ne kadar kul varsa bağrında, senden ana şefkati bekler, medet umarlar da Şehr-i Güzînim, altın diye yontarlar da her köşeni, yenilince nefislerine, “koca şeher yuttu bizi, zalım oldu ezdi bizi” der, sende bulurlar yine kabahatleri....

Nebâhat sende oysa, güzellik, letâfet sende, fesâhat bile sende, ve müjdeler, müjdelenmişler de sendeyken, metihler sana lâyıkken ve methedilmişlere mihmân-hâne iken toprağın, vebâlini sana yıkar günâhkâr bedenler, hatâlarının zelîl çığlıkları sessizliğinde kaybolur ve sen sükûtunla tevâzuu bile kapında kul edersin...

Gün, nefes nefes ma’nâdır sana meftûn olanlara, adım adım tefekkürdür, rızka kanâattir alındaki terlerde; tevekküldür kazaya, kadere; hayra şükür, şerre sabır ekmektir onların harcı..
Gün o gündür ki Şehr-i Mütefekkir; ân’ı kâr bilmektir gâyelere yürürken ve ân-be-ân gayret etmektir son ân’a ilerlerken. Bu yüzdendir ki, senin gibidir sırra erenler, ki içleri Hâkk, dışları halk iledir her vakit:

İçerden âşinâ ol, dışdan yabancı,
Az bulunur cihânda bu yürüyüş

İstikbâli, ipekten bohçalarla taşırsın Şehr-i İstanbul, sarıp sarmalamışsın sanki ümitleri, niyazları, özlemleri... Sende; vuslatına ermeyi murâd ettikleri sevdâlarının, bilmedikleri o mes’ûd ânını istikbâle yüklemeye âşinâdır Mecnunlar...

Hâl tevekkül, kâl tevekkül, istikbâl dahî tevekküldür seninle. Sen ki, kaç asır beklemedin mi müjdelenmiş kumandânı kapında, sen ki beklemektesin hâlâ Muhtedî Mâbedinin aydınlık gününü; istikbâle sabır tohumları serpersin, sabrettin ve sabretmektesin yine şu bedbaht hâlimize...

İstikbâl, ümit yoludur gayretle seyredilen... Sana meyleden gönüllerin seyri hep senden geçer; ümitleri sende, gayretleri senledir, yolları dahî hep sana çıkar bu yüzden... Hani dardır ya sokak araların, karmaşıktır, karanlıktır bazan, yine de niyet ettiği yere ulaşır ya yolcu.... Niyetler istikbâlse, yollar gayret yüklüyse bazan dar, karanlık ve karmaşık, senle yolcular eriyorsa vuslata, ben, yine sende bulmak isterim ümitlerimi....

Dün, her geçen gün uzaklaşıyorsa günden; yarın, dünden yakınsa eğer güne ve bu son günümse belki de, bil ki öyleyse şehir; ben sende dün’e hasret, gün’e kanâat, yarınlara ümit ektim. Ve mâdem dün sende öldüm, hasretim hâlâ ölüme. Ölüyorsam bugün, kanâatim sende ölüyor olmamdandır. İstikbâl yine ölüm takdîm edecekse eğer, ben, sende tekrar tekrar ölmeyi ümit ediyorum öyleyse....

MİMAR SİNAN'ı Yorumlamak/Panel

BİSAV Türkiyat Araştırmaları Mer. tarafından 27 Mayıs'ta gerçekleşecek olan MİMAR SİNAN'ı Yorumlamak isimli panele Turgut Cansever, Uğur Tanyeli ve Ömer Uluç konuşmacı olarak katılacaklar.

Saat: 14:00

Yer: Vefa Salonu

Bilim ve Sanat Vakfı

Vefa Caddesi Süleymaniye

Cumartesi, Mayıs 13, 2006

teşrih-i rezâil ve teşhîr-i erâzil/veya hiciv

Son zamanlarda diyeceğim ama, son zamanlarda daha bir artış gösteren mi demeli aslında, içten içe dalga geçer ve adam sendeci bir tavırla, argoların da kullanıldığı(bilmem anlatabildim mi) hicivlerle karşılaşıyorum.
Keyifli oluyor bu yazılar.
Mesela şöyle veya böyle bir yazı gibi..

bu dergiyi de unutmamak lazım..

Erguvan Sergisi


Türk ve İslam Eserleri Müzesinde açılan "Erguvan` Katı, Resim, Minyatür, Tezhip Sergisi"ni gezmenizi tavsiye ederim.

Sergide eserleri bulunan sanatkarlar:

A.Süheyl Ünver - Ahmet Yakupoğlu, Gülbin Mesera - Dürdane Ünver, Nusret Çolpan - Mamure Öz, Müjgan Başköylü - Hülya Yazatası, Feyyaz Oyat - M. Özlem Arslan, Dilek Çalış - Esma N.Akoğlu, Emel Nurhan Ogün - Betül Aydıner Chacko, Serap Bostancı Tuluk - Arzu Uzunosman, Esra Elitaş - Füsun Köşklü

Hamiş:
Türk ve İslam Eserleri Müzesi, Sultanahmet Camiinin hemen karşısında, eski ismiyle İbrahim Paşa Sarayı.
Sergi 24 Mayısta kapanıyor.

15. Uluslararası İstanbul Tiyatro Festivali Başladı..

Festival Aya İrini'de düzenlenen açılış töreniyle başlamış:

Haber için burayı:

http://www.iksv.org/tiyatro/tiyatro.asp?cid=34

Festival programı için burayı:

http://www.biletix.com/iksv/15tiyatrofest/icerik2.php

Bilet almak için burayı:

http://www.biletix.com

tıklayalım..

Pazartesi, Mayıs 08, 2006

Tek cümle..

- Lakin hiç olmazsa sen de gafil olduğunu tahattur et! Hele çekil ki ruhumu dinleyeceğim!

(Recaizade Mahmut Ekrem - Tefekkür)

Bir Gelir, Bir Gelmez

Yolda gördüm yâri sermest ü çemân olmuş gelir
Tab’-ı meyle hânümân-sûz-ı cihân olmuş gelir
(Riyâzî)

Hayâlinden gelir gam hâtıra cânâneden gelmez
Sitem hep âşinâlardan gelir bîgâneden gelmez
(Nâbî)

Cuma, Mayıs 05, 2006

İntihar..

en büyük özgürlük ölmekmiş deniyor
sakın ha adamı boğuntuya getirirler
ölmek kolay karanlığın arkası görünmüyor
hem yaşamak üzerine aynı şeyi dediler
hepimiz en azından kendimize mahkumu
Atilla İlhan


Satranç gibi bir kitabı yazan Zweig nasıl olur da intihar eder dedi Erguvani.
Hamiş'te bunu bir miktar dile getirmiştim aslında.
II. Dünya Savaşı esnasında Avrupa'da yaşayan Yahudi bilimadamları, yazarlar hergün ölümle burun buruna, sefalet ve soydaşlarının kamplardaki akıbetlerini düşünerek sürdürdüler hayatlarını. Böyle bir hayatı devam ettirmek oldukça külfetliydi. Karamsarlık, karanlık günler ve hergün kapıyı çalma ihtimali olan ölüm.

Zaten Zweig'in son sözleri herşeyi açıklıyor:
"Bütün dostlarımı selamlarım. Umarım, uzun gecenin ardından gelecek sabahın kızıllığını hâkî görebilirler. Ben, çok sabırsız olan ben, onların önünden gidiyorum."

Karanlık ve uzun geceler olsa da hala güzel günler için ümitvar ve o günleri beklemeyip kendi revan olan bir insan. Bu sözler hal-i pür-melalilini izah etmekte.

Bizde "intihar" kelimesi ilk olarak Tanzimat döneminde, Batı dillerinden yapılan tercümeleri karşılayabilmek için kullanılmış. Arapça "nahr" (kurban kesmek) kelimesinden naşi, kendi kendini öldürme anlamını taşır.

Latince "sui homicido" veya "sui ipisus homicidum" kökünden gelen ve bugün bütün Avrupa dillerinde kullanılan "suicide" kelimesi ilk olarak 1643'de kitaplarda yerini almış.

Shakespeare'in eserlerinde elliden fazla karakter intihar etmiştir.

Ortaçağda intihar ve cinayet aynı fiille ifade edilirdi. O dönemde intihar cinayet olarak görüldüğünden, kendini öldüren kişinin cesetine başını kesmek, vücudunu yakmak gibi, ikinci bir idam metodu uygulanırdı.

II.Dünya Savaşı dönemi müntehirlerinden biri, zaten böyle bir eğilimi olan Antonin Artaud'tur. Der ki:
"Eğer intihar edersem, bu kendimi yok etmek değil, kendimi yeniden geri getirmek olacaktır. intihar benim için, kendimi şiddetle yeniden ele geçirmek, varlığımı hayvanca yağmalamak, tanrının çizdiği yazgıyı boşa çıkartmak olacaktır. intiharla kendimi yeniden sunarım doğaya, ilk kez, istediğim gibi biçimlendirebilirim "şey"leri. kendimi benliğimle çok kötü bir şekilde uyan organlarımın koşullu tepkilerinden kurtarırım, böylece, öyle olduğunu düşündüğüm ve öyle düşündüğüm söylenilen yaşam, saçma bir rastlantı olmaktan çıkar benim için."

Son sözleriyse çarpıcı:
"Elbet yaşayacaktım, ama vücudum bana ihanet etti."

Bir diğer isim: Ernest Hemingway. Hayatın ne kadar boş olduğunu yazmıştı ve av tüfeğiyle hayatına son verdi.

Ünlü Rus Şairi Sergey A. Yesenin'in son sözleri şunlardı:
Hoşçakal, dostum, el sıkışmadan, konuşmadan
Hüzünlenme ve eğme kaşlarını, mutsuz,
Şu yaşamda yeni bir şey değil ki ölüm
Ama yaşamak da yeni sayılmaz kuşkusuz.

İntihar etmeyip, kitaplarındaki karakterlere dehşetli sonlar hazırlayan yazarlar da var. Bunların başında Shakespeare gelmekte. Mesela Romeo ve Juilet, Antony ve Cleopetra, Charmian gibi

Huzur romanında Suat'ın intiharı (Tanpınar'ın), Genç Werther'in Acıları'ndaki sonu (Goethe), Tutunamayanlar'da Selim Işık (Oğuz Atay), Peyami Safa'nın Sözde Kızlar'ında ismini hatırlayamadığım bir kadın siyanürlü intiharı..

Büyük roman yazarlarının en az bir tane dehşetli intihar sahnesi olmuş galiba.

Perşembe, Mayıs 04, 2006

Kendileri İle Savaşanlar

Stefan Zweig, üç ciltlik biyografi kitabının* Kendileri İle Savaşanlar isimli cildinde üç Alman yazardan bahseder:

Kleist, Nietzche, Hölderlin.

Oldukça güzel bir biyografik eser. İş Bankası yayınlarından çıkan kitabın
baskısı yok. Ben de fotokopisini yaptırttım.
Gürsel Aytaç da iyi tercüme etmiş. Şu anda Kleist'i okuyorum.
Mükemmelliyetçi bir adamın sona gidişi. İkiye bölünmüşlük gibi algılanan nefis ruh mücadelesinin bir örneği aslında:
"..Bir damla üşengeçlik, kayıtsızlık, çocukluk, dertsizlik olsa, tutkuları hapsedilmiş yırtıcı hayvanların kötü niyetli azgınlıklarını kaybederlerdi işte; ama o, duyguda en aşırıcı, en safa adamı, bir disiplin delisiydi, kendine karşı Prusya eğitimi uygulardı ve kendisiyle hep çelişme
halindeydi. İç dünyası, sanki bir yeraltı kafesiydi bastırılmış, ama dizginlenememiş arzuları barındıran, bu arzuları o kor demirle sertleşmiş bir iradeyle hep geri iterdi.
..Kendi yarıları birbirine uymuyor ve durmadan birbirini kan revan içinde bırakıyordu: .. büyük hırsları vardı ve bunun yanı sıra sımsıkı bir emir bilinci, hırslarına göz yumamazdı. Kafası ideallik istiyordu, ama o bunu Hölderlin gibi dünyadan beklemiyordu: Kleist ahlakı başkaları için değil, yalnız kendisi için şart koşuyordu. Ve her şey gibi -her duygunun, her düşüncenin en korkunç abartmacısı- ahlakın bu gereklerini de abartıyordu: Donmuş biçimi bile kendine kor gibi ısıtarak tutkuya dönüştürdü. Dostları, kadınları, insanlar arasında hiç kimsenin ona yetmemesi, onu mahvetmezdi. Ama kendi kendine yetmemesi, kendini ne kadar kızgın olsa bile biçime sokamaması, işte bu, gururunu durmadan kırıyordu

* Diğer iki cilt
- Üç Büyük Usta: Balzac, Dickens, Dostoyevski
- Kendi Hayatının Şiirini Yazanlar: Stendhal, Tolstoy, Casanova

Hamiş
1- Kitabın ismini şu şekliyle daha doğru buldum: Kendi İçindeki Şeytanla Savaşanlar
2- Stefan Zweig bu adamın intihara giden hayatını yazmış yazmasına da kendisi de intihar etmiş. Son sözleriylse şöyle:
"Bütün dostlarımı selamlarım. Umarım, uzun gecenin ardından gelecek sabahın kızıllığını hâkî görebilirler. Ben, çok sabırsız olan ben, onların önünden gidiyorum."
Bunaltılı, karışık ve bilhassa Yahudi baskısının yoğun olduğu II. Dünya Savaşı devresinde intihar eden yazarlardan biri.

Salı, Mayıs 02, 2006

Bayanlar ve Baylar.. / Efendiler

Dil önemli bir kültür unsuru. Milletlerin inanışı, yaşayışı, hayata bakış açısı vs. hakkında ciddi manada ipuçları, hatta açık belgeler sunar bize.
Oldukça geniş bir konu bu. Benim değinmek istediğimse hitaplar.
Adet-i kadimdendir ki bizde isim unvandan önce gelir.
Mesela bir paşa (Mehmet Paşa), alim (Ebussuud Efendi), hanım sultan iseniz (Esma Sultan), ekabirdenseniz (Ahmet Bey) ya da esnafsanız (Ali Usta) ilh.. bu hiç değişmez. Her daim insan unsuru, sıfatından, mevkiinden, makamından önde tutulmuştur.
Asaletin kişinin hayat tarzını ve konumunu tamamen değiştirdiği Avrupa’da ise durum oldukça farklıydı:
Bir Frenk asilzâdesiyseniz ister kral olun (Kral Arthur), ister marki, kont, baron.. unvanınız her daim isminizden önce gelirdi.
Peki şimdilerde vaziyet nedir? Necip Fazıl bunu çok güzel dile getirmiş aslında:


“Benim adım Bay Necip, babamınki Fâzıl Bey.”

Bayanlar ve baylar olduk, hanım ve bey değiliz artık.
Dikkatimi çeken bir başka şey daha var: Efendi kelimesi.
Bilindiği gibi Efendilik Osmanlıda bir unvandı. İstanbul efendisi, yeniçeri efendi gibi birkaç istisna dışında ulemaya verilirdi.
Peki şimdi kimlere efendi diyoruz?:
Kapıcı Hasan Efendi, Bakkal Hüseyin Efendi.
Bir hocamın şu sözünü unutmam:
“Hademeyi Şeref Efendi diye çağırıyorum. Ama kendisine Şeref Bey demiş olsam, büyük bir iltifat ettiğimi düşünecek.”
Bir zamanlar memleketin ilmî seviyesi en yüksek kişilerine atfedilen efendiliği, şimdilerde cahil olarak addettiğimiz kimselere yakıştırıyoruz. Çok mu septik bir bakış açısı bilmiyorum ama; nedense ben bunda bir kompleks, bir kasıt olduğunu düşünüyorum.

Berceste:

Âheng-i âhı durma heman eyle ey gönül
Sâz ü nevâ-yı aşka münâsib hevâ budur
Bâkî kelâmı cümleden a’lâ edâ eder
Hakk-ı suhanda hâsıl efendi edâ budur

Pazar, Nisan 30, 2006

Şehir Tiyatroları Bahar Sezonunu Kapattı(k)

Bugün itibariyle Şehir Tiyatroları bahar sezonu kapandı.
Ben de kapanışı Fatih Sahnesinde
Mary Stuart isimli oyunla yaptım.
İktidar mücadelesi, realist ve duygusuz İngiliz Kraliçesi Elizabeth ile idama mahkum ettirdiği hassas ve zarif kuzeni İskoç Kraliçesi Mary Stuart. Katolik ve Protestan karşıtlığı. Erkek egemenliğine atıflar.


Stefan Zweig şöyle söylemiş: "Bir bakıma ikisi de kazandı: Gerçekliliği ağır basan Elizabeth siyaset tarihinde, romantik Mary ise gönüllerde, edebiyat ve tiyatro eserlerinde."
Oyunun beğenmediğim tarafları:
1- Kullanılan dil ile oynun geçtiği zaman/mekan biraz sırıtmaktaydı. Ya da kısaca kötü bir tercümeydi..
Dört kişilik bir oyunda, anlatımın iki oyuncuya yüklendiğini ve iç dünyalarının ön planda olduğunu düşünürsek, dilin bütün imkanları kullanılmadıkça, orjinal bir tablonun taklidini seyretmekten öte haz alınamaz diye düşünüyorum. Öyle de oldu..
2- Dekor kötüydü. Boğuk. Herşey üst üste. Hatta oyuncuların oraları buraları takılıp durdu. Hızlı hareket ettiklerinde düşücekler diye endişelendim.
Mary'in içine girip çıktığı dolap sanırım bir imgeydi. Fakat tam imgelenemediğini düşünüyorum. Şöyle olabilir mi:

Kadın-meta ilişkisi. Estetik-kadın-esaret ilişkisi..
3- Mary'i oynayan oyuncunun -ki olay bu şahsiyet üzerine kurul- zaman zaman dili sürçmekteydi. Mimikler ve jestler güzeldi fakat Nazan Öncel tabiriyle: "Görüntü var ses yok" diyebilirim. Cümleler boğuk ve ifadeden uzak.. Sonlara doğru iyi gibiydi.
Elizabeth (Ayça Telırmak)'e diyeceğim yok. Karakter oyuncu bütünlüğü çok başarılıydı. Ayrıca erkekler ve evlilik hakkındaki yorumlarına bayıldım.
Oynun seyirciye verdiği mesaj ince ince düşünüldüğünde güzel aslında: Ne olursan ol, kadınsın. İster kraliçe, ister hizmetkar.. Zaman zaman bunu yakalamak keyifliydi.


Elizabeth evlenmek isteyen nedimesine haykırır:
- Ben seni iki efendiden kurtarmak için yanıma aldım.
- Ben çocuğum olsun istiyorum.
- Oysa ben seni efendilerden kurtardım. Senin sevdiğim bu saltanattı..
..
- Bir sabah uyandığında 100. defa aynı kişinin nefesini hissedip, ayak kıllarının sayısına varasıya her şeyini öğrendiğinde nasıl da pişman olacaksın.
..
- Efendim Lord Robert yerine beni kapatın kuleye!
-Sizi ayırırsam aşkınızı alevlendirmiş olurum ki bu işime gelmez. Oysa sizi hep bir arada tutarsam birbirinizden bıkacaksın. O zaman bana gel güzel Lettice, sana Lord Robert'in hiç görmediğin yönlerini anlatayım da gül..
..
- Gözlerime bak Nanny, nasıllar?
- Gözleriniz.... güzel efendim.
- Şehvetli demeyi unuttun.
- Ama ....... bence kararlı..
- Ne yani bana iyi bir kadın olamadığımı mı söylüyorsun Nanny. .. Yalan söylemeyi becermelisin. Çünkü bana itaatin yalan söyleyebilme kabiliyetinin büyüklüğü demektir..
..
(Elizabeth)
-Vücudumun hiç görmediğim yerleri var. Yıkanırken bile yanımda 4 kadın. Vücudum gitgide değişiyor ve ben nasıl değiştiğini bilmiyorum bile.
..
(Elizabeth)
-Lordlarım, benim evlenip çocuk sahibi olmamamdan dolayı rahatsızsınız biliyorum. Unutmayın ki benim kocam İngiltere, çocuklarımsa bu ülke için yaptığım işlerdir.
..
-Size son kez söylüyorum, tahttan vazgeçin; kadınsınız, sadece iyi bir anne olmayı düşünün..
..
-Mary'den iyi bir kraliçe olamaz. Entrikalar çevirecek hayal gücünden yoksun..
(Aynen yazamadıysam da hafızamda kalanlar)


--

Bu sezon unutamadığım oyunsa Nazım Hikmet'in kaleminden çıkan
Ferhat ile Şirin
Koreografi, replikler harikaydı.


İlk Nisan Yağmuru.. (Mor salkımlar unutulmadı)

Nisanın son günlerinde nereden çıktı bu "nisanın ilk yağmuru" diye geliverebilir akla. Lakin "köy hesabı" diye tabir edilen eski takvime göre bugün İstanbul'a düşen yağmurlar nisanın ilk yağmuruydu.
Ebr-i nisan bereket ve şifa addedilir.
Rivayet edilir ki; yılan ve sedef nisan ayında yağmurla gıdalanır ve bu yağmurla birinin karnında inci, diğerininse zehir oluşur.
Bugün nisan yağmurlandım. Ne zehir, ne inci. Şifaen ve zevken. Fakat erguvan seyrini daha güneşli bir güne bırakıp -biraz geç de olsa- seneler önce Halide Edip'in kitabından merakla keşfettiğim morsalkımların hatrını sormaya gittim. Yılda iki kere açan bu güzel çiçek gölge yerleri sever. Utangaç olmasına mukabil son derece alımlıdır.
Veznecilerden Süleymaniye'ye giderken küçük bir kemerin altından geçtiğinizde sağdaki yüksekçe eski duvarı boydan boya işgal etmiş mor salkımları görürsünüz. Diğer keşfim Süleymaniye Kütüphanesi'nin ortasında bulunan minik ama pek de mütevazı olmayan bahçenin cephe duvarındadır ki ihmalime gelmezse gidip görülecek inşallah.
İstanbullu olmak kuru kuruya bir şehil sevgisinden ibaret değildir.. Ehline..

berceste:
Ey Necâtî kilk-i gevher-bârına kıymet mi var
Dürr olur her katre kim ol ebr-i nîsân yağdırır

hamiş: Ali Sarı ve eşrafına özendim ve ben de böyle ufak notlar almaya karar verdim.

Cuma, Nisan 28, 2006

İstanbulluyum Diyenler İçin Derkenar-ı Mühim


Lale seyri bitti, erguvan seyrine çıkılacak. Yarın Kireçburnu'nda erguvan şenliği var. Gidemeyenler üzülmesinler, boğaz boyu erguvan yangını..


Hiç birini görme imkanım yok diyenler için:


http://www.agaclar.net/gallery/album.php?id=563


Doyumsuzluk..

Bir çok blog sitesi var ve hangisini görsem bir yönünü beğeniyorum. Karar kılmak lazım.

Salı, Nisan 18, 2006

Waldo Sen Neden Burada Değilsin?

Thoreau, ABD'nin Meksika'ya karşı yürüttüğü emperyalist savaş sırasında konan nüfus başına vergiyi «ödediği dolar bir adam öldürmek üzere, başka bir adam veya tüfek satın almaya yaramasın» gerekçesiyle vermeyi reddedince bir gece hapiste yattı. Kendisinden ondört yaş büyük olan ve bir çok özgürlükçü düşünceyi kendisiyle paylaşan Ralph Waldo Emerson telâşla arkadaşını görmek üzere onun hücresine girdiğinde aralarında şöyle-bir konuşmanın cereyan ettiği anlatılır:
«– Henry, neden buradasın?»
«– Waldo, sen neden burada değilsin?»

İktibas: İsmet Özel, Waldo Sen Neden Burada Değilsin?