Perşembe, Mayıs 31, 2007
ben köyümü özledim
Cuma, Mayıs 18, 2007
Kara bahtım kör tali(h)im
Ger altuna yapışsam o saat türab olur
Zâti
(Denizden su istemiş olsam serap olur,
eğer altına yapışsam o saat toprak olur)
Hayatın içersindeki pekçok gailelerimiz hem kesb ü gayretimiz ve hem de rızkımızın kesildiği, talihimizin elverdiği kadarıyla olup bitmekte. Kimi zaman çok istediğimiz şeylere kaderin seyrinde sahip olamazken, kimi zamansa harika fırsatlar çıkıverir karşımıza.
Yani talihimiz kah kuş olur konar omzumuza, kah kör ve sağır olur, gülmez yüzünü.
Talihle ilgili iki tane hikaye yazmak istiyorum. İlki Tıkandı Baba'yla ilgili rivayet edilen hadisedir. Şöyle ki:
Sultan Mahmut kılık kıyafetini değiştirip dolaşmaya başlamış. Dolaşırken bir kahvehaneye girmiş oturmuş. Herkes bir şeyler istiyor.
Tıkandı baba, çay getir, tıkandı baba kahve getir..
Bu durum Sultan Mahmut'un dikkatini çekmiş. Hele baba anlat bakalım, nedir bu Tıkandı baba meselesi? Uzun mesele evlat, demiş Tıkandı baba.
Anlat baba anlat merak ettim deyip çekmiş sandalyeyi. Tıkandı baba da peki deyip başlamış anlatmaya;
Bir gece rüyamda birçok insan gördüm ve her birinin bir çeşmesi vardı ve hepsi de akıyordu. Benimki de akıyordu ama az akıyordu. "Benimki de onlarınki kadar aksın" diye içimden geçirdim. Bir çomak aldım ve oluğu açmaya çalıştım. Ben uğraşırken çomak kırıldı ve akan su damlamaya başladı. Bu sefer içimden " Onlarınki kadar akmasada olur, yeter ki eskisi kadar aksın" dedim ve uğraşırken oluk tamamen tıkandı ve hiç akmamaya başladı. Ben yine açmak için uğraşırken Cebrail göründü ve Tıkandı baba, tıkandı. Uğraşma artık, dedi. O gün bu gün adım "Tıkandı baba" ya çıktı ve hangi işe elimi attıysam olmadı. Şimdi de burada çaycılık yapıp geçinmeye çalışıyoruz.
Tıkandı baba' nın anlattıkları Sultan Mahmut'un dikkatini çekmiş. Çayını içtikten sonra dışarı çıkmış ve adamlarına ;
Hergün bu adama bir tepsi baklava getireceksiniz. Her dilimin altında bir altın koyacaksınız ve bir ay boyunca buna devam edeceksiniz.
Ertesi akşam bir tepsi baklavayı getirmişler. Tıkandı baba'ya baklavaları vermişler. Tıkandı baba baklavayı almış , bakmış baklava nefis. " Uzun zamandır tatlı da yiyememiştik. Şöyle ağız tadıyla bir güzel yiyelim" diye içinden geçirmiş. Baklava tepsisini almış evin yolunu tutmuş. Yolda giderken "Ben en iyisi bu baklavayı satayım evin ihtiyaçlarını gidereyim" demiş ve işlek bir yol kenarına geçip başlamış bağırmaya
Taze baklava, güzel baklava ! Bu esnada oradan geçen bir Yahudi baklavaları beğenmiş. Üç aşağı beş yukarı anlaşmışlar ve Tıkandı baba baklavayı satıp elde ettiği para ile evin ihtiyaçlarının bir kısmını karşılamış. Yahudi baklavayı alıp evine gitmiş. Bir dilim baklava almış yerken ağzına bir şey gelmiş. Bir bakmış ki altın. Şaşırmış, diğer dilim diğer dilim derken bir bakmış her dilimin altında altın. Ertesi akşam Yahudi acaba yine gelirmi diye aynı yere geçip başlamış beklemeye. Sultanın adamları ertesi akşam yine bir tepsi baklavayı getirmişler. Tıkandı baba yine baklavayı satıp evin diğer ihtiyaçlarını karşılamak için aynı yere gitmiş. Yahudi hiçbir şey olmamış gibi "Baba baklavan güzeldi. Biraz indirim yaparsan her akşam senden alırım" demiş. Tıkandı baba da Peki, demiş ve anlaşmışlar. Tıkandı babaya her akşam baklavalar gelmiş ve Yahudi de her akşam Tıkandı baba'dan baklavaları satın almış. Aradan bir ay geçince Sultan Mahmut bu sefer padişah kıyafetleri ile içeri girmiş. Girmiş girmesine ama birde ne görsün bizim tıkandı baba eskisi gibi darmadağın. Sultan; "Tıkandı baba sana baklavalar gelmedi mi?" demiş. "Geldi sultanım". "Peki ne yaptın sen o kadar baklavayı?". "Efendim satıp evin ihtiyaçlarını giderdim, sağolasınız duacınızım."
Sultan şöyle bir tebessüm etmiş. "Anlaşıldı Tıkandı baba anlaşıldı, hadi benle gel" deyip almış ve Devletin
hazine odasına götürmüş. Baba şuradan küreği al ve hazinenin içine daldır küreğine ne kadar gelirse hepsi senindir, demiş. Tıkandı baba o heyecanla küreği tersten hazinenin içine bir daldırıp çıkarmış ama bir tane altın küreğin ucunda düştü düşecek. Sultan demiş "Senin buradan da nasibin yok. Sen bizim şu askerlerle beraber git, onlar sana ne yapacağını anlatırlar" demiş ve askerlerden birini çağırmış. Alın bu adamı Üsküdar'ın en güzel yerine götürün ve bir tane taş beğensin. O taşı ne kadar uzağa atarsa o mesafe arasını ona verin demiş. Padişahın adamları "peki" deyip adamı alıp Üsküdar'a götürmüşler.
"Baba hele şuradan bir taş beğen bakalım", demişler. Baba, "Niçin?" demiş. Askerler "Hele sen bir beğen bakalım" demişler. Baba şu yamuk, bu küçük, derken kocaman bir kayayı beğenip almış eline "Ne olacak şimdi?" demiş. "Baba sen bu taşı atacaksın ne kadar uzağa giderse o mesafe arasını padişahımız sana bağışladı" cevabını vermişler. Baba taşı kaldırmış tam atacakken taş elinden kayıp başına düşmüş. Adamcağız oracıkta ölmüş. Askerler bu durumu padişaha haber vermişler. İşte o zaman Sultan Mahmut o meşhur sözünü söylemiş; "Vermeyince Mabut, neylesin Sultan Mahmut."
İkincisi Rüstem Paşa'nın Kanuni'ye damat olmasıyla alakalı. Burdaysa aksine talih kuşu konuyor vezirin başına.
Kanuni kızkardeşi Mihrimah sultanı Rüstem Paşa ile evlendirmeye karar verir. Ancak paşanın düşmanları kendisinin cüzzamlı olduğu dedikodusunu yayarlar. Vaziyet hekimbaşına bildirilir. Hekimbaşı, üzerinde bit barınan bir kimsenin cüzzamlı olamayacağını söyler. Bunun üzerine o zamanlar Diyarbakır valisi olan Rüstem paşanın kıyafetlerini muayene için adamlar gönderilir ve talih bu ya, kıyafetinden bit çıkar ve bu bit sayesinde paşa padişah damadı ve sonrasında vezir olur.
Bununla ilgili bir de beyit söylenmiştir:
Olacak bir kimsenin bahtı kavî, tâlii yâr
Kehlesi dahi mahallinde onun işine yarar.
(Bir kimsenin bahtı sağlam, talihi dost olursa, biti bile yeri geldiğinde işine yarar.)
Hatta tarihçiler bu bit için kehle-i ikbal (ikbal biti) tabirini kullanmışlardır.
Talihiniz açık, bahtınız kavi olsun.
hamiş: Talih kelimesi aslında tâli' idi. Sonu sakin ayın harfiyle bitiyordu. Fakat Türkçede bu harf ve ses olmadığı için, zamanla talih'e dönüşmüştür.
Cumartesi, Mayıs 05, 2007
Perşembe, Mayıs 03, 2007
Bozgun
I
biz bu kentlere sığdık da
bu kentler bize sığmadı asiya
ve bir çığlık gibi günlerin çarmıhında
arttıkça yalnız, sustukça silik…
ay ışığı gölgeleri büyüttü
son kuşlar da vuruldular dağlarda
yakamozları söndü sahillerin, ışıkları evlerin
çağın vebalı gövdesinde
bir hayalet gibi gölgemizde yalnızlık
kaldık…kırık bardaklar gibi
içilmiş sulardan geride buruk bardaklar gibi…
II
düşler artık ölü çocuklar doğuruyorsa
sevgiler boğduruluyorsa kürtajlarda
ve daha eskimemiş tüfeklerle
ordusu bozguna uğramış askerler gibi kalıp
bozuk paralar gibi yuvarlanıyorsak kaldırımlarda
bir bedeli vardır elbet cennetini çaldırmanın
ömrünü piç bir bebek gibi
bırakmanın
bulvarlara
bozgunlara
ve yanlış yalan aşklara;
bir bedeli
bu kuşatmaların, ilkyazları kurşunlatmaların…
*
biz bu kentlere sığdık aslında
bu kentler bize sığmadı asiya
ah son kuşlar da vuruldular dağlarda!
III
ay ışığı gölgeleri büyüttü
mutluluk oyununda geç kalan ölü kuşlara geldim
geldim…kırık bardaklar gibi
içilmiş sulardan geride buruk bardaklar gibi
ve ömürlerimizde bin kasvetle upuzun
sefalet seferlerinin ayazı
belki de yalnız gezeceğiz artık kimbilir
batan gemiler gibi yiten aşklardan geride
kalan her kışı, güzü ve yazı
ay ışığı gölgeleri büyüttü
ayrılıklar eskidi…biz eskidik
aşk bize küstü asiya…
IV
belki de uzun sürecek bu bozgunun saçağında
sen şarkılarını sesine yasla
ve bırak beni de usulca
bir apansız yalnızlığa!
ay ışığı gölgeleri büyüttü
büyüdü ölüm
ve biz küçüldük asiya…
Yılmaz Odabaşı
Cumartesi, Nisan 28, 2007
Pazar, Nisan 22, 2007
Nedir bunun aslı..
Arasıra bu kelimelerden örnekler verelim diyorum. İşte bunlardan bir kaçı:
Abuk-subuk konuşmak deyimindeki abuk, "avurdu şişirip parmakla vurarak ses çıkarmak" anlamına geliyormuş.
Cıvıldaşmak: Fısıldaşmak. Kuşlar cıvıl cıvıl ötüyor derken, onların fısıldaştığını kastetmiş oluyoruz.
Curcuna: Kabaetleri oynatarak yapılan raks. Bu sözlük anlamı. Ayrıca bir tür danslı, sözsüz oyna da curcuna deniliyormuş. Pandomim benzeri diyebileceğimiz bu oyunda maksat güldürmek, eğlendirmek. Curcunabaz ismi verilen kişiler, giydikleri özel kostümle bu oynu sergilerlerdi.
Cigersiz: Ciger öz türkçede yürek, cesaret anlamında. Dolayısıyla cigersiz de cesaretsiz, yüreksiz demek oluyor.
Gıcık (gicik): Kaşınma, kaşıntı, uyuz hastalığı.
Katıla katıla gülmek: Katıla kelimesi öztürkçede "kat, defa kere" anlamındadır.
keklemek: Eski türkçede "kekleşmek" olarak kullanılırmış. Alay etmek demek.
Perşembe, Nisan 19, 2007
Kelli Felli hatalar
Biz de şimdi yanlış kullanılan bir deyimi daha dilimizin döndüğü kadar tashih etmeye çalışalım.
Pekçoğumuzun kullandığı tabirlenderdir:
"Kelli felli bir adam."
İşin aslında ise o adam "Kerli ferli" biridir.
Bakalım kerli ferli ne manaya geliyormuş:
Ker: Farsçada "kuvvet, güç" demek.
Fer: Yine farsça olup, aynı anlamda kullanılmakta.
Yani kerli ferli, güçlü kuvvetli demek oluyor ki, biz zaten "kelli felli" derken aynı şeyi kastediyoruz.
Çarşamba, Nisan 18, 2007
Nisan'ın ilk yağmuru bugün yağdı
Berceste:
Hamd ol Allah'a kim dünyâya bârân yağdırır
Lü'lüyi lâlâ kılur bârân-ı nisan yağdırır
Aşkî
Şerh: (O Allah'a hamd olsun ki dünyaya yağmur yağdırır. İnciyi parlak kılan nisan yağmurunu yağdırır.)
Pazartesi, Nisan 16, 2007
İstifin Kemali
Kamus-ı Türkî istifi şöyle izah etmekte:
1- Sıra, nizam, dizi, sıralamak, dizmek, tertip ve tanzim etmek.
2- Sıralanmış şey, dizi, muntazam yığın.
Kelime aynı zamanda hat sanatını ıstılahındandır (terimlerinden). Hat sanatında, harflerin yanyana istiflenmesinden meydana getirilen kompozisyonlar esastır.
Çok katı kuralları olduğu halde, bütün bu kuralların hattatın sanatını konuşturacağı geniş bir kompozisyon imkanı sağlaması da hat sanatının ne kadar harikulade olduğunun ispatıdır.
İstif edilen yazı, hangi formda yazılırsa yazılsın okunabilirliği esastır. İster herhangi bir figür şeklinde (testi, leylek, mevlevi sikkesi gibi), isterse geometrik formda olsun, yazı sağ alt köşeden okunmaya başlar.
İstifinlenen hat, yazının genel kaidelerine aykırı olmadığı ve okunabildiği ölçüde sanatkarın maharetiyle şaheser haline getirilip, cami kubbesini, kapı girişlerini, levhaları süslemektedir.
İstifin kemaliyle ilgili şöyle bir anekdot da vardır:
Devrinin reisülhattatin'i (hattatların reisi) olan Muhsinzade Abdullah Bey, yazacağı yazıyı ilk olarak kurşun kalemle istif eder, sonra maiyetinde kullandığı az okuma bilir bir çocuğa gösterirdi. Çocuk yazıyı zorlanmadan okursa onu intihab (seçmek) ederdi. Çocuk okumakta müşkilat çeker yahut okuyamazsa, yazıyı değiştirir, başkasını yazardı.
Şiiri Yazılamayan Şehir
Bu pürfüsun şehire nasıl yazılır şiir?
Bir masal diyarının gölge-ışık Kaf’ını
Kalem çizebilir mi mânâ fotoğrafını?
Medine-i fâzıla, kutsanmış dersaadet
İstanbul sevda gibi, ölüm gibi mücerret
Yakamoz şehrâyini, tılsımlı, aşkın-verâ
Sözle şerh edilemez bu ilâhî manzara
Sanatın bütün sırrı mazmun olsa yine zor
İstanbul nûr revnakı, İstanbul bir metafor
İstanbul şiiristan, bedestân pazarıdır
İstanbul, mâverâya dervîşân nazarıdır
İstanbul taç-neşide, ona remz olan lâle
Dökülür gökyüzünden bediî bir şelâle
Aşkbaz suzidîlâra, raks eder leyl ü nehar
İstanbul âteşefruz, erguvanî nevbahar
O bir teşbîh-i belîğ, hüsne ad olan gazel
İstanbul güzelliğin hayran kaldığı güzel
Efsaneler sultanı dalmış ulvî-uykuya
İstanbul, lâmekânda ruhun gördüğü rüya
Olcay Yazıcı
Perşembe, Nisan 12, 2007
Sene-i devriyemiz
hamiş: banner'a "alınlık" ismini koymuştuk vakt-i zamanında. Burdaki ise orjinal bir alınlık. Tezhibi sevgili ve muhtereme ablam Feyza Şen'e ait. Ona da hasseten teşekkürler.
Elbette bu alınlığı kullanmayacağım. Sadece sene-i devriye vesilesiyle ekledim. Fakat ilerde bu tarz bir siteye sahip olmak istiyorum inşallah. Nasip..
Pazartesi, Nisan 09, 2007
Osmanlı Armasını tanıyalım
Topkapı Sarayı Harem girişinde köşeye yerleştirilmiş bir arma. Tuğra II. Abdülhamid Han'a ait. Bu da eserin 1876-1909 yılları arasında yapıldığını göstermektedir.
Osmanlı Arması 18. asır sonlarında meydana gelmeye başlayıp, karakteristik özelliklerini II. Abdülhamit Han devrinde kazanmıştır. Bu devirde devletin unsurlarını armaya yerleştirme fikri ön plana çıkmıştı.
Arma çok farklı fonlarda olabiliyor. Ama temel özellikleri hemen hemen aynıdır.
Saltanat ve orduyu temsil eden motifler kullanılmıştır.
Şimdi fotoğrafı inceleyelim:
1- Tuğranın etrafınaki bu güneş motifi, padişahın güneşe benzetilmesinden ileri gelir.
2- II. Abdülhamit'in tuğrası.
3- Sorguçlu serpuş: Osman gaziyi ve tahtı temsil eder.
4- Kalkan: Ortasında stilize edilmiş bir güneş motifi var. 12 yıldız: Rivayete göre bu 12 yıldız 12 burcu temsil eder. Güneş bu burçlar üzerinde hareket eder. Böylece Osmanlı kainatın merkezi addedilmiştir.
Başka bir rivayete göre Osmanlı'nın 12 eyaletini temsil eder.
5- Osmanlı sancağı.
6- Mızrak: Son dönem mızraklı süvari alaylarını remzeder.
7- Tek taraflı teber (balta): tören silahıdır.
8- Çift taraflı teber: Orduda üst düzey görevliler tarafından üstünlük sembolü olarak kullanılmıştır.
9- Mızrak.
10- El siperlikli tören kılıcı: bu kılıç klasik türk kılıcı olmayıp, o devirdeki subaylar tarafından kullanılırdı.
11- Top: topçu ocaklarını temsil eder.
12- Kılıç: geleneksel türk kılıcı.
13- Top gülleleri.
14- Borazan: modern mızıka takımının kullandığı çalgı aletidir.
15- Yay.
16- Çapa: Osmanlı denizciliğini temsil eder.
17- Bereket boynuzu: bu boynuzun Osmanlı kültürüyle alakası yoktu. Armayı tasarlayan kişi azınlıklardan biri veya bir Avrupalı olsa gerek. Osmanlı topraklarını temsil ettiği rivayet edilir.
18- Hilafet sancağı (yeşille remzedilmiş).
19- (Üstte) Kuran-ı Kerim. (Altta) Kanunnameler (böylece devletin adaletinin osmanlı yazılı kanunları ve şeriat ile sağlandığı remzediliyor).
20- Terazi: şeşper ve asaya asılıdır. adaleti temsil eder.
21- Asa ve şeşper(altı dilimli topuz) şeşper: asalet ve üstünlüğü remzeder. asa: Hz. Musa'nın asasını remzeder.
22- Toplu tabanca: 1840'dan itibaren bütün subayların kullandığı silahtı. Osmanlı ordusunun modernize edildiğini remzeden bir motif.
23- Kılıç.
24- Çift taraflı teber.
25- Süngülü tüfek: Nizam-ı Ceditle birlikte Osmanlı ordusunun asıl silahı olmuştur.
26- Şefkat nışanı: 1878'de II. Abdülhamit Han tarafından ihdas edilmiş olup; savaş zamanında, büyük afetlerde devlete, millete hizmet eden kadınlara verilirdi.
27- Mecidi nişanı: Beş ayrı derecesi vardır ki kişinin başarıları arttıkça bir üst derecesi verilirdi. Üst derece verilince alt derece geri alınırdı. Savaşlarda üstün başarı gösteren askerlere verilirdi.
28- Nışan-ı iftahar: Sultan Abdülmecid döneminde ihdas edilmiştir. Üst düzey devlet hizmetlileri ve askerlere verilirdi.
29- Nışan-ı osmani: Sultan Abdülaziz Han tarafından 1862'de ihdas edilmiş olup, devlet hizmetinde üstün başarı sağlayanlara verilirdi.
30- Nışan-ı al-i imtiyaz: Devlet adına faydalı işlerde bulunmuş ilim adamları, idareci ve askerlere verilmek üzere 1876'da II. Abdülhamit Han tarafından ihdas edilmiştir.
Pazar, Nisan 08, 2007
Bir Kul Bir Resul Sergisi
Yer: Türk ve İslam Eserleri Müzesi (Sultanahmet)
Hazırlayan: Türk Kadınları Kültür Derneği
Son gezi tarihi: 15 Nisan
“Önce kulum, sonra resul.” hadis-i şerifinden mülhem olan sergide, ilk kez halka açılan Hz. Muhammed'in şahsi eşyalarının yanısıra Kâbe anahtarı, Kâbe süpürgesi gibi manevi değeri olan eşyalarla birlikte din ilimleri, edebiyat ve sanat açısından paha biçilemeyecek değerde eserler tek bir sergide bir araya geldi. Sergide, aralarında Mukaddes Emanetler, el yazması Kur'an'lar, Medine-i Münevvere toprağının da bulunduğu 130 nadide hatıra yer alıyor.
Hamiş: Sergiye oldukça yoğun bir alaka var. Bu yüzden mümkün olduğunca erken saatlerde gitmenizi tavsiye ederim.
Perşembe, Nisan 05, 2007
Hasretin şairi, şairin hasreti
Hasret ki, hicrin, firkatin, ayrılığın hulasası. Derd-i aşkın yekûnu.
Sen beni hasret beyâbânında dermansız kodun der Aşkî, bir türlü erişemediği vahaların seraba dönüştüğü sahrada. Hasret çöldür artık, vuslat su. Su ki sevgili. Dermansız kor âşık'ı.
Hasret düştüğü dem şairin gönlüne, ne söyleşir dil, ne tadı kalır ehl-i dil ile söyleşinin.
Gittin emmaki kodun hasret ile cânı bile
İstemem sensiz geçen sohbet-i yârânı bile
Neşati
Ki zaten sohbet dediğin de sevgiliyle yapılandır. Cennettir diğer ismi. Onsuzluk hasret, hasretin ateşiyse olsa olsa cehennemin ta kendisidir:
Cennet değil mi yâr sohbet dedikleri
Dûzah değil mi âteş-i hasret dedikleri
Nev'î
Asırlar geçer, hasretler geçmez. Sözler değişse de, sevenler de sevilenler de kalmasa eskisi gibi, hasretler değişmez. Yine şiire düşer hasret:
Cana hasret kaldı can / Suya hasret kaldı su
Cana hasret kaldı su / Suya hasret kaldı can.
İsmet Özel
Kimisi demirin bile dayanamadığından dem vurur, Hasretinden prangalar eskittim deyiverir. Nasihat eder kimisi:
Ay ışığındadır sevgiliye duyulan hasret
Ve sevgiline hasret kaldığın kadar ona yakınsın
Can Yücel
Bir diğeri çıkışır ay'a, deniz'e. Hep hasretten:
Katili oluyorum gecelerimin her yakamozda
Bir ay'ı kalaylıyorum bir denizi
Savuruyorum rüzgarlara vuslat dilekçemi
Yaşanmıyor hasretinle böyle bir başıma
Ahmet Nuri Köse
Meşhur olmak gerekmez, gönle hasret düştüyse. Her yürekte bir karşılığı vardır onun.
Hasretin şiiri bitmez, şairin hasreti bitmedikçe.
Pazartesi, Nisan 02, 2007
Kırmızı Doçla Dondurma Safası
Zamanında annemin babası birkaç akrabasıyla Rize'den buraya gelmiş, bir ağadan satın aldıkları büyük arazi üzerinde evlerini inşa etmişler. Zamanla Çarşamba halkı tarafından "Lazların Çiftliği" diye anılmaya başlamış burası.
Yaz tatili gelse de Yeşilırmağın çok yakınında bulunan bu şirin çiftliğe gidebilsek diye heyecanla beklerdik. İstanbul ve Ankara'dan gelenler ve çiftlikte yaşayan çocuklarla büyük bir kalabalık meydana getirdiğimizden, arkadaş ithaline gerek duymazdık. Zaten çiftlik, arazinin ortasında olduğundan, yabancı da pek girmezdi buraya.
Sabahtan akşama, akşamdan yatma saatine kadar envai çeşit oyun, binbir türlü koşuşturmacayla, iki ay su gibi gelip geçerdi.
Bayram günleri Çamlık adı verilen yerde kocaman salıncaklar kurulurdu. Bu salıncaklar büyükler içindi. Oturan kişi el yordamıyla değil, iki kişi tarafından tutulmuş kalın iplerle itilerek iyice havalandırılır, tam karşıdaki incir ağacının tepesine ayakları değene kadar sallanırdı.
Düştü düşecek korkusayla karışık bir heyecanla seyrederdik sallananları. Arada küçüklerden cesaretli olanları da sallarlardı ki, asla cesaret edemediğim birşey olarak içimde kalmıştır bu.
Çiftlik halkından birkaçı Çayeli'nin meşhur mesleği fırıncılıkla uğraşmaktaydı. Bu yüzden ekmek dağıtımında kullandıkları kırmızı bir doçları (dodge) vardı. Bu kamyon bayram sabahları ayrı bir önem arzetmekteydi bizim için.
Çünkü bayram demek, kırmızı doçla dondurma yemeye gitmek demekti aynı zamanda. Kocaman kasaya (tabi ki o zamanlar bize kocaman geliyordu) çiftliğin çocukları hep birlikte biner, 15 dklık mesafedeki ilçe merkezine giderdik. Kimse düşmesin diye kasanın tentesini örttükleri ve "sakın buraya yaklaşmayın" diye tembihlediklerinden, karanlıkta kalır, dışarıyı göremez, fakat bundan bir sürü eğlenceli oyunlar üreterek, çok zevkli olan bir yolculuk geçirirdik. E ne de olsa sonunda dondurma da var.
Tabi ki en büyük tezahüratımız "haydi yallah hop hop hop" diye diye bağırmaktı ki, eski Türk filmi seyredenler bu gibi kareleri de hatırlarlar.
Dondurmacıya ulaştığımızı, kamyon durduğunda anlardık. Sonra tente açılır ve teker teker külahlar dağıtılırdı. O an dondurmayı dağıtan kişi, dünyanın en iyi insanı oluverirdi.
Tabi ki haziran sıcağına, kapalı ortamın harareti de karışınca, dirseklerimize kadar akan dondurmayı, ağzımıza gözümüze bulaştırarak yemek, yine o an için dünyanın en büyük lezzetlerinden biri haline dönüşüverirdi.
Şimdi ne zaman kırmızı bir doç görsem, o güzel bayram günleri ve o harikulade dondurmalar gelir aklıma. Sanırım herkesin bu gibi hatıraları vardır. Birşeyleri görünce, duyunca veya kokusunu alınca aklına gelen, tebessüm ettiren. Özlenilen.
Son olarak şunu belirtmek istiyorum: Büyükler çocuklarını köylerine götürmeli, bazı şeyleri özlemelerini sağlamalı. Toz toprak, bitki, hayvan görmeli çocuklar. Ama hayvanat bahçelerinde veya korularda değil. Bizzat köylerde. Kendi köyünüz yoksa, bir tanıdığınızın köyünde iki üç gün kalıp, çocuğunuza o ortamı gösterin derim..
Hamiş: Bir de o kırmızı doçun fotoğrafını bulabilseydim. :)
Cuma, Mart 30, 2007
Geceniz Mübarek olsun..

Mezar taşlarındaki medeniyet
Makalede mezartaşlarıyla ilgili birkaç fotoğrafımı da kullanmış, bunun için de ayrıca teşekkür ediyorum kendisine.
İnşallah böyle güzel çalışmaların devamı temennisiyle..
Cumartesi, Mart 24, 2007
Kimdir bu herif ?
Lügat-i Naci herif'i şöyle tarif etmekte:
"Sözde herif olmaz bana eğer olsa âlim."
Bu cümle bize, Ziya Paşa'nın "âyinesi iştir kişinin, lafa bakılmaz" mısraını anımsatmakta.
Osmanlı sarayında ehl-i hıref isminde bir teşkilat bulunmakta idi. Çeşitli sanat erbabının bölükler halinde bulunduğu bu topluluk, savaşta asker, hazarda (barışta) yevmiyeli birer meslek grubuydu.
İçlerinde nakkaşlar, kuyumcular, mücellitler, katipler, müzehhipler, hattatlar, marangozlar... ve daha pekçok sanat ve zenaat ehli bulunmakta idi.
Ehl-i hiref teşkilatı, sarayın ve saray efradı tarafından yaptırılan her türlü yapının meydana getirilmesinde, tezyini, tadilinde aktif rol oynamaktaydı.
Cami ve sarayların yapımından, tezyinatı, halıların kumaşların dokunması, mücevher imali, kitap hazırlanmasına kadar pekçok sahada vazifeliydiler.
Sadece İstanbul'da değil, İstanbul dışında da çalışmalar yapan bu sanatçılar, aynı zamanda Türk-İslam sanatlarının ekolleriydi. Zaman zaman halk esnafıyla müşterek çalışmalara giren ehl-i hiref, Osmanlı sanatının ihyasında birinci derecede rol oynamışlardır.
İşte bizim "kimdir" dediğimiz herifler, bu heriflerdi.
Cuma, Mart 23, 2007
Yorum Sanat Yayınevi

Geçen haftasonu Yadigar-ı İstanbul Fotoğraf sergisinden dönerken, ablamın teklifiyle Yorum Sanat kitabevine uğradık. Sanat ağırlıklı olmak üzere, tarih kitaplarının da bulunduğu kitapçıda, peşin alımlarda %30 indirim uygulandığı gibi, daimi müşterilere çeşitli taksit imkanları da sunulmakta. Bu tür kitaplarla ilgilenenlerin mutlaka uğraması gereken bir yer diye düşünüyorum. Yolunuz düşerse, es geçmeyin derim.
Ayrıca Yadigar-ı İstanbul kitabı, İstanbul severlerin mutlaka alması gereken bir eser. Harikulade pekçok fotoğrafın yer aldığı kitabın bütün gelirleri bir vakfa bağışlanmış. Fiyatı da sabit 180 ytl. İnternetten taksitle de alabilirsiniz. Kaçırılmaması gereken bir arşiv eseri. Meraklısına..
Yorum Sanat Yayınevi:
Merkez: Atatürk Oto San. Sit. Nazmi Akbacı İş Merkz. No: 129 Maslak
Tel: 212-286 65 56 / 286 17 51
Şube: Barbaros Bulvarı no:13 Beşiktaş. (Barbaros bulvarınanın hemen girişinde solda.)
Tel: 212-259 91 92 / 260 71 68
Cumartesi, Mart 17, 2007
Onlara ölüler demeyiniz..

Bu toprak, bir devrin battığı yerdir.
Eğil de kulak ver, bu sessiz yığın,
Bir vatan kalbinin attığı yerdir.
Bu ıssız, gölgesiz yolun sonunda,
Gördüğüm bu tümsek, Anadolu’nda,
İstiklal uğrunda, namus yolunda,
Can veren Mehmed’in yattığı yerdir.
Bu tümsek, koparken büyük zelzele,
Son vatan parçası geçerken ele,
Mehmed’in düşmanı boğuldu sele,
Mübarek kanını kattığı yerdir.
Düşün ki, hasrolan kan, kemik, etin
Yaptığı bu tümsek, amansız, çetin,
Bir harbin sonunda, bütün milletin,
Hürriyet zevkini tattığı yerdir.
NECMETTİN HALİL ONAN
Çarşamba, Mart 14, 2007
Gönlümün elinden sana sığındım
Gönül aşk elinde deli divane
Odlara yandı özüm pür pervane
Seyyah oldum mihmaneyim cihane
Gönlümün elinden sana sığındım
Aşık Mevlevî
Cumartesi, Mart 10, 2007
Eski fotoğraflar
"Modernizm, rol yapabilmeyi öğrenmektir." diye bir söz hatırlıyorum. Sanırım Cemil Meriç'e aitti. Rol yapmayı öğrenmeye başladık. Fotoğraflarımızda, istediğimiz şekle bürünebiliyoruz. Aynen normal hayatta, işimize geldiği gibi bakabilmeyi, davranabilmeyi öğrendiğimiz gibi.
Gelelim sahneye:
Sadri Alışık, sokak fotoğrafçısıdır. İki asker İstanbul hatırası çekinmek üzere poz verirler. Bakışlarında yine o bahsettiğim şaşkınlık vardır. Fotoğrafçı:
-Tam böyle durun. Sakın hareket etmeyin. İşte istediğim poz bu. Bizim memlekette şaşkınlık yaraşır delikanlıya.
der ve ben bu söze biterim.
Şaşkın bakışlı delikanlılar (kız-erkek) istiyoruz efendim..
Perşembe, Mart 08, 2007
Site-yi hayret-bahşa-i acayibe
Pazar, Mart 04, 2007
İstanbul'daki Mühtedi Mabedler
Mühtedi, "hidayete ermiş olan" manasına gelip, eskiden, başka bir dinden dönüp, Müslüman olanlara "mühtedi" denilirdi.Mühtedi mabetlerden kasıt ise, kilise iken camiye çevrilmiş ibadethanelerdir. İstanbul'da pekçok mühtedi mabed var. Bunlar:
- Ayasofya Camii - Hagia Sophia : Vakfiyelesinde "al-Cami al-kabir al-atik.." olarak geçer. Fatih Sultan Mehmed tarafından, fethin akabinde camie çevrilmiştir.
- Bodrum Camii - Mirelaioskls - Lâleli civarında olup, XV. asırda mühtedi olmuştur.
- Eski İmaret Camii - Pantepoptes - Fatih'te bulunan manastır, Fatih Sultan Mehmet tarafından camie çevrilmiştir.
- İmrahor Camii - Studion Prodmos - Samatya'da Altımermer civarındadır. XV. asırda cami ve medrese olarak kullanılmaya başlanmıştır.
- Kalenderhâne Camii - Akataliptos - Veznecilerde bulunan bu mabet, ilk olarak Fatih tarafından zaviye haline getirilmiş ve daha sonra cami olmuştur.
- Fenârî İsâ Camii - Lips Manastırı - Fenarizade Alaeddin Ali tarafından camiye çevrilmiştir.
- Kariye Camii - Khrestostes Khoras - 1511'de camiye olarak kullanılmaya başlanmıştır. Ancak şu anda müzedir.
- Kilise Mescidi (Molla Gürani Camii) - Hagios Theodosas - Vefa'dadır. Molla Gürani tarafından camiye çevrildiğinden, onun ismiyle de anılır.
- Koca Mustafa Paşa Camii - Andreas Kilisesi - II. Bayezid veziriazamlarından Koca Mustafa Paşa tarafından camie çevrilmiştir. İsmiyle anılan semtedir.
- Küçük Ayasofya - Hagioi Sergios ve Baldros - Sultanahmet'in alt tarafındadır. II. Bayezid zamanında Hüseyin Ağa tarafından camie çevrilmiştir.
- Zeyrek Kilise Camii - Khristos Pantokrator - Fatih tarafından cami haline getirilmiştir.
Yar-ı vefâ-perver
Ali Nihat Tarlan
Hasret derdi gibi vefalı yar bulamadım. Zira hasret, bir gönüle girdi mi kolay kolay ayrılmaz. Her an, her fırsatta kendini hissettirir. Ki yâr de böyledir aslında. Bir dem çıkmaz hatırdan. Yani ki hasret acısı, yâr'dan daha vefalı bir yâr'dır.
Cumartesi, Mart 03, 2007
İstanbul Semtleri - Sarıyer

Eski asırlarda Sarıyer boş arsalardan ve tepelerden ibâretti. Boğazın Rumeli Feneri burada bulunur ve öteleri Karadeniz sayılırdı. Bugünkü köy, fetihten sonra kurulmaya başlamış ve 17. asırda büyük bir semt halini almıştı. Sarıyer’in sâkinleri bağ ve bahçe işleriyle meşgul olan Anadolu Türkleriyle, balıkçılık, meyhanecilik ve gemicilik yapan Rumlardı.
Sarıyer, sularıyla ve bahçeleriyle meşhurdu. Boğaziçi’nin en kıymetli sularının toplandığı bu mıntakaya bilhassa yazları çok ziyâretçi gelirdi. Bu ziyâretlere işaret eden Evliyâ Çelebi (her sene İstanbul halkı bu şehirde sohbet ederler) demektedir.
Köye Sarıyer ismi bir rivâyete göre orada yatan (Sarıbaba) isimli bir zâta izâfetle, bir tahmine göre de yarlarının kızıl ve sarı renkte görünüşlerinden kinâye olarak verildiği ileri sürülmektedir. Evliyâ Çelebi burada vaktiyle bir altın madeninin bulunduğunu yazmaktadır. Sarıyer’de 19. asır sonlarında faaliyeti durdurulan bir bakır madeni ocağı da mevcuttu.
Haluk Şehsuvaroğlu, Asırlar Boyunca İstanbul
Mihman-hane
Öztürkçede ise "Konug" kelimesi zamanla konuk oluvermiştir.
Konuk idinmek, misafir etmek; kondurmak, misafir kabul etmek anlamına geliyor.
Konak kelimesiyle misafirhane veya mihmanhane eşanlamlı kelimeler.
Divan şiirinde mihman, âşık'ın gönlüne gelen sevgilinin hayali veya gamı kederidir ki gönlün mihmanhanesinde ağırlanır. Ne şekilde gelirse gelsin, en güzel surette ağırlanması esastır.
İşte bu da benim leb-i derya konağım:

Dilde gam var şimdilik lûtf eyle gelme ey sürûr
Olamaz bir hânede mihmân mihmân üstüne
Râsih
Çarşamba, Şubat 28, 2007
Yadigar-ı İstanbul Fotoğraf Sergisi
Sanat tarihçisi hocamız Nurhan Atasoy, uzun yıllar emek vererek, Yıldız Sarayı arşivinde bulunan bu fotoğrafların indeksini hazırladı. Daha sonra bunların içersinden seçtikleriyle bir fotoğraf albümü meydana getirdi. Albümde 35 binden fazla fotoğraf yer almakta. Çalışmasıyla ilgili makaleyi okuyabilirsiniz.
"Yadigar-ı İstanbul" ismi verilen fotoğraf albümü, yarın açılacak olan bir sergi ile de tanıtılmış olacak.
Sergi Yıldız Sarayı Silahhane Binasında 17 marta kadar devam edecek. Meraklısına..
Salı, Şubat 27, 2007
Osmanlıca Blog Dersleri I
Vira Bismillah :)
İlk dersimizde Arap harflerine ek olarak kullanılan, Osmanlıca'ya Farsçadan geçmiş olan harfleri öğreneceğiz.
Bu harfler:
پ - P (üç noktalı be harfi)
چ - Ç (üç noktalı cim harfi)
ﮋ - J (üç noktalı rı harfi)
Bu üç harf Türkçeye girmiş Farsça kelimelerin yazımında kullanıldığı gibi "çalmak, çarpmak, paşa" gibi bazı türkçe kelimelerin yazılışında da kullanılmaktadır. Ama ekseriyetle bu üç harfin olduğu kelimeler ًFarsça kökenlidir. Biz bu bilgiyi edinmekle, pekçak kelimenin menşei hakkında da ipucu yakalamış oluyoruz. Misal:
پايه - Paye , پدر - Peder , پرهيز - Perhiz
چاره - Çare , چشمه - Çeşme , چمن - Çimen
ﮋاله - Jale , ﮋوليده - Jülide
Leyla ile Mecnun
Şehir Tiyatroları Harbiye Muhsin Ertuğrul sahnesinde gösterime giren oynun metin yazarı İskender Pala.
Bir doğu hikayesinin, batılı müzikler kullanılarak yeniden yorumlandığı müzikalin Mart ayı bilet satışları başladı bile.
Meraklısına..
Pazartesi, Şubat 26, 2007
Mesnevi'den

Bir şaşıya, "Ay birdir" dersen, "bir ay olduğundan şüphe var, işte iki tane" der sana.
Fakat biri, ona güler de "evet, iki tane" derse, bu sözü doğru bulur. Kötü huyun layığı bu.
Yalan, varır yalana katışır. "Pisler pislerindir" buyruğu ışıyıp durmadadır.
Gönlü geniş olanların elleri de geniştir. Körler, taşlık yerde elbette sürçerler, düşerler.
A. Gökpınarlı, Mesnevi Tercemesi ve Şerhi
Semt-i Beyoğlu
İlk semtimiz Beyoğlu.

Gelelim "Beyoğlu" ismi nereden gelir? sorusuna.
Bununla alakalı değişik rivayetler vardır. Sırasıyla yazalım:
1- Trabzon-Rum Devleti'ne mensup muhtedi (başka dinden iken Müslüman olan kişi, hidayete ermiş) Prens Aleksios Komninos bu bölgeye yerleştiğinden, yöre zamanla bu ismi almıştır.
2- Kanuni Sultan Süleyman'ın veziriazamı İbrahim Paşa'nın yakınlarından Lovigi Gritti'nin sarayı burada olduğundan. Gritti, Venedik elçisidir ve o dönemde bu elçilere "balyos" ismi verilmekteydi. Kendisine "beyoğlu" diye hitap edildiğinden bu bölge o isimle anıldı.
3- II. Selim devrinin nüfuslu yahudilerinden Frenk Bey Oğlu denilen Don Yasef Nassi'den dolayı.
4- Beyyolu kelimesinin galatlaşmış halidir.
Pazar, Şubat 25, 2007
Dermeyan-ı nazım-ı Vâsıf
Benim sûz-ı derûnumdan eser micmerde kalmışdır
(Sevgili) senin yanağının duruşundan anber nişan (olarak) kalmıştır.
Benim yanan gönlümden eser (ise) micmer (buhurdan) kalmıştır.
Anber, görüntüsü itibariyle ben'e benzetilir. Yani sevgilinin yanağından insanlığa bir nişan olarak anber kalmıştır. Anber, nadir bulunan bir şeydir ki, balığın karnında oluşur. Kokusunun güzelliğinden başka, tıpta da kullanılmaktadır.
Buhurdan, içersinde tütsü yakılarak etrafa hoş kokular yayan bir nesnedir. Böylece şair, gönlünün yanmasından eser olarak insanlığa "buhurdan" kaldığını söylerken, anberle de bağlantı kurmuş.
Ararlar nüsha-i adli gezerler câbecâ ammâ
O nüsha var ise sandûk-ı İskender'de kalmışdır
Pekçok yerleri gezerler adalet sayfasını ararlara ama
O sayfa var ise İskender'in sandığında kalmıştır.
İskender de dünyayı gezmiş, fakat adaletin, şecaatin timsali olmuştur. Eğer adalet denilen bir nesne kaldıysa, o da İskender'in hazineleri arasında bir defineye dönüşmüştür.
Denîler bozdular bikr-i nizâm-ı âlemi şimdi
Nizâm ancak efendi sûret-i defterde kalmıştır.
Soysuzlar bozulmamış alemin nizamını bozdular, şimdi
efendi, nizam ancak defter üstünde kalmıştır.
"efendi" diye hitap ettiği kişi, sancaklarda veya merkezde, hukuki meselelerle ilgilenen, davalara bakan kadılar veya ulemaya mensup kişidir. Gün görmüş, mürekkep yalamış, devlet kademesinde de görev alan kişilerdir. Yani alelade bir ademoğlu değildir.
Şair, nizam denilen şeyin, kanunların yazıldığı defterlerde kaldığını, görünüşten ibaret olduğunu dile getirirken, adlî muemelatın da bozulduğuna işaret etmiştir. Bir önceki beyitteki "soysuzlar"la bağlantı kuracak olursak, devlet nizamını, yine soysuz devlet adamlarının bozduğu atfında bulunulmuş.
Müheyyâ bezm-i işret bir kadehle al elim sâkî
Benimle yâr beyninde heman bir perde kalmıştır
Bir kadehle hazırlanan içki meclisini dağıt sâkî (içki sunan kişi)
Sevgilimle aramda sadece bir perde kalmıştır
Şaraptan bir kadeh içince, sevgiliyle aramdaki bütün perdeler kalktı. Bu aşıklar meclisini dağıt ki saki, o son perde kalkacakken kimse kalmasın yanımızda.
Yani şair, sevgilisinin mahremiyetine de sahip çıkıyor.
N'ola hayrân olursam rûz u şeb âyine-veş Vâsıf
Hayâl-i akl u fikrim sûret-i dilberde kalmışdır
Ne olurdu ayna gibi hayran olursam gece ve gündüz Vasıf
Akıl ve fikrimin hayali sevgilinin güzelliğinde kalmıştır
Ayna, sevgilinin saçını taradığı, kendisine seyrettiği bir cisimdir. Ve yine o ayna, sevgilinin güzelliğine hayran kalır. Ayrıca aynanın arka yüzü karanlıktır. Böylece iki yanı gece ve gündüze teşbih edilir ki, gece ve gündüz sevgiliyi hayranlıkla seyreden de aynadır. Şair, bu mısrayla aynaya öykünmüş. Onun gibi olabilmek istemiş.
Zira aklı da fikri de sevgilinin suretinde kalmıştır. Bu son beyitle şair, üstte bahsettiği olumsuzluklara rağmen, kendinin ne alemde olduğunu da izhar etmiş oluyor.
Yani onca dert varken, onun âşık gönlü tek birşey ile efkarlanmaktadır.
Şair Vâsıf, "Enderunlu Vasıf" olarak bilinir. III. Selim döneminde yaşamış ve hicivleri yüzünden başı derde girmiş bir şairdir.
Şiirinde geçen "nizam-ı alem" tamlamasının, "Nizam-ı cedid"e benzerliği tesadüf olmasa gerek.
Bu dönemde Sultan Selim, devlet adamlarına layihalar hazırlatmıştır ki, bunlar nizamname hükmünde olan ıslahat projeleridir. Devletin hangi hususlarda inkıraza uğradığı ve bununla ilgili neler yapılabilir'in "nüsha"ları idi bu layihalar.
Şiirin içersinde geçen, "soysuzlar, efendi, nüsha-i adl, suret-i defter" gibi kelimeler, hep kendi devri içersinde gelişen hadiselere atıflar şeklindedir.
Vasıf, divan şiirinde mahallileşme ekolünün bir devamı olan şiirlerinde, diğer divan şairlerine nazaran daha kaba ve alaycı tavrıyla dikkati çeker. Üstteki şiirinde de aynı havayı görmek mümkün. Sevgiliyle başladığı şiire hicivler sıkıştırıp, yine sevgiliyle bitirip "adam sendeci" tavrına geri dönmeyi ihmal etmemiş bir şair. Zaman zaman edep sınırlarını zorlayan şiirleri de olmuş. Taklitten sakınmamış, çizilen sınırların dışına taşmış, ama bütün bu yönleriyle orjinal olmayı başarmıştır.
Divan şiirinin, dünyevi mesajlardan çok ruha-gönle hitap eden fonksiyonundan çıkıp, biraz daha kendi devrinin sorunlarıyla ilgilenen bir hale bürünmesinde kerte olduğunu söyleyebiliriz ki genellikle edebiyatçılarca, edebi yönü ağır eleştirilere mâruz bırakılıp, bu yönünden fazla bahsedilmez.
Zaten ondan sonra Namık Kemaller, Ziya Paşalar gelecektir.
Cumartesi, Şubat 24, 2007
Cennet Kuşları
Yer: Şeyh Ebu'l-Vefa Camii Kabristanı
Kabristanı gezerken, birbirine çok yakın dikilmiş iki mezartaşı çekti dikkatimi. Biri kız, diğeri erkek çocuğuna ait taşları okuyunca kardeş olduklarını gördüm. 4 sene ara ile vefat etmişler.
Taşlarda şunlar yazılıydı:
(sağdaki taş)
Hüve'l-bâkî
Mahmud Ağanın kerimesi
Cennet-mekan-ı firdevs-i
Aşiyan merhume
Fatıma Zehra Hanım
Ruhiçün fatiha
fi 19 Rebiulahir
Sene 1267
(miladi: 21 Şubat 1851)
(soldaki)
Hüve'l-bâkî
Mahmud Ağanın mahdumu
Cennet-mekan-ı firdevs-i
Aşiyan merhum
Mehmed Said Efendi
Ruhiçün fatiha
fi 13 Receb
sene 1263
(miladi: 26 Haziran 1847)
Bilindiği gibi Firdevs Cenneti, cennetlerin içinde mertebe olarak en yükseğidir. Küçük yaşta vefat edenlerin cennet kuşu olduğuna dair bir inanç da vardır. Kitabelerde geçen "cennet-mekan-ı firdevs-i aşiyan" tamlaması: "Mekanları Firdevs cennetindeki kuşyuvaları olsun" anlamına gelen bir dua, temennidir.
Aşiyan aynı zamanda ev, mesken anlamına da gelmektedir.
Mevlam mekanlarını Cennet-i firdevs-i aşiyan eylesin.
Pazartesi, Şubat 19, 2007
Minareyi Tanıyalım
Yer: Süleymaniye Camii.Minare, Arapça "Menare" kelimesinin galatlaşmış halidir. Elbette biz buna, Türkçeye dahil olmasıyla, dilimizin ses özelliklerini alması da diyebiliriz. İsm-i mekan (mekan ismi) olup, "nur" kelimesinden gelir. Yani: Nur yeri manasınadır.
Minare ilk olarak Emeviler zamanında yapılmaya başlanmıştır.
Osmanlı mimarisinde minare, zaman içinde diğer İslam ülkelerindekinden farklı bir form kazanmıştır. Daha sade ve genellikle ana unsuru tamamlayıcı, kubbeyle dengeyi sağlayan bir yan unsurdur.
Minarelerin özellikle şerefeleri, bize caminin hangi devirde yapıldığına dair ipuçları verir. Mesela şerefelerde kullanılan mukarnasın işçiliği bu ipuçlarından biridir.
Ayrıca bilinmesi gereken birşey daha var ki, I. Ahmet'e kadar yapılan bazı selatin (padişah) camilerinin şerefe sayısı, camiyi yaptıran sultanın, kaçıncı Osmanlı sultanı olduğunu da gösterirdi.
Mesela Sultanahmet Camii 14 şerefelidir ki Sultan I. Ahmet 14. padişahtır. Süleymaniye 10 şerefelidir, yani anlıyoruz ki Kanuni 10. padişahtır... gibi.
Ayrıca iki veya daha çok minareyi, sadece padişah ve padişah ailesi yaptırabilirdi. Başka hiç kimse iki minareli cami yaptıramazdı.
Bir de Süleymaniye Camiinin bu minaresine "Cevahir Minare" denilir ki, tarihi bir hatırası da vardır. Bunu da başka bir zaman anlatırız.
Hamiş: Bütün bunlar Flickr şeysimde de bulunuyordu ve fakat da buraya koymamı rica ettiler. Zaman zaman oradan buraya aktarımlarım olacak inşallah..
Pazar, Şubat 18, 2007
Tefrik-i Nazar-ı Dikkat ya da Bakış açısındaki Farklar

Benim de aklıma belki kavgayla bağlantılı olarak, ama neticede belli bir aşktan neşet etmiş tarihî bir vak'a geldi:
Çanakkale harbinden seneler sonra toplu mezarlar açılmaya ve kimlik tespiti yapılmaya başlanmıştı. Kimliği belirlenenler Türk veya yabancı anıtmezarlarına götürüp defnedilmekteydi. Ancak çok enteresan bir şeyle karşılaşıldı. İngilizlerin anıtmezarlarını hazırladıkları yerde bulunan toplu mezarda iki düşman asker, birbirlerine kenetlenmiş vaziyetteydiler. Bunlar, birbirlerinin boynundaki muska ve haç'a sarılmış ve o şekilde kalakalmışlardı.
Daha sonra kimlik tespiti yapıldı ve muska sahibinin 57. alaydan Üsteğmen Mustafa Asım, haç'ı taşıyanınsa İngiliz yüzbaşısı Woiters olduğu öğrenildi.
Her iki askerin bu vaziyetlerini bozmayarak, naaşlar oldukları yere gömdüler. Böylece 57. Alay şehitliği burada inşa edilmiş oldu.
Şehitlikte şunlar yazılı:
Bu şehitlik yapılırken,toprak altında birbirlerine
sarılmış iki Subay iskeleti bulunmuştur.Künye ve
Muskadan,birinin 57.Alay 6.Bölük Komutanı
Erzincanlı Üstteğmen Mustafa ASIM,diğerinin de
İngiliz Kolordusundan Yüzbaşı L.J.WOITERS
olduğu ve bu iki Kahramanın 26 Nisan 1915 günü
siperlerde boğuşurken öldükleri anlaşılmıştır.
Fotoğrafın çağrıştırdıkları..
Cuma, Şubat 16, 2007
Bir Sahhaf Buldum..
Biliyorsunuz artık kitapevi, sahaf birbirinden farklı iki şey halini aldılar. Hatta sahhaf dükkanları, işlevlerinin çok dışında bir "ticaret" anlayışıyla iş yapıyorlar. Bugün Bayezit Sahaflar Çarşısına gittiğinizde adeta karaborsacılık yapan, zamanında topladıkları kitapları, piyasada tükenmesinin akabinde ortalığa çıkartıp fiyatının çok üstünde satan insanlarla karşı karşıyayız.Bilhassa Kültür Bakanlığı kitaplarıyla ilgili olarak sıkça yaşamışımdır. Mesela KB'nin İstanbul Lalesi kitabı 500 bin lira iken, Sahaflarda ayın kitabı 8 milyon liraya sorduğumu hatırlıyorum.
Diğer taraftan bu çarşıda, eski kitap görebilirseniz bu büyük bir şanstır. Tabi paranız varsa :)
Bu yönüyle, asli özelliğini tamamen yitirmiş durumdadır.
Şansınızı Kadıköy ve Taksimde denemelisiniz.
Fakat ben tahmin etmediğim bir yerde bir sahafla karşılaştım.Yenibosna'ya bir iş için gittiğimde arkadaşım Bit Pazarı'nı gezmemi söylemişti. Burası prefabrik ve büyük bir alışveriş merkezi. Özelliği ucuz ürün satması. Kıyafetten yiyeceğe, elektronik eşyasına kadar herşeyin ucuzu var.
Aslında pek de bana göre bir yer değildi. Zaman geçirmek için gezinmeye başlamıştım ki bir sahaf çıkıverdi karşıma. Şaşırdım ve sevindim. Bir sahaf bulmuştum. Sonrasında Yüksel Beyle tanıştım. Buranın yani Dergah Sahaf'ın sahibi. Hoşsohbet bir insan. Kitap tavsiyelerinde bulundu. Kendisi tarih kitapları ağırlıklı olmak üzere bir liste hazırlayacak. Gördüğüm kadarıyla edebi eserler daha fazla. Üstelik oldukça eski baskılar var.

Bu arada eski plaklar da bulabilirsiniz. Eski paralar, dergiler.
İlgilenen arkadaşların gidip görmelerini tavsiye ediyorum.
Hemen adres de verelim:
Dergah Sahaf
Eskidiji Bit Pazarı D-403 E-504
Sanayi Cad. Vadi Sok. No:2 Yenibosna
Tel: 212 551 83 84
Hamiş: Bit Pazarı'na Yenibosna'dan "Bit Pazarı veya Tgrt" yazan minibüslere binerek gidebilirsiniz. Ayrıca burası Moral fm ve Tgrt binasının yanında.
Perşembe, Şubat 15, 2007
Konuşurken akla gelen
Ağaçlar çiçek açmaya başlamış. Öyle dediler. Aslında başka türlü söylemiştim ama sonra düşüm ki şair bu sefer de haklı. Lakin başka türlü:
Beni bu havalar mahvetti.
Biz de böylece küresel ısınmayı bahis mevzuu etmiş olalım.
Cuma, Şubat 09, 2007
Sebeb-i Sürurum..

Bir insan, eğer kendinden olmayan bir çocuğu da sever, onu gözetir, şefkat gösterirse, gerçekten sevgisinin samimi ve güçlü olabileceğini düşünürdüm.
Yani benim ebeveynlere bakış açım, hep "çocuk sevgisi" cihetiyleydi.
Altı ay önce evimize yeni bir fert katıldı. Daha dünyada herhangi bir emaresi yokken ablama, "benim yakın zamanda bir yeğenim olacak, ben onun ruhunu hissediyorum inan. Sanki ruhlar aleminden, ben geliyorum teyze diyor" demiştim.
Bunu gerçekten hissediyordum, fakat hep bir hayal gibiydi. Sonra yeğenim doğdu. Hastaneye gidip, o küçücük, mini mini bebeği gördüğümde, kardeş sevgisi, anne-baba sevgisi gibi "etin tırnaktan ayrılmayacağı" darb-ı meseline çok da mütenasip bir sevgiyle baktım ona. Sanki çok uzun yıllardır görmediğim bir aile ferdine kavuşmuştum. Yani yeni tanışmıyor, hasret gideriyorduk. Aradan altı ay geçti, ben onu hiçbir zaman şirin bir bebek, tatlı bir çocuk, yada sadece "çocuk" olduğu için sevmediğimi anladım. Ona olan sevgim çocuk sevgisiyle birebir bağlantılı bir sevgi değildi. O benim kanımdan canımdan bir parçaydı, ben onun anne yarısıydım, biz ruhlar aleminde çokça hasbihal etmiş, ta oradan teyze yeğen olduğumuzu bilmiş, nasıl olduysa dünyaya düşüverip unutmuştuk bu hakikati.
Yani uzun yıllarca ıskaladığım bir şeyi ancak anlayabilmiştim. İnsanın kendi çocuğunu sevmesi, çocuk sevgisi demek değildi. Çocuk sevgisi tamamen ayrı birşey olmasa da aynı şey de değildi.
Onu, diğer aile fertlerinden ayıransa, ona olan özlemimizin yanında, işte o çocuk safiyeti, masumiyeti ve güzelliğiydi de.
Düşündükçe yüzümü güldüren, sebeb-i sürurum, sabırsızlıkla "teyze" demesini beklediğim dünyalar tatlısı yeğenim, bana bunları öğretti gelişiyle. İnşallah mevlam ömür verir de her ikimize, teyzesine nice şeyler öğretir.
Darısı olmayanların başına..
Salı, Şubat 06, 2007
Kınalı Kuzular
Milliyetçiliğin tehdit olarak addedildiği şu zaman diliminde TRT tarafından bir dizi yayınlanıyor. Kınalı Kuzular isimli diziyle, Türk insanının düşmanına karşı nasıl çetin ve bir o kadar vicdanlı mücadele verdiği, gerçek hayat hikayeleri canlandırılarak gösterilmekte. Soykırım yaptığı varsayılan bir milletin hangi şartlarda, nasıl büyük kahramanlıklar sergilediğinin güzel bir örneği.
Ayrıca Türk filmi seyredip hislenmeyi sevenler, ellerine mendillerini alarak seyretsinler bu filmi.
Filmin dikkat çekici bir yönü de film boyunca çalınan türküler. En azından ben çok beğendim.
Bu tür şeyleri seyrederken, tehdit sanılan şeyin, bir milleti nasıl kurtardığını; şiddetin aksine, makul bir azmin menbaı olduğunu göremeyenin, bir fikri savunduğunu değil, kasıtlı bir düşmanlık beslediğini düşünüyorum. Bu kastî bir basiretsizlikten başka bir şey değildir.
Kınalı Kuzular her Salı günü saat 20:30'da TRT 1'de. Meraklısına..
Hamiş: Daha önceki bölümler hakkında bilgi edinmek isteyenlerin, Kınalı Kuzular'ın sitesini ziyaret etmesini tavsiye ediyorum.
Perşembe, Şubat 01, 2007
Mezartaşlarını anla(t)ma gayretimiz... Çatısız Okul..
Günümüzde maalesef eski mezartaşlarını okuyup anlayan insanların sayısı az. Tarihi birer vesika olmasının yanında, sosyoloji ve türk islam sanatları alanında çalışanlar için de önemli birer kaynak bu taşlar.
Pekçoğu bakımsızlıktan yok olma tehlikesi içersinde.
Bir yandan unutulurken, diğer taraftan yeniden okumak anlamak yolunda çaba sarfediliyor olması da sevindirici.
Ben de elimden geldiğince konuyla ilgili kitapları, makaleleri takip ederek, mezartaşlarını okumaya (ondan mı bu kadar unutkanım acaba), acemice olsa da fotoğraflarını çekerek birşeyler yapmaya çalışıyorum.
Bu mevzuda Enes Reyhan'ın da çalışmaları var. Flickr'da elimizden geldiğince bu tür fotolara yer veriyoruz (Bkz.: Mezar Taşları). Ayrıca kendisinin bir de blogu bulunmakta. Müştereken güzel şeyler yapacağımızı umut ediyorum. (bu arada o da sitesini geçici olarak kapatmış.)
İki gün önceyse Erol Erdoğan bir email vasıtasıyla Flickr fotoğraflarından bir tanesini (bkz. Anne ve Oğul) yayımlamak istediğini belirtti. Seve seve kabul ettim. Çünkü asıl maksat insanlara bunları göstermekti.
Fotoğraf ve altındaki metin 1 Şubat tarihli Milli Gazete'de Çatısız Okul isimli bölümde yayımlandı.
Kendisine mezarlar hakkındaki bu güzel makalesi için teşekkür ediyoruz. Umarım, bu şekilde birilerine faydalı olmaya devam ederiz. Her ne kadar acemi fotoğrafçı olsak da.. :)
Mezartaşları ile ilgili çalışmalarımız da inşallah devam edecek..
Hamiş: Çatısız Okul, Erol Erdoğan tarafından hazırlanmakta. Her hafta perşembe günleri Milli Gazete'den takip edebilirsiniz..
Pazar, Ocak 28, 2007
Mim düşmüşler ismimizin yanına..
Bir takım sorulara cevaplar vermemiz gerekiyor:
Niye yazıyorum?
Yazmak benim için eski bir alışkanlık idi. Bir iki yıldır yazmıyorum diyebilirim.
Zaman zaman bencilce bir rahatlama vasıtası; bazan bilgilerin paylaşımı; kimi demlerdeyse bir mecburiyet... diyeceğim geliyor, fakat tam da fikirlerimi yansıtmıyor bu cevap.
Yazmak oldukça girift bir eylem..
Ne isterim?
Gerçek manada insanlığa, müslümanlara faydalı bir insan-ı kamil olabilmek. Sanırım önce kendinden başlamak gerekiyor.
Vazgeçilmezi?
"Hiç kimse vazgeçilmez değildir."
Vazgeçilmez olansa (veya öncelikli) mukaddesâtım.
En mutlu olduğu an?
Babamın Türkiye'ye gelip ona kapıyı açtığımız ve o tatlı gülümsemesini gördüğüm anlar.
Beğendiği bir yeri?
Ben bu sorudan "bir mekan"ın kastedildiğini farz ve hatta zannederekten şu cevabı vereceğim:
Benim için en özel, ruhumun huzur bulduğu, uzletgahım: Süleymaniye... diyorum.
Cuma, Ocak 26, 2007
Hepiniz Hrant’sınız, Hepiniz Ermenisiniz!
Güncel konuları yazma alışkanlığı olmayan bir tarihçi, böyle bir konuda yazılı olarak fikir beyan etmekten utanır. Bu yüzden tarihçi, tipik bir kara (toprak) insanıdır. O, yazdığı şeyin zeminini kayalıklar üzerine oturtmayı sever. Çünkü, tarih kadar, kendi yazdıklarının da tarihsel devamlılığını dilemektedir. Yazılı düşünceler içinde zamansal depremlere en dayanıklı olanı onu eserleridir. Düşüncelerin, kişlerin, toplumların ve dönemlerin cesetlerini kefenlemek kağıtla yapılmaktadır. Ve bu defin işlem sırasında tarihçiler, ölülerini mürekkeple yıkarlar. Bundan olsa gerek, bütün modernliğine, bütün güncelliğine ve bütün şimdiki zamansallığına rağmen her çağ, tarihsel epistemenin kolları arasında okşanmaktadır. Tarihçi tutkuları gereği, bu kendini okşatanların pek nakörce izledikleri ilişkiden arta kalan masalların kaydını geçmektedir. Bu masalları tarih düşmekle kalmıyor, tarihi de yeni kayıtlarla masallaştırıyor.
Ancak, “Aydın” bunun tam tersini yapmaktadır. Aydın, şimdinin, çağın, popülerliğin ve sürmekte olan mevcut değerlerin “tercihli oğlanı”dır. Onun zamanı Güneşin doğuşuyla başlar ve batışıyla son bulur. Ve aydın, bütünüyle tarihin ve tarih düşmanıdır. Kendilerinin yaşadıkları çağ için bütün çağları yıkanlar ve yıktıkları şeyin güncel okumasını ve görüşünü dayatanlar onlardan başkası olmamıştır. Geçmiş bu denli çirkin gösterilmeseyedi, kimse bugüne bağlı kalmazdı. Geçmiş bu denli aşağlanmasaydı, kimse bugünün değerlerine sahip çıkmazdı. Ve geçmişin insanları bizim dışımızdaki varlıklara ve canlılara benzetilmeseydi, bugünün insanlığının bir anlamı olmazdı. “Şimdilik dini”nin havarisi olan aydının peygamberi ve kitabı, bütün peygamberler arasında ve bütün kitaplar içinde her türlü varlıktan ve inançtan yoksun. Yabancı peygamberler kadar onun peygamberinin bir oluş durumu yoktur. Aydın, bizim zihnimizin günlük telepatik uğrak noktalarıdır. Bunlar zorunlu duraklardır. Çünkü çağın geçiş güzargahları yapılırken, önce bu duraklar inşa edilmiştir. Bu denli zamansal olmak, aslında zamandışılığın ve bu denli mekana (duraklara) bağlı kalmak mekansızlığın bugüne bağlı sonsuzluğunu oluşturmaktadır. Bu sonsuz işleyişin gün gün geleceğe doğru fırlatılan, aslında hep tekrarlatılan seyir yolcusu toplum denilen ve tek özelliğinin kalabalık olmasından ileri gelen bir takım kutsal söylemlere inandırılmış, oysa iktidar-söylem tunelinin kabuslarından geçirilen halktır. Aydın, tunel tuzaklarını gösteren süslü işaretler olarak göstergelerin canlandırılmış ışıklı yüzleri gibi toplumun bu parlaklığa dalmasıyla zaman yitirerek tuzağa düşmesine neden olan, ancak yerleri ve doğal varlıkları gereği uyarıcı nitelik taşıdıkları için masum tanıklarıdırlar. Onlar varlık işaretleri değillerdir, varılacak güzargah üzerindeki var sayılmış göstergelerdir.
Gazeteci-yazar Hrand Dink cinayeti, şunu bir kez daha kanıtladı: Türkiye’de aydının toplumu temsili, toplumun aydını temsiline zorunlu kılınmıştır. Bu tablonun en güzel kanıtı: “Hepimiz Hrandız, Hepimiz Ermeniyiz” pankartı oluşturmaktadır. “Her kesin Hrand” ve “her kesin Ermeni” olmasını isteyen Aydın’ın Türkiye’side ortaya çıkan bütün sorunlar ve bütün cinayetler “her kesin Hrand” ve “her kesin Ermeni” olmayışından doğuyorsa eğer, bu aydının toplumu temsili ile, toplumun aydını temsilinden doğan çarpıklıktan ileri gelmektedir. Çok daha önemlisi bu çarpıklık “her kesin her kes olmaya zorlandığı” ve böylece “her kes dışında kendisi olamadığı” bir aydın-toplum ve toplum-aydın sorunundan kaynaklanmaktadır. Kendi toplumundan sürekli “her şey olmasını” isteyen aydın ile kendi aydınından “bir şey olmasını” isteyen toplum arasında tek birleştirci nokta omuzlarda taşınan tabutlardır. 32.000 şehidini omuzlarında taşıyan toplumla, Hrand’ını omuzunda taşıyan aydına aynı acıyı tattıran canilerin “cesaretiyse” eğer; caniler bu cesareti öldürmekten duydukları hazdan değil, toplum ve aydının kendisi dışında her şey olmasından almaktadır. Her şey olunduğu durumunda her şeyin hedefi haline gelinebilineceği anlayışının olmayışı, bu iki gücü temsilin temsili konumuna düşürmektedir. Bu durumda da ne acı ki meydan “tek bir şey olduğu ile övünen canilere” kalmaktadır. Kalabalıklar “yok edilen kutsallarını” gerçek dışı dünyaya (mezara) götürürken, kutsallarını yok eden canileri gerçek dünyada bırakırlar. Bu da canilerin bir tek şey olduklarının gerçeği haline geliyor. Oysa, çağdaş dünyada, daha doğrusu “şimdilik dininde” aydın ve toplum gerçeğin, yani dünyanın yanında yer almaktadırlar; bütün bilimsel ve düşünsel anlayışlara göre. Ve yine çağdaş dünyanın gerçeklik sınırlarını ifade ve düşünce hakları belirlemektedir. İfade ve düşüncenin çağdaş dünyada belirlenmiş en büyük hak olduğu halde, gücün akılalmaz biçimde bütün haklar üzerinde haksız biçimde hak konumuna gelmesinin yine aydın-toplum tarafından savunulmasından, ifade ve düşüncenin her şeye ve her kese bağlı kılınmasından doğmaktadır.
Hrand Dink’in ölümüne neden olan hain saldırıyı bu ülkede haklı göstercek bir tek Allah’ın kulunun olamayacağı konusunda herkes ittifak etmektedir. Bunun, bu ittifakta herkesin yer aldığını fırsat bilen aydınlarca toplumun “her kes olması”na dönüştürülünce, sürekli kendisinden bir şey olmasını bekleyen toplum nazarında aydının ne olduğunu sorgulatmaktadır. Bildiğim kadarıyla, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlık hakkını elinde bulunduran her kes tek bir kimliği paylaşmaktadır. Bu belirlenmiş bir haktır. Bu hak, söz ve ifade hürriyeti kadar biçimlenmiş meşru ve değişmez bir haktır. Bu hak bu ülkede her kese aynı eşitliği öngören toplumsal bir haktır. Bu hakkı çiğneyerek, topluma kendisine verilmiş kimliğin dışında durmasını isteyen aydının haksızlığı bir insanın ölümünün üzüntüsü ile psikolojik bir haklılığa dönüştürülecekse, o zaman haksızların hakları doğrulanacaktır. Bu ülkede herkes bir kimliğin parçası olduğu halde, aydınlar neden bu kimliği herkesin dışına çıkartmak hevesindeler?
Hrand Dink, Ermenistan vatandaşı değildir. Ve yine Hrand Dink anayasal olarak “Ermeni” kimliği taşımamaktadır. Bu yüzden hiç kimse, ama hiç kimse “Herkese Hrnadlık” ve “Ermenilik” kimliğini yükleyemez. Ama acı olan şu ki, bize ancak iki tercih hakkının verilmesidir: ya Hrand ve Ermeni olacağız, ya da katilin yanında yer alacağız. Kendimiz olmamak için her şey olmamız istenen bir aydınlar sınıfına sahibiz. Ve kendimiz olmamak için her şey olmamıza göz yüman bir yönetime sahibiz.
Kusura bakmayın dostlarım, benim kimliğim dışında hiçbir şeyim yoktur. Ne aydınlar gibi sosyete sofralarından tek lokma tatmışlığım var, ne iktidarlar elinden bir yudum su içmişliğim. Ben, siz ellerinizde “Hepimiz Hrandız, Hepimiz Ermeniyiz” pankartıyla rahat cenaze törenleri yapasınız diye cebindeki kuruşları sayarak ona göre gideceği okul ve kütüphaneye en uygun otobüsü seçen, ancak benden kimliğimi talep edenler yüzünden saatlerce trafikte bekleyen, kimliği her gün değişen yaşlı bir kadının bayılarak üzerime düşmesine sadece üzülerek karşılık veren; kimliksizlik yüzünden teröre karşı bacağını kaybetmiş gazisine oturacağını teslim etmemek adına sahte uyur, dalmış, farkına varmamışlık numaraları yapan liseli gençlere nefret besleyen, sokağın ortasında çantasını kapkaçılara kaptıran orta yaşlı bir bayana polisin yapacak hiçbir şeyimiz yok demesiyle içinden öfke kusan, şehrin en işlek sokaklarında uyuşturucu ticareti yapanların eşkıya görünümünden dolayı yolunu değiştiren, param olmadığı için almak istediğim kitapları her akşam kitap raflarından alarak koklamakla yetinen, bütün insanlığa karşı işlenen haince, canice cinayetlerin önüne geçmek için kafasında sanki siz aydınların nazarında bir “bokmuş” gibi mücadele etmek adına masumca planlar tasarlayan; her gün Irak’ta ölen yüzlerce insana, Somali’deki açlığa, Bosna’daki felakete, Karabağ’daki katliamlara, Çeçenistan’daki bir ulusun yok oluşuna bağrı kan ağlayan; ve bütün bu ezilmişlik, itilmişlik, kendini ve yaşamını hiç yaşamamışlık yetmiyormuş gibi birde benden kimliğimi değiştirmemi ve her yıl 24 Nisan günü dünyanın 250 şehrinde toplam 600 milyon kişinin katılımıyla “Katil Türkler”, “Türklere Ölüm”, “24 Nisan: Müslümanları Cehenneme Uğurlamak Günü”, “Büyük Ermenistan’ı Kuracağız”, “Hayalimiz Sizin Ölümünüzdür” pankartı taşıyan bir kimliğin temsilcisi olmamı isteyerek beynime durmadan tecavüz eden haberlerden dolayı tek sosyal eğlencesinin kırık bir antenle ancak birkaç kanala ayarlanmış televizyonunu izlemekten mahrum bırakılmış biriyim. Ve ben, bu ülkede benim gibi yaşayan milyonlarca insandan sadece biriyim. Ve belkide 32.000 insanını ülkesi ve kimliği için teröre kaybeden bir annenin oğlu olmadığım için şanslı biriyim. Şanslıyım, çünkü vatanı için ölenlerden biri olsaydım ve tabutumun arkasında sadece bir grup asker ve ailem yürüseydi ve bir tek aydının elinde “Hepimiz Askeriz, Hepimiz Şehidiz” pankartı olmayazağı yüzünden, bu sahipsizlik ve kayıtsızlık yüzünden sevdiklerimi de kimliksizliğe yenik düşürerek ruhu çarmıha gerilmiş biçimde gitmenin acısı mezarımı saracaktı.
Ve bir inançsızlık göstererek:
“Ağzım kurusun, yok musun ey Adl-i İlahi”
Son Not: Toplumların en büyük günahı UNUTMAKDIR.
Nadir Marmara'ya ve bu güzel yazıyı okuyup, buraya eklememe vesile olan Faruk Bey'e çok teşekkür ediyorum.





