Sayfalar

Salı, Nisan 28, 2009

dertler tasalar birbirini kovalar


Küçük sıkıntılar, büyük sıkıntıların önünü kesen bir set gibidir. Hem dinamik kılar bizi, hem de hayata bağlayan gaileler sunar.
Zaten sıkıntısız bir hayat düşünmek de saçma olurdu. Çünkü insanoğlu sıkıntısızlıktan da sıkılır önünde sonunda.
Küçük dertler, büyüklerini nasıl kovalar peki?
O kadar çok örneği var ki büyükten küçüğe...
Mesela para kazanmak bir sıkıntıdır ama daha büyüğü para kazanamamaktır.
Öğrenciler her dem eğitimin zorluklarından, sınavlardan şikayet ederler ve lakin eğitimsizlik hayat boyu sıkıntıdır.
Hadi daha küçük şeylerden bahsedelim:
Ulaşım araçlarında yolculuk etmek sıkıntıdır, ama yürümek zorunda kaldığınızı düşünsenize.
Bir yerimizin ağrıması da sıkıntıdır. Fakat ağrılar hastalık sinyalidir ve bu sinyal, işler büyümeden tedaviye başlamamızı sağlar.
Bütün bunların üstüne "Derdimi seviyorum" diyen şairin o kadar da mazoşist olmadığını düşünüyor insan...



hamiş: yazar bunları sıkkın bir anında yazdı.

Perşembe, Nisan 16, 2009

Çerçevemde İstanbul


Fotoğraflarını göremez olduk diyenler için gelsin...

Çarşamba, Nisan 15, 2009

"Maskeliler" ve Oyuncu Tavuk


Bugün RNG Sahnesinde Maskeliler isimli oyuna gittim. Bu sene Şehir Tiyatrolarında izlediğim en iyi oyundu. Hem bu üç oyuncuyla, hem sahnesiyle. Uzun süredir bu kadar içten bir selamlama da görmemiştim, tiyatroculara haksızlık etmiş olmayayım da. Birbirleriyle uyumlarını hissetmemek imkansızdı.
Bugün tiyatrocuların dizilerde oynamak zorunda kalmasına bir kez daha üzüldüm açıkçası.

Her ne uğruna yaşanırsa yaşanılsın ve ne için mücadele edilirse edilsin, sonu öldürülmeye çıkan bir yolda, birbirini seven ama birbirini o ölüme götüren üç kardeş.
maskelenen yüzlerin ardında, tek ortak payda bu kardeşliğin verdiği sevgi.
geriye kalansa bir şeylerin uğruna dökülen kanların, aslında birilerinin menfaatine hizmet ettiği gerçeği. Hangi taraf için olursa olsun.
"Maskeliler" bir Filistin hikayesi. Üstelik karşı taraftan, bir İsrailli'nin kalemiyle.


Oyun her ne kadar dram olsa da başlangıcında hepimizi güldüren bir şey oldu. Sahne dekorlarından biri de tavuklardı. Bildiğiniz canlı tavuk. Çünkü sahne bir tavuk kasap dükkanıydı. Oynun başlangıcından itibaren sol kafesteki tavuk bütün gücüyle gıdaklamaya başladı. Öyle ki yaklaşık 10 dk sürdü bu seramoni. Bir ara çatlayacak sandım.
Diğer yandan da "acaba oyuncular bu hayvanı sahneden nasl uzaklaştıracak" diye de düşünüyordum. Zira tavuk bastırmıştı seslerini.
Naim (Levent Üzümcü) dükkanı terketti. Büyük ihtimalle bu senaryo gereğiydi. Sonra Halit (Serdar Orçin) birden bire onun ardından çıktı. Yaklaşık 5 sn sonra içeri girip tavuğu kaptı ve sanki dışarda birine verircesine "al" dedi ve kapıyı kapattı. O anda bir gülüşme oldu. Çünkü bu sefer büyük ihtimalle senaryoda olmayan bir şekilde tavuk dışarı atılmıştı.

Cuma, Mart 20, 2009

"Dönüşüm" ya da Krize Üstünkörü Gönderme...

Önceki gün Şehir Tiyatrolarında Dönüşüm isimli oynu seyrettim. Bilindiği üzere bu oyun, Kafka'nın ünlü romanı "Die Verwandlung", yani Dönüşüm'ün tiyatroya uyarlanmış hali.

Oyna gitmek isteyenler için söyleyebileceğim şey şu ki:
Eğer Dönüşüm'ü okumadıysanız, gidin, izleyin. Bu şartla gidenlerin, en fazla "aah şu küresel kriz, insanların hali de aynen böyle" yorumundan öteye bir yorum yapabileceklerini sanmıyorum. Zira kitapla oyun arasında, bir iki detay (mesela Samsa'nın böcek olması gibi...eh artık o da olmazsa) dışında ilişki kurmak pek de mümkün değil.
O nasıl bir yıl sonu müsameresi repliğiydi öyle yahu. Defalarca tekrarlandı durdu:

Sen ne biçim adamsın Gregor!

Oyundan sonra iki üç arkadaşa kulak misafiri oldum. Biri diğerine şöyle söyledi:
- Eee, Dönüşüm'ü okumuş bahtsızlar olarak senin görüşünü merak ediyoruz. Ne de olsa kitabı okumamışsın!
şeklindeydi. Varın siz hayal edin durumun vehametini. Ayrıca o kadar oyun seyrettim, hiç böylesine çoşkunluktan uzak bir selamlama görmedim. "Bitse de dağılsak" edasıyla alkışlandılar.

Sonuç olarak salondan iki tip insan ayrıldı:
Dönüşüm'ü okuyup hayal kırıklığına uğrayanlar, okumayıp, zaten hiç bir şey anlamamış olanlar...

Hamiş: Aslında üzerinde uzunca yazılacak bir kitaptır Dönüşüm. Ama oynu baz alınca insanın hevesi kaçıyor. Okumayanların okumasını tavsiye ederim.

Pazar, Mart 15, 2009

Mermer Küplerden Plastik Şişelere


Efendim zaman zaman İstanbul'a ilk kez gelmiş veya arasıra ziyaret eden eşe, dosta, ahbaba boza ikram etmek ve yüzlerindeki o ekşimtrak ifadeyi seyretmek çok eğlenceli oluyor. Alışık olmayanlarda ekseriya ilk tepki : "O kadar methettiğiniz boza bu mu!" şeklindedir.
Bozanın tarihi oldukça eski zamanlara dayanmakta. Doğunun meşhur içeceklerinden biriyken, Osmanlılar vasıtasıyla Balkanlara ve oradan batıya yayılmış.
Değişik memleketlerde değişik hububatla yapılmakta. Türkler arasında darı ile yapılanı meşhur. Zaten kelimenin kökeni Farsça darı manasına gelen "buze" kelimesinden gelmekte.
Çağatay Türkçesinde boza, Arapça buza, Rumence bozan, Yeni Yunanca bozas, İngilizce bosa, Rusça Çekce buza, Fransızca bouza veya bosan, Almanca busa, İtalyanca-İspanyolca ve Portekizce buza olarak telaffuz edilmekte.
Bulgarca, Sırpça, Hırvatça, Macarca ve Arnavutça'ya Türkçe'den direkt olarak boza şeklinde girmiş.
Şimdilerde İstanbul'a ve dahi Vefa semtine has bir içecektir boza. En azından ben öyle biliyordum. Yani artık sadece İstanbul'da imal edildiğini... Ta ki bir iki sene evvel bir ahbabımız Bilecik bozası getirene kadar. Vefa bozasına vefasızlık gibi olmasın ama, oldukça güzeldi.
Osmanlı zamanında sevilerek içilen bir içecekti boza. Elbette bozanın alkollü olanı da vardı. Hatta meyhanelerin yasaklandığı dönemlerde bozacıların devreye girdiği görülürdü. Sarhoşluk verdiği için bu cinsin içilmesi caiz değildi. Dolayısıyla bu bozacılar da meyhanecilerle aynı cezaya çarptırılmışlardır. Hatta "Meyhanecinin şahidi bozacıdır" darb-ı meseli de buradan gelmektedir.
Evliya Çelebi içilmesi caiz olan tatlı bozayı zevkli zevkli anlatmaktadır. 17. asırda İstanbul'daki 300 boza dükkanında 1005 bozacı çalışmaktaydı.
Günümüzde tarçın ve leblebiyle içilmesi adet olmuş boza, o zamanlarda bakın nasıl içiliyormuş:
İçine Kuşadası pekmezi katıp, üzerine tarçın, karanfil, zencefil, hindistan cevizi serpilerek...
Çokça tüketilen bu boza için Evliya Çelebi şöyle söylemekte:
...On çömçe nûş etsen asla sekir vermez ve batın vecâ etmez... Hamileler içse batnında evladları ten-dürüst olup vaz-ı hamlden sonra nûş etse sütü çok olur...
(On kepçe içsen asla ağırlık vermez ve karında şişkinlik yapmaz... Hamileler içse karınlarında bebekleri kuvvetli, doğumdan sonra içseler sütleri bol olur)
Boza, ordunun da vazgeçemediği bir içecekti. Bilhassa kış aylarında orduya bozacılar alınır, cümle meşrubatçıların da yardımıyla yapılan bozalar askere dağıtılırdı. Zira bünyeyi hem tok hem de sıcak tutmaktaydı.
Aynı zamanda çabucak bozulduğundan serin yerde saklanması icap ediyordu. Bu da bozanın bir kış içeceği olmasına sebep olmuştu.
Benim küçüklüğümde de akşamları sokaktan gelen seslerden biriydi: "Vefaaaa bozaaaaa" nidaları. Ailece Vefa Bozacısına gider, birer bardak içer, bazen kocaman cam şişelerle evimize götürürdük. Zira boza, cam, mermer gibi koku ihtiva etmeyen kaplarda saklanır.
Şimdilerdeyse market raflarında yer alır oldu boza. Aslında güzel de oldu, herkes istediği vakit içebiliyor. Fakat şu plastik şişeler yok mu...

hamiş: Bu arada yemek fotoğrafları çekmeye başladım. Çok zevkli. Belki yakında yemek sitesi bile açarım. Kimbilir...

Cuma, Mart 13, 2009

İstanbul'daki İlk Trafik Kazası

fotograf alıntıdır.

Gün geçmiyor ki televizyonda kaza haberlerinden, İstanbul'un çetin trafiğinden bahseden haberler yayınlanmasın. (klişe haber cümlesi gibi oldu evet)
İstanbul'daki ilk trafik kazasıysa 1912 yılında Şişli'de vuku bulmuştu. İtalyan Elçiliğinin şoförü Arnavut bir vatandaşa vurup kaçmış ve daha sonra polisler tarafından Pangaltı'da yakalanmıştı. Yani sizin anlayacağınız, şoförün olay mahalinden kaçma teşebbüsü de ilk kazayla birlikte gerçekleşmiştir.
Haber günlerce gazete manşetlerinde yer almış, hastaneye kaldırılan talihsiz yaralı vefat etmişti. Olaylar büyümüş, suçlu, İtalya konsolosluğunun elemanı olunca, işin içine İtalyanlar da girmiş ve nihayet merhum Arnavut'un ailesine verilen tazminat ve şoförün cezalandırılmasıyla ortalık yatışmıştı.

hamiş:
1. Elbette o zamana göre büyük bir haberdi bu. Şimdilerde üçüncü sayfa haberi bile olmuyor. Bir ölü...
2. Türk polisi de sıkı çalışmış diyeceğim de, o zamanda kaç araba vardı kimbilir. Aynı eşkalde kaç araç olabilir ki.
3. Trafik kazasından ölüme sebebiyet verme suçu kanunlarda yer alıyor muydu acaba? Cezayı veren de İtalyan Konsolosluğu zaten. Zira ortalık sakinleşecek gibi değilmiş. Ah şu imtiyazlar...

Pazartesi, Mart 09, 2009

Ürkme Ey Ruh!

Yeşillikler arasından durağa atladığında tramvay gelmek üzereydi.
Eyvah, dedim, ezilecek!
Minicik sevimli mi sevimli bir kediydi. İnsanlara alışkın olmadığı ürkek gözlerinden okunuyordu.
O esnada tramvay da durağa yanaştı.
Daha fazla ürküp tramvayın kenarından atlamasın diye bir iki el kol hareketiyle diğer tarafa yönlendirmeye çalıştım kediciği. Ancak ne var ki tam da aksi istikamete doğru kaçıp aşağı atladı.
O dar aralıktan nereye gittiğini göremiyordum.
Vatman'a haber edip bir müddet beklemesini istedik, ancak kediyi çıkaramadık bir türlü.
Tramvay hareket ettiğinde "nolur raylardan uzakta duruyor olsun" dedim içimden. Tramvay gittiğindeyse cesaret edip bakamadım..
Karşı duraktakilere de bakamıyordum, çünkü onların yüz ifadesinden durumu az çok anlayabilecektim.
Fakat görmemek yeterli değildi ki:
"aaa yazık kediye, ezilmiş!"

..


Biz bunu en çok sevdiklerimize yaparız. Tehlikede olduklarını hissettiğimizde üstlerine gider ürkütürüz onları ve nedense sığındıkları yer de kimi zaman o tehlikeli tramvay olur.
Daha da ilginci, bazan ruhumuz öyle hallere bürünür ki mantığımız bunu farkedip ona doğruyu telkin ettiğinde, sığındığı yer, asıl uzak durması gerekendir.
Bu, kimi zaman o kedininki gibi bilinçsiz bir korunma içgüdüsüyle; kimi zamansa bile bile elini taşın altına koymaktır.
Oyuncuların farklı olduğu bir dünyada benzer oyunları oynuyoruz da "ben bu sahneyi daha önce görmüştüm, oynanmıştı" demiyoruz inatla.
Şimdi bir kaç kişi var ürkütmek istediğim, ama biliyorum nere kaçacaklarını..

Burda aklıma bir beyit geldi. Ama manidar bir yerden. Bir mezartaşı kitabesinden:

bakmayan çeşm-i basiretle taşıma
bilmez ol halim ta gelmeyince başına

Çarşamba, Şubat 18, 2009

Osmanlıca Blog Dersleri II

Tam iki sene önce "Osmanlıca Dersler" vaadinde bulunup ikinci bölümü bile yazmamış olmanın mahcubeyetiyle... :)

Osmanlıca kelimeler Arapça'da olduğu gibi harekelerle okunur. Fakat elbette herhangi bir Osmanlıca metne bu harekeler konulmaz. Dolayısıyla Osmanlıca bir yazıyı gören kişinin ilk tepkisi: "bu hangi dil" veya "bunu okumak zordur" yorumu olur. Oysa Türkçeyi ve Arap alfabesini bilen herkes Osmanlıcayı rahatlıkla okuyabilir.
Harekelerin dışında da ünlü sesi veren bazı harfler vardır. Bunlar "harf-i med" olarak da bilinen elif, vav ve ye harfleridir.
Elif harfi kelimede bulunduğu yere göre e veya a sesi verir.
Eğer kelimenin önündeyse ve üzerinde med işareti yoksa "e" sesi verir. Med işareti varsa "a" sesi verir.
Misal:

ال
---> el
آل
---> al

Eğer kelimenin ortasında veya sonundaysa "a" sesi verir.
misal:

بابا
---> baba
آنا
---> ana
آرا
---> ara

Ye harfi, kelimede bulunduğu yere göre "ı, i" sesi verir.
misal:

بيتمك ---> bitmek
کيشی ---> kişi
قيريق ---> kırık

İstisna:
Ye'nin "i" sesi vermesiyle ilgili bir istisna var. Bu da Arapça kelimelerde karşımıza çıkmakta. Yani bir arapça kaidesi. Bazı Arapça kelimelerin sonunda ye harfi "â" olarak okunur. Buna "elif-i maksûre" denir. Bu gibi kelimeler de okundukça kolaylıkla farkedilir. Zaten Türkçemizde yer almışlardır.
misal:

مصطفی ---> Mustafa
عيسی ---> İsa
فتوی ---> fetva
معنی ---> ma'nâ

Vav harfi, kelimede bulunduğu yere göre "u, ü, o, ö" sesi verir.
misal:

دوزکون ---> düzgün
قولاق ---> kulak
يول ---> yol
کوز ---> göz


Pazar, Şubat 15, 2009

bimarhane

Dil derdini gamunla dil-efgâr olan bilür
Bîmâr hâlini yine bîmâr olan bilür
Bâkî

Gönül derdini gamınla gönlü yaralı olan bilir.
Hasta halini yine hasta olan bilir.

Günümüzde yaygın ve fakat yanlış olan bir bilginin doğrusunu bildirmek isterim ki:
Bimarhane yalnızca akıl hastalarının tedavi edildiği yerler değildir. Tarihte inşa edilmiş bir çok bimarhanenin vakfiyelerine baktığımızda buraların tam teşekküllü birer hastane olduğunu görmekteyiz. Hastaneye bir çok isimler verilmiştir. Bunlardan biri de bimarhane'dir. Fakat ne yazık ki özellikle 19. yy.dan sonra buralar akıl hastalarının tedavi edildiği yerler haline dönüştüğünden, halk arasında bu inanç yaygınlaşmıştır.
Hastahane ismiyse ilk olarak Vakıf Gureba Hastanesiyle kullanılmaya başlanmıştır.

Salı, Ocak 20, 2009

İsm-i Yûnus

Kur'ân-ı Kerim'de ismi geçen peygamberlerden biridir Yunus (a.s.). İsrailoğullarından, Bünyamin soyuna mensup Mettâ'nın oğludur. Ninova halkını ve Asur kralını irşâd ile vazifelendirilmiş ince kalpli ve güzel sesli bir peygamberdir.
Meşhur hikaye üzre denize atılıp büyük bir balık tarafından yutulmuş ve orada:
"Lailahe illa ente sübhaneke inni küntü minezzalimin" duasını etmiştir.
(Allahım! Senden başka ilah, ibadet edecek nesne yok. Seni tesbih ve takdis noksanlıklardan tenzih ederim. Muhakkak ki ben, zalimlerden, haddini aşanlardan oldum!)
Böyle dua etmiştir Yunus (a.s.). Zira gemiye Cenab-ı Allah'ın izni ve işareti olmadan binmiş ve nitekim fırtına çıktığında, o zamanların inanışına göre sahibinden izinsiz gemiye köle binmesi uğursuzluk sayıldığından, o kölenin kim olduğu araştırılmış ve Yunus (a.s.) "Efendisinden izinsiz ayrılan köle benim" diyerek denize atılmasını istemişti.
Bu hadise Kur'an-ı Kerim'de çeşitle yerlerde geçmektedir.
Yine Kur'an'da geçen lakaplarından biri Zinnûn, yani balık sahibidir. Ayrıca yine aynı manaya gelen Sahib-i Nûn, Sahib-i Hûd da Yunus (a.s.)'ın lakaplarındandır.
İbranice'de Yonah'tır ve Tevrat'ta balığın yuttuğu peygamber olarak bir bölüm halinde kıssası anlatılmaktadır.
İngilizce Jonah (uğursuzluk getiren adam); Latince ve Fransızca Jonas isimleri buradan gelmektedir.
Bundan başka, balık ismi olarak da yunus kelimesi muhtelif dillerde şu şekildedir:

İngilizce: dolphin
Almanca: delphin
İspanyolca: delfin
İtalyanca: delfino
Portekizce: delfim
Fransızca: dauphin
Yunanca: δελφίνι
Bulgarca: делфин
Arapça: يونس
Farsça: دلفين
Kürtçe: delfîn
Rusça: дельфин
Çince: 海豚
Japonca: いるか
Korece:
돌고래


Salı, Ocak 13, 2009

erbab-ı muhabbet

Yerin od itmedik kim vardır erbâb-ı mahabbette

Semenderler gibi uşşak da sükkân-ı âteştir

Şeyhülislam Yahya Efendi


Yani:
Muhabbet sahiplerinden, muhabbet ehlinden bir yerde durup da orayı ateş içinde bırakmayan var mıdır
Aşıklar da semenderler gibi ateşte ikamet edereler.

Cuma, Aralık 19, 2008

Taksim Maksemi


Taksim Meydanının İstiklal girişinde hemen sağda eski bir bina vardır. Bilenler bilir, burası, zamanında o bölgeye su dağıtımının sağlandığı Taksim Maksemi'dir.
Üzerinde çok güzel iki tane de kuşevi bulunmaktadır.
Uzun süredir herhangi bir işlevi olmayan maksem Taksim Cumhuriyet Sanat Galerisi'ne dönüştürülmüş.
Belediyenin yaptığı bu yeni hizmetin hemen akabinde Sine-i Millet adı altında Tanzimat'tan Cumhuriyet'e Seçim'i konu alan bir de sergi düzenleniyor.
20 Aralık-30 Ocak tarihleri arasında görülebilir.
Müzenin ziyaret saatleri de oldukça iyi:
10:00-22:00 saatleri arası.

Pazar, Kasım 09, 2008

bir melek gördüm sanki..

"Fotoğrafçı olunmaz, fotoğrafçı doğulur.." diye bir cümle kurarsak, sanırım teknik anlamda yanlış bir ifade kullanmış oluruz. Nitekim fotoğrafçılık pek çok teknikleri ve disipliniyle belli bir formasyonu muciptir ki "bas çek" yorumunun çokça kurbanı olmuştur.
Fakat sayın sevgili Züleyha Sarı nam-ı diğer Hepatit Ze, mini biyografisinde de bahsi geçtiği üzere (bkz. zuleyhasari.com ), tabir-i caizse fotoğrafçı doğmuş diyebiliriz.
Mum dibine ışık vermezmiş ama, teknolojinin geliştiği bir çağda bunun sorun olmadığının en güzel ispatıdır kendisi.
Genç fotoğrafçının ilk sergisinin çok güzel de bir ismi var:
"iyi bir fotoğraf omzun üstünden meleği göstermelidir.."


7 Kasım'da açılan sergiyi gezdiğimde ben o meleği gördüğümü söyleyebilirim.. Siz de görmek isterseniz İstiklal caddesinde Odakule'nin hemen yanında bulunan BSF AKademi'ye uğrayın.
Sergi 15 Kasım'a kadar devam edecek. Acele etmenizde fayda var derim.
Vesileyle kendisini bir kez daha tebrik ediyorum.
Çok çok daha büyük organizasyonlarda kuru pastalarını yemek dileğiyle..

hamiş: sitesi de pek şık olmuş.. :)

Sergiden kareler:

Cuma, Ekim 17, 2008

İstanbul'un Semtleri- Samatya

Daha önce İstanbul'un semt isimlerinin nereden geldiğini anlatan kısa yazılar yazacağımı belirtmiştim.
Bu ön hatırlatmadan sonra gelelim Samatya ismine:

Samatya'nın Bizans zamanındaki ismi Psamathia idi. Psamathia, kum veya kumsal demektir. Sahile yığılan kumlardan dolayı bu ismi almıştı. Hatta Kumkapı da dendiği oluyordu.
İsim zamanla Samatya halini almıştır.
Burası aynı zamanda İstanbul'un kapılarından biriydi.
Şehrin en eski yerleşim yerlerinden biri olarak gezilmeye değer olduğunu düşünüyorum.
Bilhassa fotoğrafçılar iyi bilirler...

Cumartesi, Eylül 13, 2008

Şem'ine pervâne olur şeş cihât*

aşk odu ile gönlü herc ü merc olan ateş-didelere..


Terci-i Bend

Ey ruh-ı pâkinde iyan nûr-i zât

Sînesi âyîney-i vech-i sıfât


Pertevi hüsnünde nümâyan temâm

Sırr-ı Hudâ mâ hasal-ı kâinat


Sen urıcak vakt-i semâ' içre çerh

Şem'ine pervâne olur şeş cihât

Şevk ile can tazelenir ben desem
Nutk-ı safâ-bahşına rûh'ul-hayât


Pertev-i envârı cemâlin senin

Aşk ile verdi dü cihâna sebat

Doldu tecellî-i Hüdâ'dan sivâ

Şems-i muhabbet edicek iltifât

Yandı o âteşle dil ü canımız

İtti cemâlin velî keşf-i simât

Âh mine'l ışkı ve hâlâtihî

Ahraka kalbî bi harârâtihî


Görmeği istersen eğer mahşeri

Çerhte seyreyle o meh-peykeri


Aşk ile galtîde olup mihr-veş
Salmada âlemlere nûr u feri


Şeyh Gâlib


Şerh-i Mihman

Ey sevgili. Senin ruhun öylesine temiz ve paktır ki Mevla’nın zat nuru sende aşikar olur ve Ey sevgili, senin sinen öyle parlak bir aynadır ki yaradanın bütün sıfatları oradan görülür.
Güzelliğinin ışığında Hüdâ’nın sırrı, kâinatın bütün hasletleri apaçık mevcuttur.
Sen, ne vakit ki semâya durursun, altı cihet de senin ışığına (mumuna) pervane olur.
O neşe bahşeden sözüne, hayatımın ruhu desem, cânım arzu ile tazelenir.
Güzel yüzünün ışığı, cemalinin nuru, aşk ile iki cihanı sebat etmiştir ve iki cihan varlığını o ışığın aşkıyla devam ettirmektedir.
Muhabbetin güneşi doğunca, Hüdâ’dan gayrı ne var ise, o ışığın iltifatıyla aydınlanır.
O öyle bir güneşti ki ateşiyle cânım yandı, kalbim yandı. Sonra ol sevgiliden gayrı ben kalmayınca, ondaki güzelliğin bütün alametleri aralandı, keşfeyledim ol cemali. Zira cismaniyat yok olunca, kalktı aradaki bütün hal perdeleri.
Ah aşk! Ah aşkın hallerinden. Hararetiyle yaktı kalbimi.
Eğer ki mahşer yerini görmeyi murat edersen, ol ay yüzlünün semaını seyret.
O ki ay gibi dönerek aşkıle, alemlere nurunu ve ışığını salmakta..

(*) altı cihet de senin mumuna pervane olur.

Çarşamba, Eylül 10, 2008

Safranlı Aşım Tasasız Başım


Şehr-i Ramazan gelir de yemekten konu açılmaz mı..
Osmanlı geleneğinde Yeniçeriye her üç ayda bir ulufe dağıtılırken pilav ve zerde verilmesi adettendi. Matbah-ı Amire yani saray mutfağının aşçı yamakları meydana her bölüğün yemeğini dizer, ismi çağırılan bölük büyük bir coşku ve heyecanla aşlarını kapışırlardı. Bu aslında bir nevi padişaha teşekkür için yapılan mutad nümayişlerdendi.
Ayrıca zerde, şenlik günlerinin, bayram meclislerinin vazgeçilmez tatlılarındandı.
Pirinç, gülsuyu ve safrandan yapılan bu tatlıyla ilgili asırlar önce keşfedilmiş bir özellik vardı: Safranın mutluluk verici, rahatlatıcı etkisi.
Bugün bile yapılan araştırmalara göre safran beyinde serotonin düzeyini etkilemekte ve depresyon tedavisinde kullanılmakta.
Böylece geçmişte, kalabalık ve dolayısıyla hır gür çıkma ihtimalinin yüksek olduğu günlerde, insanlara zerde ikram ederek küçük ve hoş bir önlem alınıyordu.

hamiş 1: Zerdeyi severim. Hoş ve hafif bir tatlıdır. Tarifini vermek isterdim. Ama inanın ki nasıl yapıldığını bilmiyorum. Aramaya inandığınızı düşünerekten gugıl amcaya selamlarımı iletiyorum.
hamiş 2: Minyatür III. Ahmet'in şehzadelerinin 15 gün süren sünnet şenliklerini konu alan Surname-i Vehbi'den. Şair Vehbi tarafından yazılıp, ünlü nakkaş Levni'nin mahir elleriyle minyatürleri yapılmış.
Görüldüğü üzere şenliklerde Yeniçeriye pilav ikramı ve onların bunu coşkuyla kapışları tasvir edilmekte.
hamiş 3: Yoğun sarı bir rengi olan safran, çok pahalı bir baharat. Osmanlı'da bolca tüketilmekteymiş. Gürcü mutfağında da yemeklere renk katmak için kullanılır. Hatta yine düğün yemeklerinden birine katılıyor diye hatırlıyorum. Gürcü evlerinin bahçesinde muhakkak safran çiçeği dikilidir. Mevsimi gelince kurutulup toz haline getirilir. Gürcülerin yoğunlukta olduğu bölgelerdeki hırsızlar eve giriyorlarsa akıllarına şaşarım doğrusu.. :)

Cuma, Eylül 05, 2008

Semazenler ya da Müteharrik* Ölüler





*hareket eden

Efendim acep çok mu ağır bir başlık attım diye düşünmekle birlikte kendimi bundan alamadığımı da eklemek isterim.
Galata Mevlevihanesi İstanbul'un en kadim mevlevihanesi olmasının yanı sıra Haleti Efendi, Şeyh Galib gibi pek çok güzide Mevlevî'nin gelip geçtiği ve defnedildiği bir mekandır.
Burada müze hizmetinin yanı sıra, her ayın ilk ve son cumartesi Sema ayini de yapılmakta.
Bilgi edinmek isteyenler şuraya bakabilirler.
Ayrıca yine burada dernekleşip faaliyetlerini sürdüren MEKDER bünyesinde sema gösterileri düzenlenmekte imiş.
Muammer Karaca Sahnesinde vuku bulan bu gösterilerin bir tanesine katılmak bize de nasip oldu.
Ve lakin "gitmez olaydım, görmez olaydım" intibaıyla çıktık salondan.
Ruhsuz, meraklılarınca malum riteüllerinden uzak, hatta bir miktar şaşkınlığı muhtevi ve ol sebeple komik bir "gösteri" idi.
Ayin demek isterdim elbet. Mamafih "marifet iltifata tabidir." hükmünce pek mültefit olamayacağım..
Salondaki teşrifatçıların çoğu turistti ve bu ayin havasından uzak gösteri karşısında patırdayan flaşların cezbesiyle ben de birkaç fotoğraf çektim.
Siz siz olun, bu yazılanları kulağınıza küpe edinin..
Ama çok istiyorsanız bilet fiyatları 30 ytl. Öğrenci indirimi yok mu diye sorarsanız, öğrenci kimliği istenmeksizin 20 ytl'ye girebiliyorsunuz. Yani tam bir ticaret mevzubahis.

Meraklısına (!)...

Magic Of The Evening - Ömer Faruk Tekbilek

Hamiş: Fotoğraflara bakıp aldanmayın sakın. Sema, giyim ve hareket şekli itibariyle estetik bir varoluşa sahip. Arkaplan da siyah olunca, nasıl çekerseniz çekin mistik bir etki oluşabiliyor. :)

Perşembe, Ağustos 28, 2008

Altın Eller Geleneksel Türk El Sanatları ve Yerel Tatlar Festivali


Pazar günü gezimizin finali Taksim Meydanı'ydı. Gezi Parkı'nda bir festival olduğunu öğrendik ve gezmeye karar verdik. Kültür Bakanlığı tarafından 6.sı düzenlenen bu etkinlikte bir çok şehrimizin yerel tatları ve el sanatları sergilenmekte ve hatta bizzat orada yapılmaktaydı.
Gözlemeler, börekler, tatlılar, kurutulmuş yiyecekler.
Diğer taraftan baston, tesbih, çeyizlik eşya, tezhip, hat, ebru, minyatür, kaatı, çini, halı, kilim.. Aklınıza gelecek ve gelmeyecek pek çok güzellik.
Ayrıca fotoğraf sanatçısı Erdal Yazıcı'ya ait de bir stand vardı. Burada göremeyenler en azından sitesinden fotoğraflarına bakabilir.
Tarhana almak için uğradığımız stanttaki amcanın sözü çok hoşuma gitti doğrusu:
"Kola içmeyin, tarhana için.."
Oldukça güzel ve iddiasında haklı bir söz. Tarhanayı kışın bolca tüketmek gerekiyor. Açıkçası benim için de üç dört senelik bir keşif.
Orada bize, etkinliğin Ramazan sonuna kadar devam edeceklerini söylediler, fakat sanırım yanlış anlaşılma oldu. Maalesef 20-29 Ağustos tarihleri arasındaymış. Eh ben de biraz geç haber vermiş oldum sanırım. Zira görülmesi, gezilmesi gereken bir festivaldi.
Artık gözümüz açık olur, önümüzdeki seneye ölmez de sağ kalırsak önceden haber veririz.
Festival ayrıntıları için buraya bakabilirsiniz.

Pazartesi, Ağustos 25, 2008

Bir İstanbul Pazar Gezisi

Rize'den gelen sevgili dostum Kaknüs ve İstanbul'un yeni yerlisi Ahfa hanımlar ile oldukça keyifli bir Pazar günü geçirdik. Selime'nin güzel yeğeni Nihan'ı da unutmuyorum elbette. :)
Gün içinde gördüğümüz, yaşadığımız şeyleri ana hatlarıyla paylaşacağım. Bbir kısmını ayrı yazılar halinde ayrıntılamak istiyorum.
Öncelikle Boğaz turuna çıkacaktık, fakat sonra fikrimizi değiştirdik.
Plan yapmak için Yenicami'nin hemen yanındaki Saray Muhallebicisi'ne gittik.
Eminönü'nde hem yiyip içebileceğiniz hem de oturup sohbet e debileceğiniz güzel ve temiz bir mekan burası. Genellikle göz önünde olduğu halde gözden kaçan bir yer olduğunu da eklemeden edemeyeceğim.
Haftaiçleri var mı bilmiyorum ama, haftasonları açık büfesi de var. (fiyatı 9 ytl)
Buranın su muhallebisi meşhurdur, ama biz aşuresini de tavsiye ediyoruz.
Fakat servislerinden pek memnun kalmadık. Bunu çıkmadan belirttik, umarım ki bir faydası olmuştur. :)
Ne zaman Eminönü'nden Beyoğlu'na gidecek olsam, önce Galata köprüsünden yüreyerek geçip, Karaköy tünelden tramvayı kullanmak hoşuma gitmiştir. Adeta bir zaman tünelinden geçiyormuşum havası verir bu bana. Biz de öyle yaptık.
Durağımız Galata Mevlevihanesi idi.
Tarihi yerleri gezmeye sevenlere burayı görmelerini tavsiye ediyorum. Fakat biz o gün gezemedik. Zira tam gittiğimizde Muammer Karaca tiyatrosunda başlamak üzere olan bir Sema gösterisi vardı. İstikametizi o yöne çevirdik. Bunu ayrı bir yazıyla anlatmak istiyorum.
Gösteriden sonra bir şeyler içmek için Özsüt'e gittik. Bu konuyu özellikle açtım. Belki birileri görür de bilgi verir diye.
Efendim mevzu şu:
Özsüt'ün çok güzel mamülleri bulunmakta. Ancak ne var ki hepimizin bildiği üzere çoğu büyük pastane pastalarına içki katmakta.
Daha önce Fatih Özsüt'teki yetkililere içki kullanıp kullanmadıklarını soruduğumda: "Sadece burada kullanılmıyor." cevabını verdiler. Demek ki diğerlerinde var.
Ancak Sultanahmet Özsüt'te sordum: "Burada da kullanmıyoruz." dediler.
En son bir kaç ay evvel söylediklerine göreyse, Özsüt hiç bir mamülünde içki kullanmama kararı almış. E o zaman önceden hepsinde var mıydı?
Şimdi biz neye inanmalıyız. Bize kim doğrusunu anlatacak.
İçki içenlere ya da orada içki kullanılmasına karşı değiliz. Lakin takdir edilmeli ki içki içmeyen insanlar olarak da bu pastaları yiyemeyiz.
Hasılı her zaman olduğu gibi sıkça gittiğimiz bir yer olmasına rağmen Özsüt'te pasta dışında şeyler yemeyi tercih ettik.
Bilen biri varsa açıklasın.
Ya da burdan Özsüt yetkililerine sesleniyorum: Nedir bu işin aslı?
Devam edelim..
Taksim Meydanı'na geldiğimizde güzel bir sergiyle karşılaştık. Bu sergiyi de bilahare kısa bir yazıyla anlatmak istiyorum.
Sevgili dostlarıma bu güzel gün için teşekkürler ediyorum..

Cuma, Ağustos 22, 2008

Mahmure neden Cumba'da otururdu?

-Türk evleri neden cumbalı olurdu?-

Bu şehr-i İstanbul ki

Eskiden şehirler surlarla çevrili olduğundan evlerin imarı için kısıtlı bir alan bulunmaktaydı ve sokakların belli bir genişliğinin olması gerekirdi.
Ayrıca yine eskiden yollar, bir at arabasının veya yayanın yüreyeceği şekilde yapıldığı için, bugün bile buralarda sokakların darlığından şikayet eder dururuz. Kadim şehirlerin ortak sorunu..
Bu bilgilerden hareketle İstanbul'un "suriçi" olarak nitelendirilen Fatih ve Eminönü semtlerinde neden cumbalı evlerin tercih edildiğini anlıyoruz olsagerek.
Kısıtlı olan bir alanda zemin katı daha dar olan evlerin ikinci katları cumba, çıkma ve köşklük denilen çıkıntılar sayesinde genişletilirdi. Böylelikle hem odalar büyür, hem de sokak için gerekli alan işgal edilmezdi. Yine bu çıkıntılar sayesinde nemli olan zemin ve temel, yağmur kar gibi etkenlerden korunuyordu. Her kat, bir alt kat duvalarının muhafızıydı.
Cumba sayesinde, pek çok pencereleri olan üst katlar, içeri giren aşırı güneşten de korunuyordu.
Yine cumbalardan ötürü evlerin üst kısmı birbirine iyice yaklaştığından sıcak ve soğuk muhafazası da artmaktaydı. Bazan karşılıklı iki evin cumbaları birbirine o kadar yakın olurdu ki iki komşu birbirlerinin ellerini rahatça tutabilirlerdi. Eskiden komşu ilişkilerinin neden o kadar sıkı fıkı olduğuna şaşmamak gerek aslında.
Bir diğer husus ise, cumbaların bugünki balkon vazifesini görmesiydi. Fakat ev mahrem olduğundan buna örtülmüş balkon diyebiliriz. Ben dışarıyı göreyim, ama dışardakiler beni görmesin..
Ev sakinleri, rutubetli olan alt katta oturmak yerine, üst katı tercih etmekteydi.
Bizim Mahmure, sokağı ve yan komşuyu daha iyi görebildiği, ışığın en güzel olduğu cumbada değil de koskoca sofanın orta yerinde oturacak değildi ya.
Hem belki sokaktan hoş bir beyzade geçer ve eliyle işlediği oyalı mendilini usulca sokağa atabilirdi..

Hamiş: Müslim ve gayr-ı müslim evleri bu balkon veya cumbadan tefrik edilebilirdi. Çünkü gayrımüslimler genellikle balkonu tercih etmiştir. Müslüman evlerinde balkon tercihi, 19. yüzyılın sonu 20. yy.ın başlarındadır.

Perşembe, Temmuz 24, 2008

talih


açılır bahtımız bir gün hep battıkça batmaz ya
sebepler halk eder Halik kerem babın kapatmaz ya
E. İ. H.

Salı, Haziran 10, 2008

Küllerinden doğmak yeniden

Doğduğu andan itibaren biriktirmeye başlıyor insan unuttuklarını. Unuttuklarını diyorum, zira aslında insanın kendi, bütün ilimlerin, ilimlerin içinde bulunduğu alemlerin ta kendisidir.
"Hafıza-yı beşer nisyan ile maluldür" demiş eskiler. Hatırladıkça tekrar unuttuklarımız var. Bir de bir türlü hatırlayamadıklarımız. Hatta bir türlü unutamadıklarımız.
Bunlara araç olacak pek çok faktör var psikososyal tanımlamalarla: Aile, çevre, kalıtım, eğitim..
Kimisi bilinaltı-bilinçüstü-bilinç diyor.
Sosyoekonomik çıkarımlar yapmak da mümkün..
Her halukarda kendi denklemlerimizi kuruyoruz ve yaşadıklarımız, yaşayacaklarımıza etki ediyor. Hatta bazan yaşa/ya/madıklarımız da.. Sağdan soldan, ordan burdan, içerden dışardan, kendimizi kuşatıyoruz. Nefes alamadığımız demler oluyor, kendimiz alemler kadarken.
Öyle anlar geliyor ki yaşanmışlıkların ağırlıkları taptaze hatalara sebep oluyor. Derken başka hatalara.. Korkularımızı hep yanlış limanlara demirliyoruz..
Yetmiyormuş gibi üstüne bir yük daha ekleyip ırgatlığını yapıyoruz mazinin.
..
Çok eski zamanların birinde Kaknüs isimli bir kuş yaşardı. Upuzun gagasından giren rüzgar 360 tane delikten değişik seslerle çıkar ve etrafa hoş nameler yayardı. Bu nameleri duyan kuşlar, mest olup Kaknüs'ün yanına uçarlardı. Kaknüs ise bu cazibeye koşan kuşları yiyerek sürdürürdü hayatını. Tam bir yılı böyle geçerdi. Sonra etraftan çalı çırpı toplar, üstüne kurulur ve en güzel şarkısının vecdiyle çırptığı kanatları otları tutuştururdu. Alevler içinde kalan Kaknüs küle döndüğünde, o küllerden bir yumurta çıkardı ortaya ve o yumurtadan bir yavru. Böylece kendi küllerinden her sene yeniden doğardı Kaknüs.
..
Bazan bütün o mazinin ağırlıklarını sıyırıp omuzlarımızdan, hatalarımızı, pişmanlıklarımızı, korkularımızı yakıp, kendi küllerimizden doğabilmemiz gerekir.
Belki biraz acır. Ama acı, hastalığa en güzel tepkisidir vücudun..

Perşembe, Haziran 05, 2008

Gökten Bir Sitare Kaydı..

Pek çoğumuz "Türkiyem" türküsünü biliriz.
Baş koymuşum Türkiyemin yoluna..
diye başlar. Fakat güftekarının Dilaver Cebeci olduğunu çok da bilen olmaz.
Dilaver Cebeci'yi Sitare isimli şiiriyle tanıdım önce. Türkiyem şiirinin ona ait olduğunu daha sonra öğrenmiştim.
Bugün aklıma nerden estiyse yeniden okuyayım dedim:
..
Gözlerine baktığım zaman Sitare
Bütün çöllere ay doğuyor
Yoldaş ediyorum kendime İmrül Kays’ı Antere’yi A’şa’yı
En kuytu vahaları dolaşıyorum
Hangi vahaya gitsem çadırlar sökülmüş Sitare
Çadırla su arasında bir cılga var
O cılgada narin ayak izlerin var
Durgun suya düşüp kalmış gözlerin var

...

Sonra birden şiirle ilgili bir yorum takılıverdi gözüme: "Kalbin nur, mekanın cennet olsun."
Senelerdir hastaydı Cebeci. Google amca imdada yetişti. Bir gazeteden öğrendim haberi: "..'Türkiyem'in şairi Dilaver Cebeci vefat etti .." 28 Mayıs 2008.
1 hafta önce.

Ve şair diyor ki şiirinin bir yerinde:
Güçlü ol ey kalbim güçlü ol
daha yapacak işimiz var.

Umarım yetmiştir kalbi yapacaklarına. Mekanı cennet olsun.

Cumartesi, Nisan 05, 2008

severim yaradılanı yaradandan ötürü...

Girizgah cümlesinden sonra..

Sevgili Bahar, biliyorum çok geç oldu. Ama inan aklımın bir köşesindeydi..

severim... son iki senedir bu sevilenlerin başına yeğenimle geçirdiğim her türlü zaman ve faaliyet, hatta sadece hatırlama bile dahil olmuş durumda. Mevlam olmayanlara da nasip etsin.

severim... eski kitapları. onların tozunu (alerjim olmasına rağmen), küfünü. üzerine nakşedilmiş yazıları, notları. beni bir kütüphane bahçesine gömün diye vasiyet ederdim de pek mümkün olacağını sanmıyorum.

severim... fotoğraf çekmeyi...

Salı, Nisan 01, 2008

ya fotograf/çı/lar olmasaydı

fotograf alıntıdır.

Bugünlerde 1860'lara ait bazı mektupları çeviriyorum.
Evinden çok uzak bir ilde (o zamanın şartlarıyla uzak) görev yapan bir memurla hanımı arasındaki yazışmalar. Kadın hep sitemkar, adam hep sabırlı. İskender Pala'nın çok hoşuma giden bir sözü vardır: "İnsanlar değil, kıyafetler değişir." Sorunlar aynı. Tepkiler aynı.. Yani ki insana dair herşey aynı.
Dikkatimi çeken, içimi burkan bir şey okudum bu yazılarda. Hanımı mektupla birlikte küçük oğulları Ali Sedad'ın tasvirini gönderiyor. Memur buna o kadar çok sevinmiş ki "..gah cebimde taşıyor, gah öpüp karşımda tutuyorum..." diye cevap yazmış.
Fotoğraf denen nesnenin henüz adı sanı bilinmez. 15 günde 1 ayda bir gelen mektuplar tek haberleşme aracı.
Gurbet çeken için mektup bile büyük nimettir elbet.
Fakat galiba biz bu kadar kitle iletişim araçları içinde bile birbirimizi arayıp sormaz olduk. Buna mukabil telefonumuz şebeke dışı kalsa sinirleniyoruz.
Ne diyordum, iyi ki icat edildi fotoğraf.

Bir de bugün arkadaşım bir şiir gönderdi. Özellikle son mısraı çok hoşuma gitti. Şöyle ki:

Foto Ali

bir vesikalık kestim aynanın içinden
pazar ola ey çünkü ben
yana yatmayan saçları gibi bir insanın
hep şuna inandım,
geciken bir mektup, düşünün sevgilinizden
işte o mektup benim, siz karşımda gülerken
üzüntümdür yüzünüzde patlayan
foto ali ben
falso alırken her şey hayatın karşısında
çoğaltırım sizi hiç üşenmeden.

İbrahim Tenekeci

İyi ki var fotoğrafçılar.

Pazartesi, Mart 10, 2008

Zarafet ve Merhamet Abideleri SERÇE SARAYLAR*


Kuşları sadece, “İstanbul’da yaşayan bir hayvan cinsi” olarak tanımlamak, hem bu şehri güzel yapan unsurlardan birinin zayıf tarifi, hem de onlara yüklenen pek çok anlamın da eksik bırakılması demek olur. Hangimiz Yenicami denilince güvercinlerin olmadığı bir manzarayı veya vapur denilince martıları düşünmeden edebilir ki. İçimizden birilerinin balkonuna, pencere kıyısına yuva yapmış kumrular vardır muhakkak.

Kuşlara duyduğumuz bu ilgi ve sevgi çok eski zamanlardan başlamaktadır. Oğuz destanlarına göre her boyun bir kuş sembolü vardı. Boyların bu hayvanlardan türediğine inanılır ve kutsal sayılan bu kuşlar yenmezdi. Her birinin tasvirinden yapılmış armalara ise Ongun ismi verilmekteydi.[1] Türk destan ve masallarının pek çoğunda kuş şekline bürünmek “kuş donuna girmek” olarak tabir edilmiştir. Şaman inancına göre iyilik yapan insanlar kuşlaşır ve uçabilirlerdi. Bu yüzden Türkler’e ait mitolojik resimlerde Şamanlar kuş şeklinde veya kuş maskesiyle tasvir edilmektedir. Yani uçmak, ancak ulvi ve erdemli davranışlar neticesinde elde edilebilen bir şeydi ve kuşlar uçabilen canlılardı.

Hümâ, Simurg, Anka gibi efsanevî kuşlar da edebiyatımızda yer almış ve günümüze kadar akseden bu inançlar tabirlere konu olmuş, talihli bir olayla karşılaşanın başına devlet kuşu konmuştur.

Türklerin kuşlara olan bu yakın ilgisi ve onlara atfedilen kutsiyet İslam’la devam etmiştir. Sevr mağarasında Peygamberimiz ve sâdık arkadaşının bulunmalarına mani olan hayvanlardan biri güvercindir. Onun akrabası kumru, her nefeste “Hu hu!” diye Allah’ı zikreder. Bülbül İbrahim Aleyhisselam için kendini ateşe atmıştır. İşte bu yüzden öldürülmeleri, etlerinin yenmesi günah sayılmış, yuvalarının bozulması hoş karşılanmamıştır. Türkiye’ye gelen yabancı seyyahlar yazdıkları mektup veya seyahatnamelerde Türklerin kuş sevgisinden bahseder. Parisli seyyah Thevenot seyahatnamesinde: “..Onların iyilikseverliği hayvanlara ve bu arada kuşlara kadar ulaşır; her gün birçok kimse pazarlara kuş satın almaya gider ve bunları serbest bırakırlar. Söylediklerine göre kuşların ruhları, kıyamet gününde Tanrı huzurunda onların iyiliklerine şahitlik edeceklerdir.”[2] demektedir.

İnsanî değerler ve merhametin sadece insanlığa has bir imtiyaz değil, bütün yaratılmışlara gösterilmesi gereken bir haslet olduğunun Türkler tarafından nasıl kavrandığını tarihteki hayvan hastaneleri, vakıflar, mezartaşı ve sebillerdeki suluklar ve nihayet kuşevleriyle görmek mümkündür.

Merhamet, zarafet ve kutsiyetin abideleri olarak kuşevleri, hem mimarî vasıfları hem de fonksiyonları açısından birer şaheserdirler. Mazisi 13.-14. yüzyıllara kadar dayandırılabilecek bu yapılar, Osmanlı İmparatorluğu döneminde Van’dan Kavala Selanik ve Girokastra’ya kadar uzanan topraklarda çeşitli şekillerde sergilenmiştir.[3]

Serçe, güvercin, saka, kırlangıç, leylek, kumru gibi kuşların barınabilmesi amacıyla yapılmış bu küçük mimari yapılar, adeta bir maket biçiminde olup “kuş köşkü, güvercinlik, serçesaray, güvercinsarayı” gibi çeşitli isimlerle anılmaktaydı.

Kuşevlerini iki sınıfa ayırabiliriz: İlki taş veya almaşık duvar etine oyulan yuvalar ve odacıklar veya tuğlaları çeşitli yönlere oturtarak yapılmış hücreler şeklindedir. Küçük kemerlerle girişi sağlanan gözleri vardır.[4] Bunlar dışardan bakıldığında sıradan bir oyuk veya delikten ibaret görünür. Topkapı Sarayı avlu duvarı, Atik Ali Paşa, Süleymaniye, Sultanahmet camii gibi büyük camilerde ve daha pek çok tarihi yapıda bu kuşevlerine rastlamak mümkündür.

İkincisi ise duvar etine giydirilen, monte edilen, bir konsol üzerine oturtulmuş kûfeki taşı, ahşap, mermer, tuğla, sıva gibi malzemelerle ve değişik mimari tekniklerle yapılmış minyatür yapılardır. Bunlar, cumbalı, kemerli kapı, merdiven, kafesli veya vitray pencereleri olan, balkon veya etrafını saran revaklarıyla, kubbe veya çatıyla örtülmüş küçük birer köşk hatta saray şeklindedir. Türk konut mimarisinin en güzel belgelerinden biri olan bu tarz kuşevleri sanat tarihçileri tarafından “heykel sanatına yaklaşan tasarımlar”[5] olarak görülmektedir.

Başta hanlar olmak üzere, cami, medrese, kütüphane, mescit, darphane, çarşı, imaret, minare, saray, türbe, köprü, mumhane gibi pek çok yapıyı süsleyen kuşevleri, binaların en çok güneş alan, sert ve soğuk rüzgârlardan mahfuz cephelerine, insan elinin veya kedi, köpek gibi hayvanların erişemeyecekleri yükseklikteki emniyetli yerlerine yerleştirilmiş; yağmurdan ve kardan korunmaları için geniş saçakların veya büyük profilli kornişlerin, konsolların altları tercih edilmiştir.[6] Böylece kuşlar, yuvalarında emniyet içinde barınırken, hava şartlarının olumsuz etkilerinden de korunmuş olmaktaydı.

İkinci grup kuşevleriyle ilgili saydığımız bütün mimari ünite ve detaylar farklı yapılarda, farklı özellikler göstermektedir.

İstanbul’un kuşevleri açısından en zengin ilçesi şüphesiz Üsküdar’dır. Üsküdar meydanından hareketle güneyde Gülnuş Valide Sultan (Yeni Valide Sultan) Camii (1120-1122) avlusuna girdiğimizde, kuzeydoğu ve güneybatı köşesindeki kuşevleri insanı adeta büyüler. İkişer minareyle cami formunda tasarlanmış, pencereleri vitraylarla süslenmiş, kubbeli olan bu köşkler, ince birer sanat eseri olmalarının yanında hem kubbeler diyarı Üsküdar’ı, hem de camii yaptıran Gülnuş Valide Sultanın kadın zarafetini remzeden güzelliktedirler.

Biraz yukarı Salacak’a doğru çıkıldığında Sultan III. Mustafa tarafından yaptırılan Ayazma Camii (1760-1761) kuşevleri bize ikinci bir göz zevkini yaşatacaktır. Burada bir hayli kuşevi bulunmakta olup, bunlardan bilhassa güney ve batı cephesindeki külliye formunda tasarlanmış olanları görülmeye değerdir.

Harem’e doğru Selimiye Kışlasının hemen yanında bulunan Selimiye Camii’nin (1804) güney cephesinde bulunan ve kufeki taşından yapılmış kuşevleri yuvarlak hatlarıyla zarif birer köşkü andırmaktadırlar.

Avrupa yakasında çok bilinen bir yerde olduğu halde, çoğunlukla gözden kaçan iki kuşevi, İstiklal Caddesi girişinin solunda yer alan Taksim Maksem’i (1732) üzerinde yer almaktadır. Kûfeki taşından yapılmış bu iki kuşevi küçük farklar taşımakla birlikte benzer özelliklerde simetrik yapılardır.

Göz önünde olduğu halde pek çoğumuzun dikkatten kaçmış bir diğer güzel kuşevi Laleli Ordu Caddesi üzerindeki III. Selim ve III. Mustafa Türbelerinin caddeye bakan cephesindeki sütunlarda bulunmaktadır. Biri mescit şeklinde tasarlanmış bu iki serçesarayını tramvayla geçerken bile görmeniz mümkün.

Beyazıt’a doğru ilerlediğimizde Edebiyat fakültesi yanındaki Seyyit Hasan Paşa Medresesi’nin (1745) güney yönünde, minareleri, balkon ve merdivenleri, baş aşağı kubbesi, pencere vitraylarıyla hayâl mimarînin ve kendi tarzının en güzel eserlerinden biri olan cami formundaki kuşevini görebiliriz.

İstanbul’daki kuşevleri içinde belki de en özgün ve ihtişamlı olanı Gülhane’de Darphane-i Amire Damga Matbaası iç avlusunda bulunan köşk şeklindeki kuşevidir. Bodrumuyla birlikte dört katlı tasarlanmış bu kuşevi, balkon korkulukları, kule biçimindeki üst katı, külahları, merdiven ve vitraylarına kadar çok ince bir işçiliğin ürünüdür.

Fatih’te, Millet Kütüphanesi olarak bilinen ve asıl adı Feyzullah Efendi Medresesi (1700) olan yapının duvarındaki kuşevlerinden biri kısmen yıkılmış olmasına rağmen, kubbe, balkon ve kemerleriyle kuşevi yapılarının içinde önemli bir yer tutmaktadır.

Bu saydığımız kuşevlerinin dışında Eyüp Sultan Camii, Fatih’te Fatih ve Bali Paşa Camileriyle Süleyman Halife Sıbyan Mektebi, Beyazıt’ta Kara Mustafa Paşa Medresesi, Saraçhane’de Amcazade Hüseyin Paşa Sıbyan Mektebi, Laleli Taşhanı, Tahtakale’de Büyük Yeni Han, Karaköy’de Bereketzade Medresesi kuşevleri görülmeye değerdir.

İstanbul’daki serüveni 16. yüzyılda başlayıp, zamanla kâgir yapıların duvarlarına oturtulmuş ve giderek daha ince formlarla zenginleştirilmiş kuşevleri, 18. yüzyılda en parlak devrini yaşamış, 20. yüzyılın ortalarından itibaren modernleşen, ilgi ve öncelikleri, sanat zevki değişmeye başlayan şehri hayatı içinde unutulmuştur. Bugün pek çoğu bakımsızlıktan yok olmaya yüz tutmuş bu minyatür şaheserler, İstanbulluluk bilinci ve Türk geleneğindeki kuş sevgisinin bir göstergesi olarak, yeniden değerlendirme ve en azından fark edilmeye muhtaçtır.


[1] Bahaeddin Ögel, Türk Mitolojisi, 1. cilt, Ankara 1989, s. 32.
[2] Jean Thevenot, 1655-1656’da Türkiye, Çev.: Nuray Yıldız, İstanbul 1978, s. 126.
[3] H. Örcün Barışta, Osmanlı İmparatorluğu Dönemi İstanbulundan Kuşevleri, Ankara 2000, s. 5.
[4] H. Örcün Barışta, Kuşevleri, Dündün Bugüne İstanbul Ansiklopedisi, c. 5, s. 133.
[5] H. Örcün Barışta, a.g.e., s. 44.
[6] Yılmaz Önge, “Mimar Gözüyle Kuşevleri”, Kültür ve Sanat, sayı 5, 1977, s. 89.


* Meliha Şen, Asitanbul, sayı 1, 2008, s. 42-45.

Asitanbul



Asitanbul "dünün İstanbul'u ile bugünün İstanbul'u arasında gelip giden ve bu şehrin ruhunu, derdini ve sevincini yaşayan, taşıyan ve önemseyen bir dergi" tanımıyla ilk adımını atmış bulunmakta.
İstanbul Kültür Tarih ve Araştırma Derneği (İSDER) tarafından yayımlanan dergiye uzun soluk ve nice sayılar diliyorum.

Hamiş: Dergide kuşevleri ile alakalı bir yazım yer almakta. (bkz. Zarafet ve Merhamet Abideleri Serçe Saraylar) Bu zevkli mevzuu çeşitli vesilelerle ele almak ve insanları bir nebze olsun bilgilendirmek, unutmuş olanlara yeniden anımsatmaktan ötürü çok mutlu oldum.

Pazar, Şubat 24, 2008

Toprak Sarsılıyor!..


...Obskürantizm heyulâsı yok edilmedikçe, herhangi bir diriliş hayaline kapılmak çılgınlık.

...Karanlıkta kavga olmaz. İdeolojiler, uçurumları aydınlaran hırsız fenerleri. İstemesek de onlara muhtacız. Kaosu kosmos yapan insan zekâsı, tecrübelerini ideolojilerde sergilemiş. İdeolojiye düşmanlık, tek izm’e teslimiyettir: obskürantizme. İdeolojiler siyaset dünyasının haritaları. Haritasız denize açılınır mı? Ama harita tehlikeli bir yolculukta tek kılavuz olamaz. Pusulaya da ihtiyaç var. Pusula: şuur. Tarih şuuru, milliyet şuuru, kişilik şuuru. İdeolojilerin peşine takılanlar pusulasızlardır. Gemi ya kayalara çarptı, ya batağa saplandı. İdeolojilerin ışığına göz yumanları sloganlar yönetiyor. Karanlık kinlerin birbirine saldırttığı çılgın sürülerin savaş çığlığıdır, slogan. İlkelin, budalanın, papağanın ideolojisidir. Düşünce ile çığlık bağdaşmaz. Şuurun sesi çığlık değildir. Yabani bağırır, medeni insan konuşur. Bu çocuklar yıllarca konuşturulmadı. Hınçlarını üç beş kelime ile sırıtımıza tükürüyorlar. İdeolojileri yasakladığımız için hışımlarına uğradık. Demokrasinin demopedi olduğunu kimse düşünmedi. Aczin hürriyetperverliği yalanların en namussuzu. Bahşedilen hürriyet, ölmek ve öldürmek hürriyeti.

Toprak sarsılıyor!.. Hep birden esfel-i sâfiline yuvarlanmak istemiyorsak, gözlerimizi açmalıyız. İnsanlar sloganla güdülmez. Düşünceye hürriyet, sonsuz hürriyet. Kitaptan değil kitapsızlıktan korkmalıyız. Bütün ideolojilerie kapıları açmak, hepsini tanımak, hepsini tartışmak ve Türkiye’nin kaderini onların aydınlığında fakat tarihimizin büyük mirasına dayanarak inşa etmek. İşte, en doğru yol.

Cemil Meriç, Bu Ülke.


Perşembe, Aralık 20, 2007

kıl'dan ince kılıç'tan keskin

- o kocaman sırat köprüsünü bu küçücük koyunun sırtında mı geçicez yani? çok komik yahu?
- kurbanın kendisiyle değil, onun nurundan yaratılan bir binekle geçeceksin çocuğum.

Bayramınızı tebrik ediyorum.


hamiş 1: bu bayram et yeme bayramı değildir. lakin başka zamanlarda et yiyemeyenler için daha bir bayramdır. hastayı, fakiri, yetimi sevindirelim.
hamiş 2: bayramlarda insanlar niçin tebrik edilir? çünkü bayramlar mağfiret ve füyuzatın en azami yaşandığı, meleklerin bayram sabahı bizi afv ile müjdelediği kutsal günlerdir. duadan azat tatil günleri değil, kabulün arttığı eşref zamanlarıdır. mübarek olsun..

Perşembe, Aralık 06, 2007

Yıldızların Altında Yalnızlık*


"Bu soğuk duvarlardan nefret ediyorum. Nefret etsem ne olacak. Bu duvarları yıkabilecek miyim?"
Hem o duvarları yıktığında altında kalmayacak mısın? Altında kalmasan bile, yağmurdan kim koruyacak seni? Soğuktan?
Ya yalnızlık. Belki de bütün bu riskleri göze aldıracak kadar büyük bir felaketti..
Kuşkulu bir aşk oyununu, sefil bir yalnızlığa tercih etmenin adı "kandırılmak" değil, bile bile ladesine gelmekti kaderin. Hani diyordu ya adam, "senin şu yalnızlığını gidersin de isterse bir kedi, bir köpek olsun ne farkeder ki".
Gecenin bir yarısı. Üstelik ürkütücü bir yağmurda çıka gelen ısrarlı sevgi sözlerine mantığı ne kadar anlamsızca bakarsa baksın, korkuları ne kadar büyük olursa olsun -ki baştan beri hep korkmuştu aslında- karşı koymayı istememek mi yanılgıydı. Yalnızlığın örselediği yüreğin ilacı, her nasıl atarsa atsın başka bir yürek olamaz mıydı?
Olamadı evet. Bu ani değişikliğin sonu hayra alamet olmasa bile, çölde susuz kalan, bulduğu suyun kirine pasına bakar mı? Su olsun da..
Necip Fazıl kırk günlük hücre hapsini anlatırken şöyle der: "... odamda hiç olmazsa bir gardiyan, terbiyle bir mahkum, herhangi bir insan, canlı bir mahkum yatırılması için ettiğim müracaata, şu cevabı vermişlerdi:
-Ne o korkuyor musunuz yoksa?
Onlarak diyememiştim ki:
-Hayır, anladığınız manada korkmuyorum. Kendimden, şu gördüğünüz kemik mahfazadan, kafamdan bu kayanın kendi içine doğru dönüp batmasından korkuyorum!"
O yalnızlığın beynine battığı bir iç kanamayla değil, sezgilerinin ısrarla yanlış yaptığını söylediği halde yalancı bir sevginin zehiriyle öldü.
Katil oldu. Çünkü öldürdüğü kişi, ona kötülük yapan değil, ona yeniden yalnızlığı bırakacak olan kişiydi. Bundan daha büyük değildi, diğer bütün kötülükleri.
Hayat değiştikçe, gayr-ı meşru görünenin kendi içindeki meşruiyetini farkediyorsunuz. O zaman şöyle bir ikilem de yaşamıyor değilsiniz: Bunu meşru gösteren çok yönlü görebilmek mi, yoksa tamamen bir yozlaşmadan mı ibaret.
Artık doğruyla yanlışın birbirinden ayırt edilemeyecek kadar iç içe girdiği bir çağda yaşıyoruz. Yaşam ne kadar kolaylaştı ve hayat ne kadar zor artık.

*Bugün gittiğimiz oyunun akla getirdikleri.

Hamiş 1:
Oyun
: Yıldızların Altında Cinayet (Şehir Tiyatroları)
Yazan: Elçin Efendiyev
Yöneten: Melahat Abbasova
Oyuncular: Elçin Altındağ (Kadın), Emrah Özertem (Delikanlı), Ezgi Sümer Yolcu (Komşu Kadın), Nevzat Çankara (Komşu Adam), Radife Baltaoğlu (Öğrenci Hasanzade’nin Annesi)

Hamiş 2: Delikanlı rolündeki Emrah Özertem'in oyunculuğunu daha çok beğendim. Kostümler kötüydü. Sağdaki masa ve sandalye dekoru, sağ taraftaki izleyicinin görüşünü engelliyordu (yani bizim). Önümde oturan yaşlı amca: alacağın olsun.
Kadına kaba saba davranıldığı ve ortada acı çeken biri olduğu halde kahkaha atan lise gençliğine hitaben: "siz ne anlarsınız ki!".

Hamiş 3: Teşekkürler Zü

Çarşamba, Kasım 14, 2007

Mevsim-i Hazan

yazmak lazım-dı, fotoğraflamak lazım-dı. vakit geç değil.

Çarşamba, Kasım 07, 2007

Leyla İle Mecnun


Leyla'nın mezarının başında:
"Ey ecel!.. Gel şimdi; dünya, gözüme zindandır. Alem ne hoş idi, sevgili varken; yok madem ki sevgili, yok olsun var olan alem. Ey canım! Hasta bedene veda et. Ey gamım! Susamış ruhuma elveda oku. Ey ölüm! Seni özlüyorum, gel! Vücuduma yokluktan bir haber ver; bir haber ver de öylece yok olayım. Aynamı pastan temizle, O'nu göreyim. Engel ne ise kaldır aradan ki O'na varayım. Allahım! Artık bana cisim ve can gerekmez. Sevgili yokken, cihan gerekmez. Dünya pazarında malım tükendi. Canımı satmaya başka bir pazar ver."
Leyla İle Mecnun, İskender Pala, 93-94 s.
Geçen sene Leyla ile Mecnun'u Muhsin Ertuğrul'da seyretmiştim. Bu sene ikinci kez gittim. Eskimiş sahne dekorunda hala aynı güzellikte sergilenmekteydi oyun. İzleyenler şunu görecekler: Leyla ile Mecnun'u sadece iki kişi canlandırmıyor. Üçleme yapılmış: Oyuncular, dansçılar, şarkıcılar (opera sanatçıları). Böylece aşkın çeşitli halleri, çeşitli hallerle tasvir edilerek çok boyutluluk kazandırılmış. Öyle ki aynı sahnede üç Leyla ve üç Mecnun'u bir arada görüyorsunuz. Gidilesi ve görülesi.. Meraklısına..

İntizarLeyla vü MecnunLeyla'nın Düğünü

Perşembe, Kasım 01, 2007

Susacak Var


Düşmek olası bir eylemdir ayrılığın elinde. İçten dışa, dıştan içe... Hayat kayar parmaklarınız arasından. Hayattaki yeriniz yersiz gelir. Her şey en gerideki yerini alırken siz seyirci kalırsınız sahip olduklarınızı kaybetmeye. Kurtaramadığınız gibi kurtarananız da olmaz. Kahramanların gücünü aşar kahrınız. Yok oluş kapılar göğünüzü ve mavi silinir umutlarınız içinden. Yalvarmalar etkisizdir, gözyaşları kuru. Ayrılığa inanmaya zorlarsınız kendinizi. Ki sonrasında yaşamayı kabul etmeniz vardır ve en sonda da "sevgisizlik" bekler sizi..
Kahraman Tazeoğlu, Susacak Var. 249. shf.

Pazartesi, Ekim 15, 2007

Akıl bulanıklığının işaretleri

Ukalâ gerçi sükûtu edeb addetmiştir

Maslahat varsa fakat sözde, bırakma meskût
İki şey tîregî-i akla delalet eyler:
Susacak yerde kelâm, söylenecek yerde sükût.

Gerçi akıllılar susmayı edep addetmişlerdir.
Fakat bir söz(ü söylemek) de fayda varsa sessiz bırakma (susma) .
(zira) İki şey aklın bulanıklığına işaret eder:
Susacak yerde konuşmak, söylenecek yerde susmak.

Cumartesi, Eylül 29, 2007

Şehir Tiyatroları 3 Ekim'de Sahne açıyor.

Bu sene en ilgi çekici oyunlardan bir tanesi Cumhuriyetin 85. yıldönümü münasebetiyle sahnelenecek olan "Tozlu Çizmeler".
"İsmet Küntay’ın bu tarihsel misyon taşıyan oyunu I.Dünya Savaşı ve İstanbul’un işgalinin Türk insanı üzerindeki etkilerini anlatıyor. Yorgun, yenik ve bekleyiş içindeki Osmanlı subayı Rıfkı, işgalci subaylara ve işbirlikçilere karşı mücadele etmek için arkadaşlarıyla birlikte yola çıkar. Emperyalist güçlerin sindirdiği halk, İstanbul’da üretilen işgalci politikalardan habersiz, Anadolu’da büyümeye başlayan bağımsızlık hareketine destek verecektir."
Leyla ile Mecnun müzikali yeniden sahnelenecek. Gitmenizi tavsiye ederim.
Bunun dışında ilk kez sahnelenecek Yunus Emre'yi konu alan Divane Ağaç; tasavvuf temalı Can Ateşinde Kanatlar dikkatimi çeken oyunlardan.
Bu ve diğer oyunlarla ilgili ayrıntılı bilgiye buradan ulaşabilirsiniz.

Pazartesi, Eylül 17, 2007

Taze Bunlar

Şu sıcak günlerde oruç tutarken insanın aklına soğuk yiyecekler, içecekler gelip duruyor. Canınız meyve çekti, manava gitmeye de üşeniyorsunuz veya "şöyle birisi benim yerime istediğim meyveyi seçip ayağıma kadar getirsin" diyorsanız ve de online iseniz işte size tavsiye:



Sitede hem yerli hem de ithal meyveler bulunuyor. İstediğiniz meyveden arzu ettiğiniz adette sipariş ediyorsunuz. "Armut piş, ağzıma düş" hayali gerçekleşmiş diyebiliriz. Ayrıca meyvelerin faydaları, nasıl tüketilebileceğine dair ufak notlar da var.

Pazar, Eylül 02, 2007

Bana teyze dedi

Kim derdi ki biri bana "teyze" dedi diye bu kadar sevineceğim.

Hayat garip hakikaten.
Dünyaya gelişinin 375. gününde artık aramızda sıfatlarımızın dahil olduğu sözlü iletişim başladı.
Yeğenim bana "deyde" dedi. Çok mutluyum :)

Pazartesi, Ağustos 27, 2007

Nev-i Cafe


Fotoğraf gezilerimizin bir tanesinde Eminönü'nden Fener'e doğru giderken yol üzerinde çok güzel bir kafeye rastladık: Nev-i Cafe.
Hem güzel Haliç manzarası hem de hoş iç mekanıyla gidilip görülesi, oturulup birşeyler yiyip-içilesi bir yer.
Kafe ile ilgili ayrıntılar ve fotoğraflarını görmek için burdan buyrun: Nev-i Cafe

Kültür Bakanlığının güzel hizmeti


İstanbul Bahçekapı'da Kültür Bakanlığına ait Dösim Kültür Ürünleri Satış Mağazası açıldı. Bu yeni bir haber değil aslında. Fakat belki bilmeyenler vardır diye belirtmek istiyorum.
Birbirinden güzel elişi eşyaların olduğu mağazaya girdiğinizde eminim hoşunuza gidecek pekçok şey göreceksiniz. Üstelik fiyatları da gayet uygun. Yolu o tarafa düşenlerin mutlaka uğramasını tavsiye ederim.
Ayrıntılı bilgi ve ürün çeşitlerine siteden ulaşabilirsiniz.

Adres:

Bahçekapı El Sanatları Satış Mağazası
Şeyhülislam Hayri Efendi Cad.No:2/1
Bahçekapı-Eminönü İSTANBUL
0212 526 68 13