Sayfalar

Cuma, Temmuz 03, 2009

sabra tahammül yok, ümit-vâr cânımda

Büyük İskender İran seferine çıkacağı vakit şahsî hazinesini dağıtır. Yakın arkadaşı Perdiccas'a da gayet kıymetli bir mücevher hediye ettiğinde, aralarında şöyle bir konuşma geçer:

P-İyi ama, hazinenizdeki herşeyi etrafınızdakilere dağıttınız. Size ne kalıyor?
İ-Bana ümit kalıyor.

P- Öyleyse bu mücevherleri bana vermeyiniz. En yakın silah arkadaşınız olarak, size kalan ümidi paylaşmak isterim.


Fakirin aşı, aşık'ın yoldaşı, yeis'in rakibi, hasretin akranıdır ümit. İlla bir şeylere, birilerine hissedilir.
Peyami Safa Mahşer'inde "hasta bir ümit, sağlam bir yeisten daha fenadır" der ve ekler: Ümitsizliğin bir derecesi vardır ki, o vakit irade sevki tabii gibi kördür, nasılsız ve nicesizdir, gayesinde sarhoş gibi körkütük gider ve o vakit insiyâki bir iş gören zekâ ne yaptığını bilmez."
Demek odur ki, ümit kadar kuvvetlidir ümitsizliğin halleri. Derindir.

Şair mısralarında çokça yer bulmuştur bu girift, çetrefilli, kimi zaman ömür kurtaran his.

Ne tende cân ile sensiz ümmid-i sıhhat olur
Ne cân bedende gam-i firkatinde râhat olur

der Nef'i. Sevgilisiz sıhhat ümidi bile yoktur, ayrılık gamıyla rahat edemeyen cânında. Bütün yollar yokluğa çıkar, onsuz her halükarda ten de rahat bulmaz, can da...

Şeyh Galip temkinlidir. İçtiği kızılcık şerbetidir sanki:

Senden ey şuh ben ümmid-i visal eylemedim
Tab'ıma hadşe verip fikr-i muhal eylemedim

Hüsn ü Aşk'ındaysa gam defterine ulaşan olmadığını ve yârden yana isteğe ümidinin de bulunmadığını dile getirir:

Gam defterinin residi yoktu
Senden bana kâm ümidi yoktu

Sonra işin rengi değişir. Belki sevgiliye olandan daha büyük bir sevda ile sarılır kaleme şair Hürriyet kasidesinde:

Ne yâr-ı cân imişsin ah ey ümmid-i istikbâl
Cihanı sensin azad eyleyen bin ye's ü mihnetten

ve ümit istemeyenler de çıkıp meydan okurlar:

Kimseden ümmid-i feyz etmem, dilenmem perr-ü-bal
Kendi cevvim, kendi eflakimde kendim tairim,
İnhina tavk-ı esaretten girandır boynuma;
Fikri hür, irfanı hür, vicdanı hür bir şairim
Karıncayı gideceği yoldan döndürmeyen ümit, zaman zaman uzaklaşıp nice yollardan çevirir insanı. Kimi beyhudeliklerimize yarenlik ederken, korkunun arkasından kovalayıp kaçırdığı demler de olur.
Her şeye rağmen, kaybı eksiklik, varlığı esenliktir.
Hele şu binbir hesabın, karmaşanın, yalanın döndüğü memleketimde.
Yani ki bunca yokluğun içinde ümit-vâr olmaktır aşımız...




Perşembe, Haziran 25, 2009

ism-i melîha

Meliha, Arap illerinin tuzundan gelir. "Milh"tir aslı. Onlar, yemek tuzlu olduğu vakit "meliha" derler. denizle bir ünsiyeti vardır bu yüzden Melihaların. İlla severler onu.
Kaldı ki "mellâh" denizci demektir aynı dilde.
Meliha daha sonra şiirleri ve sözün fesahatiyle meşhur Acem diyârına gider. Her sözü bir güzelliğe teşbih eden, incelikle süsleyen Farisîler, Meliha ismini "güzel yüzlü" manasına kız çocuklarına koymaya başlarlar.
İsmiyle müsemma olsun diye.
Oradan Anadolu topraklarına kadar ulaşır güzel yüzlüler.
Artık, "melâhatinin (güzel yüzünün) şöhreti öylesine sarmıştı ki âlemi..." diye tasvirlerde bile yer bulur Meliha.
Tecessüs ehlinden biri sorar:
-İyi ama arabın tuzlu dediği meliha, nasıl oldu da acem'e gidince "güzel yüzlü" oluverdi?
Bilge cevaplandırır:
-Yemeğe tadını ve lezzetini veren nasıl tuz ise, insana güzelliğini veren de yüzüdür. İşte bu yüzden "Meliha" güzel yüzlüdür...

Cumartesi, Haziran 13, 2009

huve


.





Birgün olup ecel gele
Kullar kulluğunda kala
Cümle âlem toprak ola
Gel dönelim Hakk'a gönül

Sünbülî




.

Çarşamba, Haziran 10, 2009

Nur Gölünde Yatasın Faruk Bey

Muziplikten geri durmaz, takılırdı. Sonra ben, sırf takılmak için söylediği sözlere kafayı takardım bazen. Hem güldürüp hem düşündürmek herkesin aşı değildir zaten.
Üç yıl önce: "Sizin yeğen bu kadar teyzenin içinde bebeklerle evcilik oynar" demişti de ben de bu şakayı kafaya takmıştım. "Sahiden ya, bir tuhaflık olmasın çocukta..." diye.
Şu bir haftadır, "Faruk Bey, bizim yeğen atla silahı çok seviyor, erkekliğin üçte ikisini tamamladı." diye yazayım istedim. Yazayım ki Faruk Bey gelsin okusun, "gelsin" ve "okusun" diledim.
Her şey o kadar eskisi gibi olacaktı ki, böyle yazılar yazacaktık, gülecektik, sıkıntı üzüntü dile gelmeyecekti. Hastalık lafı kalkacaktı tedavülden. Bir türlü olmadı.
Her görüşmemizde daha iyiydi. Bu da umut vermişti bize.
"Kanser" kelimesini kullanmadık hiç. Hakkla yalnız kaldığımız anlarda dile geldi, eteklerden döküldü herşey.
Dua ettik, umut ettik.
Şimdi bütün o sinir olduğum, saçma bulduğum klişe sözleri söyleyesim var: "Kalbimizde yaşayacaksın" gibi mesela ve her defasında en rahatlıkla arkasına sığındığım taziye sözünü hiç söyleyesim gelmiyor...
Ateş düştüğü yeri yakar biliriz. Biz belki o ateşin sıcaklığını hissettik canımız ciğerimiz acıyor sadece. İşte bu yüzden ateşin düştüğü yere, ailesine Mevladan sabır diliyorum.
Ve dualarımızı ona vâsıl et Rabbim... Şimdi artık daha çok dua etme vakti...
O, bu iskeleye değil, senin rahmetine ulaştı.
Ona şefkatinle merhametinle muamele et...

Cuma, Mayıs 29, 2009

Her Yiğidin Bir Öğrenme Stili Vardır


Nasıl bir öğrenme stiline sahipsiniz?


İki senedir, ikinci ihtisas alanım pedagojiyle aramızdaki buzları eritmeye çabalıyoruz. Sanırım bunu yavaşlatan başlıca âmil garip terminolojisi. Bir bilim dalının terminolojisini kendi diline adapte etmeye kalkışırsan bazı şeyler eğreti durmaya başlıyor. Mesela "dönüt"...
Mecburen bu garip tarzdan nasibimi almış durumdayım. Dolayısıyla, aynı yöntemle devam edecek bu yazı.
Konumuz öğrenme stillerinden biri. Araştırmacılara göre öğrenme, kişilikle doğru orantılı. Kişinin hayatı algılaması, bakış açısı öğrenme stilini doğrudan etkilemekte.
Öğrenme stilleriyle ilgili bir takım kuramlar geliştirilmiş. Bu kuramlar önce kişiliğin ağırlık yönünü ortaya koymakta, sonrasında ona uygun öğrenme stillerini tespit etmekte.
Burada üzerinde durmak istediğim David Kolb tarafından geliştirilen Deneysel Öğrenme Kuramı (Experiential Learning Theory). Kolb, öğrenmenin zihinsel veya duyuşsal yönde gerçekleştiğini savunmakta. Öğrenme stillerini bir çember üzerinde açıklayarak güzel bir saptama elde etmiş. Kişilerin bu diyagramın neresinde yer aldığı belirlenerek eğitimleri de o stille gerçekleştirilmekte. (Bu diyagramı hazırlarken Piaget'nin bilişsel gelişim modelini temel olarak kullanmış)
Bu manada dört çeşit öğrenme biçimi bulunmakta.

Şemayla birlikte verilen biçimlerinin yapısı şu şekilde:

Somut Deneyim (Concrete Experience)/ (Hissederek): Yeni bir deneyim edinmeye ve hissetmeye dayalı bir öğrenmeyi içermektedir. Bunlar, sosyal ortamlardan ve gerçek olayların içinde bulunmaktan mutlu olurlar. Yeni görüşlere açık, inceleme yapmayı seven kişilerdir.
Yansıtıcı Gözlem(Reflective Observation) / (İzleyerek): Gözlem ve yansıtma etkinliklerine temel oluşturan fikrî gözlemi benimsemiş kişiler, olayın özünü kavrama, fikirlerin oluşmasında kendi düşünce ve duygularına güvenme, sabırlı ve tarafsız olma, dikkatli düşünerek karar verme ve olaylara değişik açılardan bakabilme konularında başarılıdırlar. İzleyerek ve gözleyerek öğrenme baskındır.
Soyut Kavramsallaştırma(Abstract Conceptualization)/(Düşünerek): Düşünerek öğrenme temelli, soyut kavramsallaştırmada, daha önce edinilen gözlemleri açıklamak için kuramlar geliştirilir. Bu aşamada düşünce ve olayların mantıksal analizini yaptıktan sonra hareket geçme, başka bir ifadeyle öğrenme söz konusudur.
Aktif Deneme (Active Experimentation) / (Yaparak): Aktif deneme stiline sahip kişiler, çevreleri üzerinde etkili, risk alma konusunda duyarlı, başladıkları işe veya hedefe odaklanabilen, başarılı ve yaparak öğrenmeye yatkındırlar.

Bu öğrenme biçimlerinden hareketle dört çeşit öğrenme stili orataya çıkmakta. Kişi birden fazla öğrenme stili özelliklerine sahip olabilir. Fakat bunlardan sadece birini taşıyorsa, bu kişinin baskın öğrenme stilini ortaya koyar.
Bunları şöyle sıralayabiliriz:
Dönüştürücü (Converging):
Soyut kavramsallaştırma+aktif deneme
Sorun çözme, karar verme, düşüncelerin mantıkî analizlerini yapma, sistematik planlama konularında başarılıdırlar. Pratik çözümler üretirler. Yaparak öğrenme eğilimindedirler ve ilgi alanları sınırlıdır. Nesnelerle uğraşmayı severler. Özellikle uzmanlık ve teknolojik mesleklerde bu öğrenme becerileri önem taşır.
Ayırt Edici (Diverging):
Somut Deneyim+Yansıtıcı Gözlem
Duyarlıdırlar. Olaylara bir çok açıdan yaklaşırlar ve öncelikle veri toplamak için gözlem yaparlar. Farklı fikirler üreterek bunların üzerinde yoğunlaşmayı severler. Sabırlı ve dikkatlidirler. Tarafsız karar almada başarılıdırlar. İyi özet ve sentez yaparlar. Empatileri gelişmiştir. Üretken ve sosyaldirler.
Özümleyici (Assimilating):
Soyut Kavramsallaştırma+ Aktif Deneme
Geniş kapsamlı bilgileri anlayarak, mantıklı bir bütün haline getirir ve kavramsal modeller ortaya koyabilirler. Duygular yerine, soyut düşünce ve kavramlar üzerinde yoğunlaşırlar. Çoklu fikirler üretirler. Mantıklı ve sistematiktirler. Bilimsel kariyer açısından bu öğrenme önem taşımaktadır.
Uyum Sağlayıcı (Accomodating):
Somut Deneyim+Aktif Deneme
Panlar yapıp, kararlar uygulama ve yeni yaşantılar geçirme konusunda başarılıdırlar. Değişime çabuk ayak uydurabilen ve açık fikirli düşünebilen kişilerdir. Sezgileri güçlüdür, esnek, pragmatik ve fevri hareket edebilen kişilerdir. Eylem ve girişim gerektiren konularda bu öğrenme stili önem taşır.

Pazartesi, Mayıs 25, 2009

Filmin Sonunun Sonu, Yan Kesicilerin Atası 300 Spartalı

-...Önce öğrenmek istediğim bir şeyler var. Dostlarım, şu Atina denen yer nerede, hangi bucakta?
- Ta uzakta batıda, Kral Güneşin göçtüğü yerde.

Persler, Aiskhylos (tragedia)

Tarih hep bir şekilde tekerrür edip dururken, meydanlarda kazanılamayan zaferlerin yaraları da sinema salonlarında sarılıyor.
Pearl Harbor sanırım buna en iyi örneklerden biri. Ne var ki tarih bu kez sinema sahnesinde tekerrür ederek, yılın en kötü oscarlarına aday olmuştu bu film.
Batı dünyasının, 2500 yıl önceki bir Doğu zaferinden mülhem çizgi romanı, büyük bir kahramanlık destanı diye sunduğu, seyircinin de afiyetle yediği bir başka filmse 300 Spartalı.
Her ne kadar filmde Leonidas'ı tanımış olsak da Spartalıların asıl renkli siması kanun koyucuları Lykurgos'tu. Yine filmden hatırlanacağı üzere Spartalılar küçük yaştan itibaren sıkı bir eğitim ve disipline tabi tutulmaktaydılar. Bu eğitimle ilgili olarak Lykurgos'un geliştirdiği bir yasa vardı.
Spartalı çocukların yiyecek çalmalarına müsamaha gösterilecekti. Yani hırsızlık yapabileceklerdi. Hatta yiyecek çalmak, çocuk için onurlandırıcı bir sabıkaydı. Lykurgos'a göre hırsızlık yapma beceresini kazanan bir çocuk, yiyecek bulma konusunda kendini geliştirdiği gibi, bu yolda yaptığı hileleri savaş meydanlarında da tatbik edebilecekti.

Filmin sonunun sonu gelecek gibi değil. Bir tür kısır döngü.
300 Spartalı filminde, Atina'yla ittifak halinde olan Leonidas'ın Thermopylai geçitini tutması anlatılıyordu. Tabi Persler onları ezip geçmekle kalmamış, sonra gitmiş Atina'yı yerle bir etmişlerdi. Daha sonra Spartalılar Atinalılarla bir olup Perslileri püskürtüp zayıflatmıştı. Fakat bu sefer Atinalılar, müttefikleri Spartalılar üstünde hegemonya kurmaya kalkışınca aralarında yıllarca süren Peleponnesos Savaşları gerçekleşti. Bilin bakalım bu sefer Spartalılar kimlerle müttefik oldu?
Tabi ki Persler. Yazık değil mi 300 Sparta gencine?

Evet. Tarih ne kadar da tekerrürlerle dolu.

Çarşamba, Mayıs 20, 2009

mihmanhane fotografevi

Konağıma yeni bir oda açtım. Fotograflarımın yer aldıgı karanlık oda.

Şurdan buyrun: fotomihman

Salı, Mayıs 12, 2009

Kore'de şehit vermemize sebep olan Ermeni tercümanlar

Los Angeles'ta yapılan bir anma toplantısında, Türklerin Kore'de büyük kayıplar vermesinin nedenin Amerikalıların görev verdiği Ermeni tercümanlar olduğu iddia edildi.

Cumartesi, Mayıs 09, 2009

Mesir Macunu Efsanesi ve Tarihi Gerçekler

Bilindiği üzere her sene Nevruz'da Manisa Sultan Camii avlusunda törenlerle halka mesir macunu dağıtılır.
Sultan Camii, Kanuni S. S.'ın annesi Hafsa Sultan tarafından 1522 tarihinde yaptırılmıştı. Cami, imaret ve hangah'ı yaptıran Hafsa Sultan, burada hem hangahı yönetmesi hem de dini bir atmosfer oluşması için Sümbül Sinan Hz.lerinden bir talebesini göndermesini rica eder. Bunun üzerine Merkez Efendi Manisa'ya gider ve burada hizmet etmeye başlar.
Hikayenin bundan sonrasında halk arasında yaygınlaşan bir çok eklemeler vardır.
Şimdi bunlardan bahsedelim:
Hafsa Sultan, bu eserlerinin yanında bir de bimarhane yaptırır. Merkez Efendi bimarhanenin başına getirilir. Hafsa Sultan amansız bir hastalığa yakalanınca, Merkez Efendi, darüşşifadaki delilerle 41 çeşit baharattan oluşan bir macun hazırlar. Macunu yiyen Hafsa Sultan, şifa bulur.
Artık o günden sonra mesir meşhur olur. Her türlü hastalığa devasının yanında, yılan akrep gibi hayvanların sokmasına da mani olmaktadır.
Bu şekilde şöhret bulan hikaye, dilden dile yayılır. İnsanlar, Nevruz günlerinde, civar şehirlerden Manisa'ya gelip macundan kapma telaşına düşer.

Şimdi gelelim işin aslına:
Manisa Hafsa Sultan Bimarhanesi, her ne kadar Hafsa Sultan adıyla anılsa da, kendisinin vefatından sonra Sultan külliyesine bir ilave olarak Kanuni tarafından yaptırılmıştır. Merkez Efendi ise, bimarhanenin inşasından on yıl önce, hocasının vefatı üzerine İstanbul'a gitmiştir.
Dolayısıyla, Hafsa Sultan'a, delilerle birlikte mesir macunu hazırlamış olması gibi bir durum söz konusu değildir.
Zaten daha önce de belirttiğim gibi, bimarhane, delilerin tedavi gördükleri yer değildir. Nitekim, Hafsa Sultan Bimarhanesinin vakfiyesinden de buranın her türlü hastanın tedavi edildiği bir hastane olduğu anlaşılmaktadır.
Diğer yandan arşiv belgeleri, hastane kadrosunda Merkez Efendinin yer aldığını göstermemektedir.
Bir başka önemli husus ise, Merkez Efendi'nin çağdaşlarının yazdığı ve kendisinin de tercüme-i hali bulunan Şakayık-ı Numaniye, Lemazat-ı Hulviye, Tezkire-i Halvetiye gibi biyografilerde ne mesirden, ne yukarıdaki herhangi bir hikayeden bahsedilmektedir.
Evliya Çelebi Seyahatnamesinde ise, Hafsa Sultan Bimarhanesinde, macun yapıldığından tek cümleyle bahsedilmiştir. Bu da demek oluyor ki, 1 asır sonra bile mesir macunu şenlikleri sözkonusu değildi.
Arşiv vesikalarından birinde ise, mezkur macununun haksız şekilde dağıtıldığı, bazı kimselere fazla verilip, bazılarına hiç verilmediğine dair bir şikayet ve bununla ilgili alınan tedbirler yer almakta. Bu da bir yüzyıl sonrasına ait. Yine Nevruz törenleri zikredilmemiştir. Bu kaynak bize, o dönemde macunun bimarhanede yapılıp dağıtıldığına dair ipuçları vermekte. Ki zaten Evliya Çelebi de bunu belirtmişti.
1890 yılına ait Aydın Vilayet Salnamesi'nde ise, Merkez Efendi'nin halkı o civarda iskana teşvik için tabhanede 41 çeşit bitkiden oluşan bir macun imal ettiği ve Nevruz'da Sultan Camii türbesinden saçtırmayı adet edindiği ifadesi yer almakta.
Camiin yapıldığı 1522 yılında, Manisa halkı Spil dağı yamaçlarındaki bir sur'un içinde oturmaktaydı. Külliye ise boş ve geniş bir araziye yapılmıştı. Dolayısıyla etrafda pek kimse oturmuyordu. Merkez Efendi'nin buraya rağbeti arttırmak için böyle bir teşebbüste bulunduğu varsayılsa bile, yukarıda bahsedilen kaynakların hiç birinde yer almayıp, bu kadar geç bir kaynakta bahsedilmiş olması, iddiayı pek de kuvvetlendirmemekte.
Gelelim mesir macununa. Macun yapma geleneği çok eski asırlara kadar dayanmaktadır. M.Ö. 120-63 yılları arasında yaşamış Pontus Kralının zehirlenmesi üzerine bir panzehir olarak kullanılmaya başlanan “tiryak” (theriake) daha sonra doğu ve batı dünyasında çeşitli hastalıkların tedavisinde kullanılır olmuştu. 16. yüzyılda Türkiye topraklarına girip “mesir” ismini aldığı iddia edilmektedir.
Hatta Osmanlı zamanında Tiryakiler Çarşısı diye çarşıların olduğunu da biliyoruz.
Evliya Çelebi, kendi asrında İstanbul'da 300 adet macuncu esnafının varlığından söz eder.
Bugün Manisa halkının inandığı, yılan ve akrep gibi zehirli hayvanlar tarafından ısırılmaya mani olan Mesir Macununun şöhreti, geçmişte panzehir olarak kullanılan ve bugün bir tür uyuşturucu olarak düşünebileceğimiz Tiryak'e dayanmaktadır.
Yani gerçeklik payı bulunan yanlışlar zinciri bize gösteriyor ki Manisa Bimarhanesi'nde macun yapılmaktaydı. Bunu belki, önceleri Merkez Efendi külliyenin tabhanesinde, halkı civara çekmek için yapmış ve sonra bimarhanede de aynı macun yapılmaya devam etmişti. Fakat, kendisini anlatan biyografilerde bu kaydın yer almaması, Merkez Efendi'yi konunun tamamen dışında bırakmakta.
Bu macunlar değişik terkiplerle yapıldığına göre, belki içlerinden biri zehirlenmelere karşı ilaçtı. Halkın inanışı da buna dayanmaktaydı.
Egzantrik şeylerde şifa aramaya alışkın ve hevesli olan halkımız arasında bu macun meşhur oldu. Ya da belki, zeki ve işbilir bazı tüccarlarca, Manisa'ya canlılık katmak ve Nevruz şenlikleriyle ticareti artırmak için reklamı iyi yapılmış ve sonraki asırlarda meşhur ve efsanevi bir şifa kaynağı halini almıştı.

Salı, Nisan 28, 2009

dertler tasalar birbirini kovalar


Küçük sıkıntılar, büyük sıkıntıların önünü kesen bir set gibidir. Hem dinamik kılar bizi, hem de hayata bağlayan gaileler sunar.
Zaten sıkıntısız bir hayat düşünmek de saçma olurdu. Çünkü insanoğlu sıkıntısızlıktan da sıkılır önünde sonunda.
Küçük dertler, büyüklerini nasıl kovalar peki?
O kadar çok örneği var ki büyükten küçüğe...
Mesela para kazanmak bir sıkıntıdır ama daha büyüğü para kazanamamaktır.
Öğrenciler her dem eğitimin zorluklarından, sınavlardan şikayet ederler ve lakin eğitimsizlik hayat boyu sıkıntıdır.
Hadi daha küçük şeylerden bahsedelim:
Ulaşım araçlarında yolculuk etmek sıkıntıdır, ama yürümek zorunda kaldığınızı düşünsenize.
Bir yerimizin ağrıması da sıkıntıdır. Fakat ağrılar hastalık sinyalidir ve bu sinyal, işler büyümeden tedaviye başlamamızı sağlar.
Bütün bunların üstüne "Derdimi seviyorum" diyen şairin o kadar da mazoşist olmadığını düşünüyor insan...



hamiş: yazar bunları sıkkın bir anında yazdı.

Perşembe, Nisan 16, 2009

Çarşamba, Nisan 15, 2009

"Maskeliler" ve Oyuncu Tavuk


Bugün RNG Sahnesinde Maskeliler isimli oyuna gittim. Bu sene Şehir Tiyatrolarında izlediğim en iyi oyundu. Hem bu üç oyuncuyla, hem sahnesiyle. Uzun süredir bu kadar içten bir selamlama da görmemiştim, tiyatroculara haksızlık etmiş olmayayım da. Birbirleriyle uyumlarını hissetmemek imkansızdı.
Bugün tiyatrocuların dizilerde oynamak zorunda kalmasına bir kez daha üzüldüm açıkçası.

Her ne uğruna yaşanırsa yaşanılsın ve ne için mücadele edilirse edilsin, sonu öldürülmeye çıkan bir yolda, birbirini seven ama birbirini o ölüme götüren üç kardeş.
maskelenen yüzlerin ardında, tek ortak payda bu kardeşliğin verdiği sevgi.
geriye kalansa bir şeylerin uğruna dökülen kanların, aslında birilerinin menfaatine hizmet ettiği gerçeği. Hangi taraf için olursa olsun.
"Maskeliler" bir Filistin hikayesi. Üstelik karşı taraftan, bir İsrailli'nin kalemiyle.


Oyun her ne kadar dram olsa da başlangıcında hepimizi güldüren bir şey oldu. Sahne dekorlarından biri de tavuklardı. Bildiğiniz canlı tavuk. Çünkü sahne bir tavuk kasap dükkanıydı. Oynun başlangıcından itibaren sol kafesteki tavuk bütün gücüyle gıdaklamaya başladı. Öyle ki yaklaşık 10 dk sürdü bu seramoni. Bir ara çatlayacak sandım.
Diğer yandan da "acaba oyuncular bu hayvanı sahneden nasl uzaklaştıracak" diye de düşünüyordum. Zira tavuk bastırmıştı seslerini.
Naim (Levent Üzümcü) dükkanı terketti. Büyük ihtimalle bu senaryo gereğiydi. Sonra Halit (Serdar Orçin) birden bire onun ardından çıktı. Yaklaşık 5 sn sonra içeri girip tavuğu kaptı ve sanki dışarda birine verircesine "al" dedi ve kapıyı kapattı. O anda bir gülüşme oldu. Çünkü bu sefer büyük ihtimalle senaryoda olmayan bir şekilde tavuk dışarı atılmıştı.

Cuma, Mart 20, 2009

"Dönüşüm" ya da Krize Üstünkörü Gönderme...

Önceki gün Şehir Tiyatrolarında Dönüşüm isimli oynu seyrettim. Bilindiği üzere bu oyun, Kafka'nın ünlü romanı "Die Verwandlung", yani Dönüşüm'ün tiyatroya uyarlanmış hali.

Oyna gitmek isteyenler için söyleyebileceğim şey şu ki:
Eğer Dönüşüm'ü okumadıysanız, gidin, izleyin. Bu şartla gidenlerin, en fazla "aah şu küresel kriz, insanların hali de aynen böyle" yorumundan öteye bir yorum yapabileceklerini sanmıyorum. Zira kitapla oyun arasında, bir iki detay (mesela Samsa'nın böcek olması gibi...eh artık o da olmazsa) dışında ilişki kurmak pek de mümkün değil.
O nasıl bir yıl sonu müsameresi repliğiydi öyle yahu. Defalarca tekrarlandı durdu:

Sen ne biçim adamsın Gregor!

Oyundan sonra iki üç arkadaşa kulak misafiri oldum. Biri diğerine şöyle söyledi:
- Eee, Dönüşüm'ü okumuş bahtsızlar olarak senin görüşünü merak ediyoruz. Ne de olsa kitabı okumamışsın!
şeklindeydi. Varın siz hayal edin durumun vehametini. Ayrıca o kadar oyun seyrettim, hiç böylesine çoşkunluktan uzak bir selamlama görmedim. "Bitse de dağılsak" edasıyla alkışlandılar.

Sonuç olarak salondan iki tip insan ayrıldı:
Dönüşüm'ü okuyup hayal kırıklığına uğrayanlar, okumayıp, zaten hiç bir şey anlamamış olanlar...

Hamiş: Aslında üzerinde uzunca yazılacak bir kitaptır Dönüşüm. Ama oynu baz alınca insanın hevesi kaçıyor. Okumayanların okumasını tavsiye ederim.

Pazar, Mart 15, 2009

Mermer Küplerden Plastik Şişelere


Efendim zaman zaman İstanbul'a ilk kez gelmiş veya arasıra ziyaret eden eşe, dosta, ahbaba boza ikram etmek ve yüzlerindeki o ekşimtrak ifadeyi seyretmek çok eğlenceli oluyor. Alışık olmayanlarda ekseriya ilk tepki : "O kadar methettiğiniz boza bu mu!" şeklindedir.
Bozanın tarihi oldukça eski zamanlara dayanmakta. Doğunun meşhur içeceklerinden biriyken, Osmanlılar vasıtasıyla Balkanlara ve oradan batıya yayılmış.
Değişik memleketlerde değişik hububatla yapılmakta. Türkler arasında darı ile yapılanı meşhur. Zaten kelimenin kökeni Farsça darı manasına gelen "buze" kelimesinden gelmekte.
Çağatay Türkçesinde boza, Arapça buza, Rumence bozan, Yeni Yunanca bozas, İngilizce bosa, Rusça Çekce buza, Fransızca bouza veya bosan, Almanca busa, İtalyanca-İspanyolca ve Portekizce buza olarak telaffuz edilmekte.
Bulgarca, Sırpça, Hırvatça, Macarca ve Arnavutça'ya Türkçe'den direkt olarak boza şeklinde girmiş.
Şimdilerde İstanbul'a ve dahi Vefa semtine has bir içecektir boza. En azından ben öyle biliyordum. Yani artık sadece İstanbul'da imal edildiğini... Ta ki bir iki sene evvel bir ahbabımız Bilecik bozası getirene kadar. Vefa bozasına vefasızlık gibi olmasın ama, oldukça güzeldi.
Osmanlı zamanında sevilerek içilen bir içecekti boza. Elbette bozanın alkollü olanı da vardı. Hatta meyhanelerin yasaklandığı dönemlerde bozacıların devreye girdiği görülürdü. Sarhoşluk verdiği için bu cinsin içilmesi caiz değildi. Dolayısıyla bu bozacılar da meyhanecilerle aynı cezaya çarptırılmışlardır. Hatta "Meyhanecinin şahidi bozacıdır" darb-ı meseli de buradan gelmektedir.
Evliya Çelebi içilmesi caiz olan tatlı bozayı zevkli zevkli anlatmaktadır. 17. asırda İstanbul'daki 300 boza dükkanında 1005 bozacı çalışmaktaydı.
Günümüzde tarçın ve leblebiyle içilmesi adet olmuş boza, o zamanlarda bakın nasıl içiliyormuş:
İçine Kuşadası pekmezi katıp, üzerine tarçın, karanfil, zencefil, hindistan cevizi serpilerek...
Çokça tüketilen bu boza için Evliya Çelebi şöyle söylemekte:
...On çömçe nûş etsen asla sekir vermez ve batın vecâ etmez... Hamileler içse batnında evladları ten-dürüst olup vaz-ı hamlden sonra nûş etse sütü çok olur...
(On kepçe içsen asla ağırlık vermez ve karında şişkinlik yapmaz... Hamileler içse karınlarında bebekleri kuvvetli, doğumdan sonra içseler sütleri bol olur)
Boza, ordunun da vazgeçemediği bir içecekti. Bilhassa kış aylarında orduya bozacılar alınır, cümle meşrubatçıların da yardımıyla yapılan bozalar askere dağıtılırdı. Zira bünyeyi hem tok hem de sıcak tutmaktaydı.
Aynı zamanda çabucak bozulduğundan serin yerde saklanması icap ediyordu. Bu da bozanın bir kış içeceği olmasına sebep olmuştu.
Benim küçüklüğümde de akşamları sokaktan gelen seslerden biriydi: "Vefaaaa bozaaaaa" nidaları. Ailece Vefa Bozacısına gider, birer bardak içer, bazen kocaman cam şişelerle evimize götürürdük. Zira boza, cam, mermer gibi koku ihtiva etmeyen kaplarda saklanır.
Şimdilerdeyse market raflarında yer alır oldu boza. Aslında güzel de oldu, herkes istediği vakit içebiliyor. Fakat şu plastik şişeler yok mu...

hamiş: Bu arada yemek fotoğrafları çekmeye başladım. Çok zevkli. Belki yakında yemek sitesi bile açarım. Kimbilir...

Cuma, Mart 13, 2009

İstanbul'daki İlk Trafik Kazası

fotograf alıntıdır.

Gün geçmiyor ki televizyonda kaza haberlerinden, İstanbul'un çetin trafiğinden bahseden haberler yayınlanmasın. (klişe haber cümlesi gibi oldu evet)
İstanbul'daki ilk trafik kazasıysa 1912 yılında Şişli'de vuku bulmuştu. İtalyan Elçiliğinin şoförü Arnavut bir vatandaşa vurup kaçmış ve daha sonra polisler tarafından Pangaltı'da yakalanmıştı. Yani sizin anlayacağınız, şoförün olay mahalinden kaçma teşebbüsü de ilk kazayla birlikte gerçekleşmiştir.
Haber günlerce gazete manşetlerinde yer almış, hastaneye kaldırılan talihsiz yaralı vefat etmişti. Olaylar büyümüş, suçlu, İtalya konsolosluğunun elemanı olunca, işin içine İtalyanlar da girmiş ve nihayet merhum Arnavut'un ailesine verilen tazminat ve şoförün cezalandırılmasıyla ortalık yatışmıştı.

hamiş:
1. Elbette o zamana göre büyük bir haberdi bu. Şimdilerde üçüncü sayfa haberi bile olmuyor. Bir ölü...
2. Türk polisi de sıkı çalışmış diyeceğim de, o zamanda kaç araba vardı kimbilir. Aynı eşkalde kaç araç olabilir ki.
3. Trafik kazasından ölüme sebebiyet verme suçu kanunlarda yer alıyor muydu acaba? Cezayı veren de İtalyan Konsolosluğu zaten. Zira ortalık sakinleşecek gibi değilmiş. Ah şu imtiyazlar...

Pazartesi, Mart 09, 2009

Ürkme Ey Ruh!

Yeşillikler arasından durağa atladığında tramvay gelmek üzereydi.
Eyvah, dedim, ezilecek!
Minicik sevimli mi sevimli bir kediydi. İnsanlara alışkın olmadığı ürkek gözlerinden okunuyordu.
O esnada tramvay da durağa yanaştı.
Daha fazla ürküp tramvayın kenarından atlamasın diye bir iki el kol hareketiyle diğer tarafa yönlendirmeye çalıştım kediciği. Ancak ne var ki tam da aksi istikamete doğru kaçıp aşağı atladı.
O dar aralıktan nereye gittiğini göremiyordum.
Vatman'a haber edip bir müddet beklemesini istedik, ancak kediyi çıkaramadık bir türlü.
Tramvay hareket ettiğinde "nolur raylardan uzakta duruyor olsun" dedim içimden. Tramvay gittiğindeyse cesaret edip bakamadım..
Karşı duraktakilere de bakamıyordum, çünkü onların yüz ifadesinden durumu az çok anlayabilecektim.
Fakat görmemek yeterli değildi ki:
"aaa yazık kediye, ezilmiş!"

..


Biz bunu en çok sevdiklerimize yaparız. Tehlikede olduklarını hissettiğimizde üstlerine gider ürkütürüz onları ve nedense sığındıkları yer de kimi zaman o tehlikeli tramvay olur.
Daha da ilginci, bazan ruhumuz öyle hallere bürünür ki mantığımız bunu farkedip ona doğruyu telkin ettiğinde, sığındığı yer, asıl uzak durması gerekendir.
Bu, kimi zaman o kedininki gibi bilinçsiz bir korunma içgüdüsüyle; kimi zamansa bile bile elini taşın altına koymaktır.
Oyuncuların farklı olduğu bir dünyada benzer oyunları oynuyoruz da "ben bu sahneyi daha önce görmüştüm, oynanmıştı" demiyoruz inatla.
Şimdi bir kaç kişi var ürkütmek istediğim, ama biliyorum nere kaçacaklarını..

Burda aklıma bir beyit geldi. Ama manidar bir yerden. Bir mezartaşı kitabesinden:

bakmayan çeşm-i basiretle taşıma
bilmez ol halim ta gelmeyince başına

Çarşamba, Şubat 18, 2009

Osmanlıca Blog Dersleri II

Tam iki sene önce "Osmanlıca Dersler" vaadinde bulunup ikinci bölümü bile yazmamış olmanın mahcubeyetiyle... :)

Osmanlıca kelimeler Arapça'da olduğu gibi harekelerle okunur. Fakat elbette herhangi bir Osmanlıca metne bu harekeler konulmaz. Dolayısıyla Osmanlıca bir yazıyı gören kişinin ilk tepkisi: "bu hangi dil" veya "bunu okumak zordur" yorumu olur. Oysa Türkçeyi ve Arap alfabesini bilen herkes Osmanlıcayı rahatlıkla okuyabilir.
Harekelerin dışında da ünlü sesi veren bazı harfler vardır. Bunlar "harf-i med" olarak da bilinen elif, vav ve ye harfleridir.
Elif harfi kelimede bulunduğu yere göre e veya a sesi verir.
Eğer kelimenin önündeyse ve üzerinde med işareti yoksa "e" sesi verir. Med işareti varsa "a" sesi verir.
Misal:

ال
---> el
آل
---> al

Eğer kelimenin ortasında veya sonundaysa "a" sesi verir.
misal:

بابا
---> baba
آنا
---> ana
آرا
---> ara

Ye harfi, kelimede bulunduğu yere göre "ı, i" sesi verir.
misal:

بيتمك ---> bitmek
کيشی ---> kişi
قيريق ---> kırık

İstisna:
Ye'nin "i" sesi vermesiyle ilgili bir istisna var. Bu da Arapça kelimelerde karşımıza çıkmakta. Yani bir arapça kaidesi. Bazı Arapça kelimelerin sonunda ye harfi "â" olarak okunur. Buna "elif-i maksûre" denir. Bu gibi kelimeler de okundukça kolaylıkla farkedilir. Zaten Türkçemizde yer almışlardır.
misal:

مصطفی ---> Mustafa
عيسی ---> İsa
فتوی ---> fetva
معنی ---> ma'nâ

Vav harfi, kelimede bulunduğu yere göre "u, ü, o, ö" sesi verir.
misal:

دوزکون ---> düzgün
قولاق ---> kulak
يول ---> yol
کوز ---> göz


Pazar, Şubat 15, 2009

bimarhane

Dil derdini gamunla dil-efgâr olan bilür
Bîmâr hâlini yine bîmâr olan bilür
Bâkî

Gönül derdini gamınla gönlü yaralı olan bilir.
Hasta halini yine hasta olan bilir.

Günümüzde yaygın ve fakat yanlış olan bir bilginin doğrusunu bildirmek isterim ki:
Bimarhane yalnızca akıl hastalarının tedavi edildiği yerler değildir. Tarihte inşa edilmiş bir çok bimarhanenin vakfiyelerine baktığımızda buraların tam teşekküllü birer hastane olduğunu görmekteyiz. Hastaneye bir çok isimler verilmiştir. Bunlardan biri de bimarhane'dir. Fakat ne yazık ki özellikle 19. yy.dan sonra buralar akıl hastalarının tedavi edildiği yerler haline dönüştüğünden, halk arasında bu inanç yaygınlaşmıştır.
Hastahane ismiyse ilk olarak Vakıf Gureba Hastanesiyle kullanılmaya başlanmıştır.

Salı, Ocak 20, 2009

İsm-i Yûnus

Kur'ân-ı Kerim'de ismi geçen peygamberlerden biridir Yunus (a.s.). İsrailoğullarından, Bünyamin soyuna mensup Mettâ'nın oğludur. Ninova halkını ve Asur kralını irşâd ile vazifelendirilmiş ince kalpli ve güzel sesli bir peygamberdir.
Meşhur hikaye üzre denize atılıp büyük bir balık tarafından yutulmuş ve orada:
"Lailahe illa ente sübhaneke inni küntü minezzalimin" duasını etmiştir.
(Allahım! Senden başka ilah, ibadet edecek nesne yok. Seni tesbih ve takdis noksanlıklardan tenzih ederim. Muhakkak ki ben, zalimlerden, haddini aşanlardan oldum!)
Böyle dua etmiştir Yunus (a.s.). Zira gemiye Cenab-ı Allah'ın izni ve işareti olmadan binmiş ve nitekim fırtına çıktığında, o zamanların inanışına göre sahibinden izinsiz gemiye köle binmesi uğursuzluk sayıldığından, o kölenin kim olduğu araştırılmış ve Yunus (a.s.) "Efendisinden izinsiz ayrılan köle benim" diyerek denize atılmasını istemişti.
Bu hadise Kur'an-ı Kerim'de çeşitle yerlerde geçmektedir.
Yine Kur'an'da geçen lakaplarından biri Zinnûn, yani balık sahibidir. Ayrıca yine aynı manaya gelen Sahib-i Nûn, Sahib-i Hûd da Yunus (a.s.)'ın lakaplarındandır.
İbranice'de Yonah'tır ve Tevrat'ta balığın yuttuğu peygamber olarak bir bölüm halinde kıssası anlatılmaktadır.
İngilizce Jonah (uğursuzluk getiren adam); Latince ve Fransızca Jonas isimleri buradan gelmektedir.
Bundan başka, balık ismi olarak da yunus kelimesi muhtelif dillerde şu şekildedir:

İngilizce: dolphin
Almanca: delphin
İspanyolca: delfin
İtalyanca: delfino
Portekizce: delfim
Fransızca: dauphin
Yunanca: δελφίνι
Bulgarca: делфин
Arapça: يونس
Farsça: دلفين
Kürtçe: delfîn
Rusça: дельфин
Çince: 海豚
Japonca: いるか
Korece:
돌고래


Salı, Ocak 13, 2009

erbab-ı muhabbet

Yerin od itmedik kim vardır erbâb-ı mahabbette

Semenderler gibi uşşak da sükkân-ı âteştir

Şeyhülislam Yahya Efendi


Yani:
Muhabbet sahiplerinden, muhabbet ehlinden bir yerde durup da orayı ateş içinde bırakmayan var mıdır
Aşıklar da semenderler gibi ateşte ikamet edereler.

Cuma, Aralık 19, 2008

Taksim Maksemi


Taksim Meydanının İstiklal girişinde hemen sağda eski bir bina vardır. Bilenler bilir, burası, zamanında o bölgeye su dağıtımının sağlandığı Taksim Maksemi'dir.
Üzerinde çok güzel iki tane de kuşevi bulunmaktadır.
Uzun süredir herhangi bir işlevi olmayan maksem Taksim Cumhuriyet Sanat Galerisi'ne dönüştürülmüş.
Belediyenin yaptığı bu yeni hizmetin hemen akabinde Sine-i Millet adı altında Tanzimat'tan Cumhuriyet'e Seçim'i konu alan bir de sergi düzenleniyor.
20 Aralık-30 Ocak tarihleri arasında görülebilir.
Müzenin ziyaret saatleri de oldukça iyi:
10:00-22:00 saatleri arası.

Pazar, Kasım 09, 2008

bir melek gördüm sanki..

"Fotoğrafçı olunmaz, fotoğrafçı doğulur.." diye bir cümle kurarsak, sanırım teknik anlamda yanlış bir ifade kullanmış oluruz. Nitekim fotoğrafçılık pek çok teknikleri ve disipliniyle belli bir formasyonu muciptir ki "bas çek" yorumunun çokça kurbanı olmuştur.
Fakat sayın sevgili Züleyha Sarı nam-ı diğer Hepatit Ze, mini biyografisinde de bahsi geçtiği üzere (bkz. zuleyhasari.com ), tabir-i caizse fotoğrafçı doğmuş diyebiliriz.
Mum dibine ışık vermezmiş ama, teknolojinin geliştiği bir çağda bunun sorun olmadığının en güzel ispatıdır kendisi.
Genç fotoğrafçının ilk sergisinin çok güzel de bir ismi var:
"iyi bir fotoğraf omzun üstünden meleği göstermelidir.."


7 Kasım'da açılan sergiyi gezdiğimde ben o meleği gördüğümü söyleyebilirim.. Siz de görmek isterseniz İstiklal caddesinde Odakule'nin hemen yanında bulunan BSF AKademi'ye uğrayın.
Sergi 15 Kasım'a kadar devam edecek. Acele etmenizde fayda var derim.
Vesileyle kendisini bir kez daha tebrik ediyorum.
Çok çok daha büyük organizasyonlarda kuru pastalarını yemek dileğiyle..

hamiş: sitesi de pek şık olmuş.. :)

Sergiden kareler:

Cuma, Ekim 17, 2008

İstanbul'un Semtleri- Samatya

Daha önce İstanbul'un semt isimlerinin nereden geldiğini anlatan kısa yazılar yazacağımı belirtmiştim.
Bu ön hatırlatmadan sonra gelelim Samatya ismine:

Samatya'nın Bizans zamanındaki ismi Psamathia idi. Psamathia, kum veya kumsal demektir. Sahile yığılan kumlardan dolayı bu ismi almıştı. Hatta Kumkapı da dendiği oluyordu.
İsim zamanla Samatya halini almıştır.
Burası aynı zamanda İstanbul'un kapılarından biriydi.
Şehrin en eski yerleşim yerlerinden biri olarak gezilmeye değer olduğunu düşünüyorum.
Bilhassa fotoğrafçılar iyi bilirler...

Cumartesi, Eylül 13, 2008

Şem'ine pervâne olur şeş cihât*

aşk odu ile gönlü herc ü merc olan ateş-didelere..


Terci-i Bend

Ey ruh-ı pâkinde iyan nûr-i zât

Sînesi âyîney-i vech-i sıfât


Pertevi hüsnünde nümâyan temâm

Sırr-ı Hudâ mâ hasal-ı kâinat


Sen urıcak vakt-i semâ' içre çerh

Şem'ine pervâne olur şeş cihât

Şevk ile can tazelenir ben desem
Nutk-ı safâ-bahşına rûh'ul-hayât


Pertev-i envârı cemâlin senin

Aşk ile verdi dü cihâna sebat

Doldu tecellî-i Hüdâ'dan sivâ

Şems-i muhabbet edicek iltifât

Yandı o âteşle dil ü canımız

İtti cemâlin velî keşf-i simât

Âh mine'l ışkı ve hâlâtihî

Ahraka kalbî bi harârâtihî


Görmeği istersen eğer mahşeri

Çerhte seyreyle o meh-peykeri


Aşk ile galtîde olup mihr-veş
Salmada âlemlere nûr u feri


Şeyh Gâlib


Şerh-i Mihman

Ey sevgili. Senin ruhun öylesine temiz ve paktır ki Mevla’nın zat nuru sende aşikar olur ve Ey sevgili, senin sinen öyle parlak bir aynadır ki yaradanın bütün sıfatları oradan görülür.
Güzelliğinin ışığında Hüdâ’nın sırrı, kâinatın bütün hasletleri apaçık mevcuttur.
Sen, ne vakit ki semâya durursun, altı cihet de senin ışığına (mumuna) pervane olur.
O neşe bahşeden sözüne, hayatımın ruhu desem, cânım arzu ile tazelenir.
Güzel yüzünün ışığı, cemalinin nuru, aşk ile iki cihanı sebat etmiştir ve iki cihan varlığını o ışığın aşkıyla devam ettirmektedir.
Muhabbetin güneşi doğunca, Hüdâ’dan gayrı ne var ise, o ışığın iltifatıyla aydınlanır.
O öyle bir güneşti ki ateşiyle cânım yandı, kalbim yandı. Sonra ol sevgiliden gayrı ben kalmayınca, ondaki güzelliğin bütün alametleri aralandı, keşfeyledim ol cemali. Zira cismaniyat yok olunca, kalktı aradaki bütün hal perdeleri.
Ah aşk! Ah aşkın hallerinden. Hararetiyle yaktı kalbimi.
Eğer ki mahşer yerini görmeyi murat edersen, ol ay yüzlünün semaını seyret.
O ki ay gibi dönerek aşkıle, alemlere nurunu ve ışığını salmakta..

(*) altı cihet de senin mumuna pervane olur.

Çarşamba, Eylül 10, 2008

Safranlı Aşım Tasasız Başım


Şehr-i Ramazan gelir de yemekten konu açılmaz mı..
Osmanlı geleneğinde Yeniçeriye her üç ayda bir ulufe dağıtılırken pilav ve zerde verilmesi adettendi. Matbah-ı Amire yani saray mutfağının aşçı yamakları meydana her bölüğün yemeğini dizer, ismi çağırılan bölük büyük bir coşku ve heyecanla aşlarını kapışırlardı. Bu aslında bir nevi padişaha teşekkür için yapılan mutad nümayişlerdendi.
Ayrıca zerde, şenlik günlerinin, bayram meclislerinin vazgeçilmez tatlılarındandı.
Pirinç, gülsuyu ve safrandan yapılan bu tatlıyla ilgili asırlar önce keşfedilmiş bir özellik vardı: Safranın mutluluk verici, rahatlatıcı etkisi.
Bugün bile yapılan araştırmalara göre safran beyinde serotonin düzeyini etkilemekte ve depresyon tedavisinde kullanılmakta.
Böylece geçmişte, kalabalık ve dolayısıyla hır gür çıkma ihtimalinin yüksek olduğu günlerde, insanlara zerde ikram ederek küçük ve hoş bir önlem alınıyordu.

hamiş 1: Zerdeyi severim. Hoş ve hafif bir tatlıdır. Tarifini vermek isterdim. Ama inanın ki nasıl yapıldığını bilmiyorum. Aramaya inandığınızı düşünerekten gugıl amcaya selamlarımı iletiyorum.
hamiş 2: Minyatür III. Ahmet'in şehzadelerinin 15 gün süren sünnet şenliklerini konu alan Surname-i Vehbi'den. Şair Vehbi tarafından yazılıp, ünlü nakkaş Levni'nin mahir elleriyle minyatürleri yapılmış.
Görüldüğü üzere şenliklerde Yeniçeriye pilav ikramı ve onların bunu coşkuyla kapışları tasvir edilmekte.
hamiş 3: Yoğun sarı bir rengi olan safran, çok pahalı bir baharat. Osmanlı'da bolca tüketilmekteymiş. Gürcü mutfağında da yemeklere renk katmak için kullanılır. Hatta yine düğün yemeklerinden birine katılıyor diye hatırlıyorum. Gürcü evlerinin bahçesinde muhakkak safran çiçeği dikilidir. Mevsimi gelince kurutulup toz haline getirilir. Gürcülerin yoğunlukta olduğu bölgelerdeki hırsızlar eve giriyorlarsa akıllarına şaşarım doğrusu.. :)

Cuma, Eylül 05, 2008

Semazenler ya da Müteharrik* Ölüler





*hareket eden

Efendim acep çok mu ağır bir başlık attım diye düşünmekle birlikte kendimi bundan alamadığımı da eklemek isterim.
Galata Mevlevihanesi İstanbul'un en kadim mevlevihanesi olmasının yanı sıra Haleti Efendi, Şeyh Galib gibi pek çok güzide Mevlevî'nin gelip geçtiği ve defnedildiği bir mekandır.
Burada müze hizmetinin yanı sıra, her ayın ilk ve son cumartesi Sema ayini de yapılmakta.
Bilgi edinmek isteyenler şuraya bakabilirler.
Ayrıca yine burada dernekleşip faaliyetlerini sürdüren MEKDER bünyesinde sema gösterileri düzenlenmekte imiş.
Muammer Karaca Sahnesinde vuku bulan bu gösterilerin bir tanesine katılmak bize de nasip oldu.
Ve lakin "gitmez olaydım, görmez olaydım" intibaıyla çıktık salondan.
Ruhsuz, meraklılarınca malum riteüllerinden uzak, hatta bir miktar şaşkınlığı muhtevi ve ol sebeple komik bir "gösteri" idi.
Ayin demek isterdim elbet. Mamafih "marifet iltifata tabidir." hükmünce pek mültefit olamayacağım..
Salondaki teşrifatçıların çoğu turistti ve bu ayin havasından uzak gösteri karşısında patırdayan flaşların cezbesiyle ben de birkaç fotoğraf çektim.
Siz siz olun, bu yazılanları kulağınıza küpe edinin..
Ama çok istiyorsanız bilet fiyatları 30 ytl. Öğrenci indirimi yok mu diye sorarsanız, öğrenci kimliği istenmeksizin 20 ytl'ye girebiliyorsunuz. Yani tam bir ticaret mevzubahis.

Meraklısına (!)...

Magic Of The Evening - Ömer Faruk Tekbilek

Hamiş: Fotoğraflara bakıp aldanmayın sakın. Sema, giyim ve hareket şekli itibariyle estetik bir varoluşa sahip. Arkaplan da siyah olunca, nasıl çekerseniz çekin mistik bir etki oluşabiliyor. :)

Perşembe, Ağustos 28, 2008

Altın Eller Geleneksel Türk El Sanatları ve Yerel Tatlar Festivali


Pazar günü gezimizin finali Taksim Meydanı'ydı. Gezi Parkı'nda bir festival olduğunu öğrendik ve gezmeye karar verdik. Kültür Bakanlığı tarafından 6.sı düzenlenen bu etkinlikte bir çok şehrimizin yerel tatları ve el sanatları sergilenmekte ve hatta bizzat orada yapılmaktaydı.
Gözlemeler, börekler, tatlılar, kurutulmuş yiyecekler.
Diğer taraftan baston, tesbih, çeyizlik eşya, tezhip, hat, ebru, minyatür, kaatı, çini, halı, kilim.. Aklınıza gelecek ve gelmeyecek pek çok güzellik.
Ayrıca fotoğraf sanatçısı Erdal Yazıcı'ya ait de bir stand vardı. Burada göremeyenler en azından sitesinden fotoğraflarına bakabilir.
Tarhana almak için uğradığımız stanttaki amcanın sözü çok hoşuma gitti doğrusu:
"Kola içmeyin, tarhana için.."
Oldukça güzel ve iddiasında haklı bir söz. Tarhanayı kışın bolca tüketmek gerekiyor. Açıkçası benim için de üç dört senelik bir keşif.
Orada bize, etkinliğin Ramazan sonuna kadar devam edeceklerini söylediler, fakat sanırım yanlış anlaşılma oldu. Maalesef 20-29 Ağustos tarihleri arasındaymış. Eh ben de biraz geç haber vermiş oldum sanırım. Zira görülmesi, gezilmesi gereken bir festivaldi.
Artık gözümüz açık olur, önümüzdeki seneye ölmez de sağ kalırsak önceden haber veririz.
Festival ayrıntıları için buraya bakabilirsiniz.

Pazartesi, Ağustos 25, 2008

Bir İstanbul Pazar Gezisi

Rize'den gelen sevgili dostum Kaknüs ve İstanbul'un yeni yerlisi Ahfa hanımlar ile oldukça keyifli bir Pazar günü geçirdik. Selime'nin güzel yeğeni Nihan'ı da unutmuyorum elbette. :)
Gün içinde gördüğümüz, yaşadığımız şeyleri ana hatlarıyla paylaşacağım. Bbir kısmını ayrı yazılar halinde ayrıntılamak istiyorum.
Öncelikle Boğaz turuna çıkacaktık, fakat sonra fikrimizi değiştirdik.
Plan yapmak için Yenicami'nin hemen yanındaki Saray Muhallebicisi'ne gittik.
Eminönü'nde hem yiyip içebileceğiniz hem de oturup sohbet e debileceğiniz güzel ve temiz bir mekan burası. Genellikle göz önünde olduğu halde gözden kaçan bir yer olduğunu da eklemeden edemeyeceğim.
Haftaiçleri var mı bilmiyorum ama, haftasonları açık büfesi de var. (fiyatı 9 ytl)
Buranın su muhallebisi meşhurdur, ama biz aşuresini de tavsiye ediyoruz.
Fakat servislerinden pek memnun kalmadık. Bunu çıkmadan belirttik, umarım ki bir faydası olmuştur. :)
Ne zaman Eminönü'nden Beyoğlu'na gidecek olsam, önce Galata köprüsünden yüreyerek geçip, Karaköy tünelden tramvayı kullanmak hoşuma gitmiştir. Adeta bir zaman tünelinden geçiyormuşum havası verir bu bana. Biz de öyle yaptık.
Durağımız Galata Mevlevihanesi idi.
Tarihi yerleri gezmeye sevenlere burayı görmelerini tavsiye ediyorum. Fakat biz o gün gezemedik. Zira tam gittiğimizde Muammer Karaca tiyatrosunda başlamak üzere olan bir Sema gösterisi vardı. İstikametizi o yöne çevirdik. Bunu ayrı bir yazıyla anlatmak istiyorum.
Gösteriden sonra bir şeyler içmek için Özsüt'e gittik. Bu konuyu özellikle açtım. Belki birileri görür de bilgi verir diye.
Efendim mevzu şu:
Özsüt'ün çok güzel mamülleri bulunmakta. Ancak ne var ki hepimizin bildiği üzere çoğu büyük pastane pastalarına içki katmakta.
Daha önce Fatih Özsüt'teki yetkililere içki kullanıp kullanmadıklarını soruduğumda: "Sadece burada kullanılmıyor." cevabını verdiler. Demek ki diğerlerinde var.
Ancak Sultanahmet Özsüt'te sordum: "Burada da kullanmıyoruz." dediler.
En son bir kaç ay evvel söylediklerine göreyse, Özsüt hiç bir mamülünde içki kullanmama kararı almış. E o zaman önceden hepsinde var mıydı?
Şimdi biz neye inanmalıyız. Bize kim doğrusunu anlatacak.
İçki içenlere ya da orada içki kullanılmasına karşı değiliz. Lakin takdir edilmeli ki içki içmeyen insanlar olarak da bu pastaları yiyemeyiz.
Hasılı her zaman olduğu gibi sıkça gittiğimiz bir yer olmasına rağmen Özsüt'te pasta dışında şeyler yemeyi tercih ettik.
Bilen biri varsa açıklasın.
Ya da burdan Özsüt yetkililerine sesleniyorum: Nedir bu işin aslı?
Devam edelim..
Taksim Meydanı'na geldiğimizde güzel bir sergiyle karşılaştık. Bu sergiyi de bilahare kısa bir yazıyla anlatmak istiyorum.
Sevgili dostlarıma bu güzel gün için teşekkürler ediyorum..

Cuma, Ağustos 22, 2008

Mahmure neden Cumba'da otururdu?

-Türk evleri neden cumbalı olurdu?-

Bu şehr-i İstanbul ki

Eskiden şehirler surlarla çevrili olduğundan evlerin imarı için kısıtlı bir alan bulunmaktaydı ve sokakların belli bir genişliğinin olması gerekirdi.
Ayrıca yine eskiden yollar, bir at arabasının veya yayanın yüreyeceği şekilde yapıldığı için, bugün bile buralarda sokakların darlığından şikayet eder dururuz. Kadim şehirlerin ortak sorunu..
Bu bilgilerden hareketle İstanbul'un "suriçi" olarak nitelendirilen Fatih ve Eminönü semtlerinde neden cumbalı evlerin tercih edildiğini anlıyoruz olsagerek.
Kısıtlı olan bir alanda zemin katı daha dar olan evlerin ikinci katları cumba, çıkma ve köşklük denilen çıkıntılar sayesinde genişletilirdi. Böylelikle hem odalar büyür, hem de sokak için gerekli alan işgal edilmezdi. Yine bu çıkıntılar sayesinde nemli olan zemin ve temel, yağmur kar gibi etkenlerden korunuyordu. Her kat, bir alt kat duvalarının muhafızıydı.
Cumba sayesinde, pek çok pencereleri olan üst katlar, içeri giren aşırı güneşten de korunuyordu.
Yine cumbalardan ötürü evlerin üst kısmı birbirine iyice yaklaştığından sıcak ve soğuk muhafazası da artmaktaydı. Bazan karşılıklı iki evin cumbaları birbirine o kadar yakın olurdu ki iki komşu birbirlerinin ellerini rahatça tutabilirlerdi. Eskiden komşu ilişkilerinin neden o kadar sıkı fıkı olduğuna şaşmamak gerek aslında.
Bir diğer husus ise, cumbaların bugünki balkon vazifesini görmesiydi. Fakat ev mahrem olduğundan buna örtülmüş balkon diyebiliriz. Ben dışarıyı göreyim, ama dışardakiler beni görmesin..
Ev sakinleri, rutubetli olan alt katta oturmak yerine, üst katı tercih etmekteydi.
Bizim Mahmure, sokağı ve yan komşuyu daha iyi görebildiği, ışığın en güzel olduğu cumbada değil de koskoca sofanın orta yerinde oturacak değildi ya.
Hem belki sokaktan hoş bir beyzade geçer ve eliyle işlediği oyalı mendilini usulca sokağa atabilirdi..

Hamiş: Müslim ve gayr-ı müslim evleri bu balkon veya cumbadan tefrik edilebilirdi. Çünkü gayrımüslimler genellikle balkonu tercih etmiştir. Müslüman evlerinde balkon tercihi, 19. yüzyılın sonu 20. yy.ın başlarındadır.

Perşembe, Temmuz 24, 2008

talih


açılır bahtımız bir gün hep battıkça batmaz ya
sebepler halk eder Halik kerem babın kapatmaz ya
E. İ. H.

Salı, Haziran 10, 2008

Küllerinden doğmak yeniden

Doğduğu andan itibaren biriktirmeye başlıyor insan unuttuklarını. Unuttuklarını diyorum, zira aslında insanın kendi, bütün ilimlerin, ilimlerin içinde bulunduğu alemlerin ta kendisidir.
"Hafıza-yı beşer nisyan ile maluldür" demiş eskiler. Hatırladıkça tekrar unuttuklarımız var. Bir de bir türlü hatırlayamadıklarımız. Hatta bir türlü unutamadıklarımız.
Bunlara araç olacak pek çok faktör var psikososyal tanımlamalarla: Aile, çevre, kalıtım, eğitim..
Kimisi bilinaltı-bilinçüstü-bilinç diyor.
Sosyoekonomik çıkarımlar yapmak da mümkün..
Her halukarda kendi denklemlerimizi kuruyoruz ve yaşadıklarımız, yaşayacaklarımıza etki ediyor. Hatta bazan yaşa/ya/madıklarımız da.. Sağdan soldan, ordan burdan, içerden dışardan, kendimizi kuşatıyoruz. Nefes alamadığımız demler oluyor, kendimiz alemler kadarken.
Öyle anlar geliyor ki yaşanmışlıkların ağırlıkları taptaze hatalara sebep oluyor. Derken başka hatalara.. Korkularımızı hep yanlış limanlara demirliyoruz..
Yetmiyormuş gibi üstüne bir yük daha ekleyip ırgatlığını yapıyoruz mazinin.
..
Çok eski zamanların birinde Kaknüs isimli bir kuş yaşardı. Upuzun gagasından giren rüzgar 360 tane delikten değişik seslerle çıkar ve etrafa hoş nameler yayardı. Bu nameleri duyan kuşlar, mest olup Kaknüs'ün yanına uçarlardı. Kaknüs ise bu cazibeye koşan kuşları yiyerek sürdürürdü hayatını. Tam bir yılı böyle geçerdi. Sonra etraftan çalı çırpı toplar, üstüne kurulur ve en güzel şarkısının vecdiyle çırptığı kanatları otları tutuştururdu. Alevler içinde kalan Kaknüs küle döndüğünde, o küllerden bir yumurta çıkardı ortaya ve o yumurtadan bir yavru. Böylece kendi küllerinden her sene yeniden doğardı Kaknüs.
..
Bazan bütün o mazinin ağırlıklarını sıyırıp omuzlarımızdan, hatalarımızı, pişmanlıklarımızı, korkularımızı yakıp, kendi küllerimizden doğabilmemiz gerekir.
Belki biraz acır. Ama acı, hastalığa en güzel tepkisidir vücudun..

Perşembe, Haziran 05, 2008

Gökten Bir Sitare Kaydı..

Pek çoğumuz "Türkiyem" türküsünü biliriz.
Baş koymuşum Türkiyemin yoluna..
diye başlar. Fakat güftekarının Dilaver Cebeci olduğunu çok da bilen olmaz.
Dilaver Cebeci'yi Sitare isimli şiiriyle tanıdım önce. Türkiyem şiirinin ona ait olduğunu daha sonra öğrenmiştim.
Bugün aklıma nerden estiyse yeniden okuyayım dedim:
..
Gözlerine baktığım zaman Sitare
Bütün çöllere ay doğuyor
Yoldaş ediyorum kendime İmrül Kays’ı Antere’yi A’şa’yı
En kuytu vahaları dolaşıyorum
Hangi vahaya gitsem çadırlar sökülmüş Sitare
Çadırla su arasında bir cılga var
O cılgada narin ayak izlerin var
Durgun suya düşüp kalmış gözlerin var

...

Sonra birden şiirle ilgili bir yorum takılıverdi gözüme: "Kalbin nur, mekanın cennet olsun."
Senelerdir hastaydı Cebeci. Google amca imdada yetişti. Bir gazeteden öğrendim haberi: "..'Türkiyem'in şairi Dilaver Cebeci vefat etti .." 28 Mayıs 2008.
1 hafta önce.

Ve şair diyor ki şiirinin bir yerinde:
Güçlü ol ey kalbim güçlü ol
daha yapacak işimiz var.

Umarım yetmiştir kalbi yapacaklarına. Mekanı cennet olsun.

Cumartesi, Nisan 05, 2008

severim yaradılanı yaradandan ötürü...

Girizgah cümlesinden sonra..

Sevgili Bahar, biliyorum çok geç oldu. Ama inan aklımın bir köşesindeydi..

severim... son iki senedir bu sevilenlerin başına yeğenimle geçirdiğim her türlü zaman ve faaliyet, hatta sadece hatırlama bile dahil olmuş durumda. Mevlam olmayanlara da nasip etsin.

severim... eski kitapları. onların tozunu (alerjim olmasına rağmen), küfünü. üzerine nakşedilmiş yazıları, notları. beni bir kütüphane bahçesine gömün diye vasiyet ederdim de pek mümkün olacağını sanmıyorum.

severim... fotoğraf çekmeyi...

Salı, Nisan 01, 2008

ya fotograf/çı/lar olmasaydı

fotograf alıntıdır.

Bugünlerde 1860'lara ait bazı mektupları çeviriyorum.
Evinden çok uzak bir ilde (o zamanın şartlarıyla uzak) görev yapan bir memurla hanımı arasındaki yazışmalar. Kadın hep sitemkar, adam hep sabırlı. İskender Pala'nın çok hoşuma giden bir sözü vardır: "İnsanlar değil, kıyafetler değişir." Sorunlar aynı. Tepkiler aynı.. Yani ki insana dair herşey aynı.
Dikkatimi çeken, içimi burkan bir şey okudum bu yazılarda. Hanımı mektupla birlikte küçük oğulları Ali Sedad'ın tasvirini gönderiyor. Memur buna o kadar çok sevinmiş ki "..gah cebimde taşıyor, gah öpüp karşımda tutuyorum..." diye cevap yazmış.
Fotoğraf denen nesnenin henüz adı sanı bilinmez. 15 günde 1 ayda bir gelen mektuplar tek haberleşme aracı.
Gurbet çeken için mektup bile büyük nimettir elbet.
Fakat galiba biz bu kadar kitle iletişim araçları içinde bile birbirimizi arayıp sormaz olduk. Buna mukabil telefonumuz şebeke dışı kalsa sinirleniyoruz.
Ne diyordum, iyi ki icat edildi fotoğraf.

Bir de bugün arkadaşım bir şiir gönderdi. Özellikle son mısraı çok hoşuma gitti. Şöyle ki:

Foto Ali

bir vesikalık kestim aynanın içinden
pazar ola ey çünkü ben
yana yatmayan saçları gibi bir insanın
hep şuna inandım,
geciken bir mektup, düşünün sevgilinizden
işte o mektup benim, siz karşımda gülerken
üzüntümdür yüzünüzde patlayan
foto ali ben
falso alırken her şey hayatın karşısında
çoğaltırım sizi hiç üşenmeden.

İbrahim Tenekeci

İyi ki var fotoğrafçılar.

Pazartesi, Mart 10, 2008

Zarafet ve Merhamet Abideleri SERÇE SARAYLAR*


Kuşları sadece, “İstanbul’da yaşayan bir hayvan cinsi” olarak tanımlamak, hem bu şehri güzel yapan unsurlardan birinin zayıf tarifi, hem de onlara yüklenen pek çok anlamın da eksik bırakılması demek olur. Hangimiz Yenicami denilince güvercinlerin olmadığı bir manzarayı veya vapur denilince martıları düşünmeden edebilir ki. İçimizden birilerinin balkonuna, pencere kıyısına yuva yapmış kumrular vardır muhakkak.

Kuşlara duyduğumuz bu ilgi ve sevgi çok eski zamanlardan başlamaktadır. Oğuz destanlarına göre her boyun bir kuş sembolü vardı. Boyların bu hayvanlardan türediğine inanılır ve kutsal sayılan bu kuşlar yenmezdi. Her birinin tasvirinden yapılmış armalara ise Ongun ismi verilmekteydi.[1] Türk destan ve masallarının pek çoğunda kuş şekline bürünmek “kuş donuna girmek” olarak tabir edilmiştir. Şaman inancına göre iyilik yapan insanlar kuşlaşır ve uçabilirlerdi. Bu yüzden Türkler’e ait mitolojik resimlerde Şamanlar kuş şeklinde veya kuş maskesiyle tasvir edilmektedir. Yani uçmak, ancak ulvi ve erdemli davranışlar neticesinde elde edilebilen bir şeydi ve kuşlar uçabilen canlılardı.

Hümâ, Simurg, Anka gibi efsanevî kuşlar da edebiyatımızda yer almış ve günümüze kadar akseden bu inançlar tabirlere konu olmuş, talihli bir olayla karşılaşanın başına devlet kuşu konmuştur.

Türklerin kuşlara olan bu yakın ilgisi ve onlara atfedilen kutsiyet İslam’la devam etmiştir. Sevr mağarasında Peygamberimiz ve sâdık arkadaşının bulunmalarına mani olan hayvanlardan biri güvercindir. Onun akrabası kumru, her nefeste “Hu hu!” diye Allah’ı zikreder. Bülbül İbrahim Aleyhisselam için kendini ateşe atmıştır. İşte bu yüzden öldürülmeleri, etlerinin yenmesi günah sayılmış, yuvalarının bozulması hoş karşılanmamıştır. Türkiye’ye gelen yabancı seyyahlar yazdıkları mektup veya seyahatnamelerde Türklerin kuş sevgisinden bahseder. Parisli seyyah Thevenot seyahatnamesinde: “..Onların iyilikseverliği hayvanlara ve bu arada kuşlara kadar ulaşır; her gün birçok kimse pazarlara kuş satın almaya gider ve bunları serbest bırakırlar. Söylediklerine göre kuşların ruhları, kıyamet gününde Tanrı huzurunda onların iyiliklerine şahitlik edeceklerdir.”[2] demektedir.

İnsanî değerler ve merhametin sadece insanlığa has bir imtiyaz değil, bütün yaratılmışlara gösterilmesi gereken bir haslet olduğunun Türkler tarafından nasıl kavrandığını tarihteki hayvan hastaneleri, vakıflar, mezartaşı ve sebillerdeki suluklar ve nihayet kuşevleriyle görmek mümkündür.

Merhamet, zarafet ve kutsiyetin abideleri olarak kuşevleri, hem mimarî vasıfları hem de fonksiyonları açısından birer şaheserdirler. Mazisi 13.-14. yüzyıllara kadar dayandırılabilecek bu yapılar, Osmanlı İmparatorluğu döneminde Van’dan Kavala Selanik ve Girokastra’ya kadar uzanan topraklarda çeşitli şekillerde sergilenmiştir.[3]

Serçe, güvercin, saka, kırlangıç, leylek, kumru gibi kuşların barınabilmesi amacıyla yapılmış bu küçük mimari yapılar, adeta bir maket biçiminde olup “kuş köşkü, güvercinlik, serçesaray, güvercinsarayı” gibi çeşitli isimlerle anılmaktaydı.

Kuşevlerini iki sınıfa ayırabiliriz: İlki taş veya almaşık duvar etine oyulan yuvalar ve odacıklar veya tuğlaları çeşitli yönlere oturtarak yapılmış hücreler şeklindedir. Küçük kemerlerle girişi sağlanan gözleri vardır.[4] Bunlar dışardan bakıldığında sıradan bir oyuk veya delikten ibaret görünür. Topkapı Sarayı avlu duvarı, Atik Ali Paşa, Süleymaniye, Sultanahmet camii gibi büyük camilerde ve daha pek çok tarihi yapıda bu kuşevlerine rastlamak mümkündür.

İkincisi ise duvar etine giydirilen, monte edilen, bir konsol üzerine oturtulmuş kûfeki taşı, ahşap, mermer, tuğla, sıva gibi malzemelerle ve değişik mimari tekniklerle yapılmış minyatür yapılardır. Bunlar, cumbalı, kemerli kapı, merdiven, kafesli veya vitray pencereleri olan, balkon veya etrafını saran revaklarıyla, kubbe veya çatıyla örtülmüş küçük birer köşk hatta saray şeklindedir. Türk konut mimarisinin en güzel belgelerinden biri olan bu tarz kuşevleri sanat tarihçileri tarafından “heykel sanatına yaklaşan tasarımlar”[5] olarak görülmektedir.

Başta hanlar olmak üzere, cami, medrese, kütüphane, mescit, darphane, çarşı, imaret, minare, saray, türbe, köprü, mumhane gibi pek çok yapıyı süsleyen kuşevleri, binaların en çok güneş alan, sert ve soğuk rüzgârlardan mahfuz cephelerine, insan elinin veya kedi, köpek gibi hayvanların erişemeyecekleri yükseklikteki emniyetli yerlerine yerleştirilmiş; yağmurdan ve kardan korunmaları için geniş saçakların veya büyük profilli kornişlerin, konsolların altları tercih edilmiştir.[6] Böylece kuşlar, yuvalarında emniyet içinde barınırken, hava şartlarının olumsuz etkilerinden de korunmuş olmaktaydı.

İkinci grup kuşevleriyle ilgili saydığımız bütün mimari ünite ve detaylar farklı yapılarda, farklı özellikler göstermektedir.

İstanbul’un kuşevleri açısından en zengin ilçesi şüphesiz Üsküdar’dır. Üsküdar meydanından hareketle güneyde Gülnuş Valide Sultan (Yeni Valide Sultan) Camii (1120-1122) avlusuna girdiğimizde, kuzeydoğu ve güneybatı köşesindeki kuşevleri insanı adeta büyüler. İkişer minareyle cami formunda tasarlanmış, pencereleri vitraylarla süslenmiş, kubbeli olan bu köşkler, ince birer sanat eseri olmalarının yanında hem kubbeler diyarı Üsküdar’ı, hem de camii yaptıran Gülnuş Valide Sultanın kadın zarafetini remzeden güzelliktedirler.

Biraz yukarı Salacak’a doğru çıkıldığında Sultan III. Mustafa tarafından yaptırılan Ayazma Camii (1760-1761) kuşevleri bize ikinci bir göz zevkini yaşatacaktır. Burada bir hayli kuşevi bulunmakta olup, bunlardan bilhassa güney ve batı cephesindeki külliye formunda tasarlanmış olanları görülmeye değerdir.

Harem’e doğru Selimiye Kışlasının hemen yanında bulunan Selimiye Camii’nin (1804) güney cephesinde bulunan ve kufeki taşından yapılmış kuşevleri yuvarlak hatlarıyla zarif birer köşkü andırmaktadırlar.

Avrupa yakasında çok bilinen bir yerde olduğu halde, çoğunlukla gözden kaçan iki kuşevi, İstiklal Caddesi girişinin solunda yer alan Taksim Maksem’i (1732) üzerinde yer almaktadır. Kûfeki taşından yapılmış bu iki kuşevi küçük farklar taşımakla birlikte benzer özelliklerde simetrik yapılardır.

Göz önünde olduğu halde pek çoğumuzun dikkatten kaçmış bir diğer güzel kuşevi Laleli Ordu Caddesi üzerindeki III. Selim ve III. Mustafa Türbelerinin caddeye bakan cephesindeki sütunlarda bulunmaktadır. Biri mescit şeklinde tasarlanmış bu iki serçesarayını tramvayla geçerken bile görmeniz mümkün.

Beyazıt’a doğru ilerlediğimizde Edebiyat fakültesi yanındaki Seyyit Hasan Paşa Medresesi’nin (1745) güney yönünde, minareleri, balkon ve merdivenleri, baş aşağı kubbesi, pencere vitraylarıyla hayâl mimarînin ve kendi tarzının en güzel eserlerinden biri olan cami formundaki kuşevini görebiliriz.

İstanbul’daki kuşevleri içinde belki de en özgün ve ihtişamlı olanı Gülhane’de Darphane-i Amire Damga Matbaası iç avlusunda bulunan köşk şeklindeki kuşevidir. Bodrumuyla birlikte dört katlı tasarlanmış bu kuşevi, balkon korkulukları, kule biçimindeki üst katı, külahları, merdiven ve vitraylarına kadar çok ince bir işçiliğin ürünüdür.

Fatih’te, Millet Kütüphanesi olarak bilinen ve asıl adı Feyzullah Efendi Medresesi (1700) olan yapının duvarındaki kuşevlerinden biri kısmen yıkılmış olmasına rağmen, kubbe, balkon ve kemerleriyle kuşevi yapılarının içinde önemli bir yer tutmaktadır.

Bu saydığımız kuşevlerinin dışında Eyüp Sultan Camii, Fatih’te Fatih ve Bali Paşa Camileriyle Süleyman Halife Sıbyan Mektebi, Beyazıt’ta Kara Mustafa Paşa Medresesi, Saraçhane’de Amcazade Hüseyin Paşa Sıbyan Mektebi, Laleli Taşhanı, Tahtakale’de Büyük Yeni Han, Karaköy’de Bereketzade Medresesi kuşevleri görülmeye değerdir.

İstanbul’daki serüveni 16. yüzyılda başlayıp, zamanla kâgir yapıların duvarlarına oturtulmuş ve giderek daha ince formlarla zenginleştirilmiş kuşevleri, 18. yüzyılda en parlak devrini yaşamış, 20. yüzyılın ortalarından itibaren modernleşen, ilgi ve öncelikleri, sanat zevki değişmeye başlayan şehri hayatı içinde unutulmuştur. Bugün pek çoğu bakımsızlıktan yok olmaya yüz tutmuş bu minyatür şaheserler, İstanbulluluk bilinci ve Türk geleneğindeki kuş sevgisinin bir göstergesi olarak, yeniden değerlendirme ve en azından fark edilmeye muhtaçtır.


[1] Bahaeddin Ögel, Türk Mitolojisi, 1. cilt, Ankara 1989, s. 32.
[2] Jean Thevenot, 1655-1656’da Türkiye, Çev.: Nuray Yıldız, İstanbul 1978, s. 126.
[3] H. Örcün Barışta, Osmanlı İmparatorluğu Dönemi İstanbulundan Kuşevleri, Ankara 2000, s. 5.
[4] H. Örcün Barışta, Kuşevleri, Dündün Bugüne İstanbul Ansiklopedisi, c. 5, s. 133.
[5] H. Örcün Barışta, a.g.e., s. 44.
[6] Yılmaz Önge, “Mimar Gözüyle Kuşevleri”, Kültür ve Sanat, sayı 5, 1977, s. 89.


* Meliha Şen, Asitanbul, sayı 1, 2008, s. 42-45.