Sayfalar

Cumartesi, Şubat 24, 2007

Cennet Kuşları



Yer: Şeyh Ebu'l-Vefa Camii Kabristanı


Kabristanı gezerken, birbirine çok yakın dikilmiş iki mezartaşı çekti dikkatimi. Biri kız, diğeri erkek çocuğuna ait taşları okuyunca kardeş olduklarını gördüm. 4 sene ara ile vefat etmişler.
Taşlarda şunlar yazılıydı:
(sağdaki taş)

Hüve'l-bâkî
Mahmud Ağanın kerimesi
Cennet-mekan-ı firdevs-i
Aşiyan merhume
Fatıma Zehra Hanım

Ruhiçün fatiha
fi 19 Rebiulahir

Sene 1267

(miladi: 21 Şubat 1851)


(soldaki)
Hüve'l-bâkî

Mahmud Ağanın mahdumu

Cennet-mekan-ı firdevs-i
Aşiyan merhum
Mehmed Said Efendi
Ruhiçün fatiha

fi 13 Receb

sene 1263

(miladi: 26 Haziran 1847)


Bilindiği gibi Firdevs Cenneti, cennetlerin içinde mertebe olarak en yükseğidir.
Küçük yaşta vefat edenlerin cennet kuşu olduğuna dair bir inanç da vardır. Kitabelerde geçen "cennet-mekan-ı firdevs-i aşiyan" tamlaması: "Mekanları Firdevs cennetindeki kuşyuvaları olsun" anlamına gelen bir dua, temennidir.
Aşiyan aynı zamanda ev, mesken anlamına da gelmektedir.

Mevlam mekanlarını Cennet-i firdevs-i aşiyan eylesin.

Pazartesi, Şubat 19, 2007

Minareyi Tanıyalım

Yer: Süleymaniye Camii.
Minare, Arapça "Menare" kelimesinin galatlaşmış halidir. Elbette biz buna, Türkçeye dahil olmasıyla, dilimizin ses özelliklerini alması da diyebiliriz. İsm-i mekan (mekan ismi) olup, "nur" kelimesinden gelir. Yani: Nur yeri manasınadır.
Minare ilk olarak Emeviler zamanında yapılmaya başlanmıştır.
Osmanlı mimarisinde minare, zaman içinde diğer İslam ülkelerindekinden farklı bir form kazanmıştır. Daha sade ve genellikle ana unsuru tamamlayıcı, kubbeyle dengeyi sağlayan bir yan unsurdur.
Minarelerin özellikle şerefeleri, bize caminin hangi devirde yapıldığına dair ipuçları verir. Mesela şerefelerde kullanılan mukarnasın işçiliği bu ipuçlarından biridir.
Ayrıca bilinmesi gereken birşey daha var ki, I. Ahmet'e kadar yapılan bazı selatin (padişah) camilerinin şerefe sayısı, camiyi yaptıran sultanın, kaçıncı Osmanlı sultanı olduğunu da gösterirdi.
Mesela Sultanahmet Camii 14 şerefelidir ki Sultan I. Ahmet 14. padişahtır. Süleymaniye 10 şerefelidir, yani anlıyoruz ki Kanuni 10. padişahtır... gibi.
Ayrıca iki veya daha çok minareyi, sadece padişah ve padişah ailesi yaptırabilirdi. Başka hiç kimse iki minareli cami yaptıramazdı.
Bir de Süleymaniye Camiinin bu minaresine "Cevahir Minare" denilir ki, tarihi bir hatırası da vardır. Bunu da başka bir zaman anlatırız.

Hamiş: Bütün bunlar Flickr şeysimde de bulunuyordu ve fakat da buraya koymamı rica ettiler. Zaman zaman oradan buraya aktarımlarım olacak inşallah..

Pazar, Şubat 18, 2007

Tefrik-i Nazar-ı Dikkat ya da Bakış açısındaki Farklar

Ali Kahya'nın blogunu incelerken bir yazı ve fotoğraf dikkatimi çekti. Sorulan soru, aşk mı kavga mı şeklindeydi. Elbette bizim nazar-ı dikkatimiz, biraz da yaptığımız iş, ilgi alanımız, karakterimiz vs ile alakalıdır.



Benim de aklıma belki kavgayla bağlantılı olarak, ama neticede belli bir aşktan neşet etmiş tarihî bir vak'a geldi:
Çanakkale harbinden seneler sonra toplu mezarlar açılmaya ve kimlik tespiti yapılmaya başlanmıştı. Kimliği belirlenenler Türk veya yabancı anıtmezarlarına götürüp defnedilmekteydi. Ancak çok enteresan bir şeyle karşılaşıldı. İngilizlerin anıtmezarlarını hazırladıkları yerde bulunan toplu mezarda iki düşman asker, birbirlerine kenetlenmiş vaziyetteydiler. Bunlar, birbirlerinin boynundaki muska ve haç'a sarılmış ve o şekilde kalakalmışlardı.
Daha sonra kimlik tespiti yapıldı ve muska sahibinin 57. alaydan Üsteğmen Mustafa Asım, haç'ı taşıyanınsa İngiliz yüzbaşısı Woiters olduğu öğrenildi.
Her iki askerin bu vaziyetlerini bozmayarak, naaşlar oldukları yere gömdüler. Böylece 57. Alay şehitliği burada inşa edilmiş oldu.

Şehitlikte şunlar yazılı:

Bu şehitlik yapılırken,toprak altında birbirlerine
sarılmış iki Subay iskeleti bulunmuştur.Künye ve
Muskadan,birinin 57.Alay 6.Bölük Komutanı
Erzincanlı Üstteğmen Mustafa ASIM,diğerinin de
İngiliz Kolordusundan Yüzbaşı L.J.WOITERS
olduğu ve bu iki Kahramanın 26 Nisan 1915 günü
siperlerde boğuşurken öldükleri anlaşılmıştır.

Fotoğrafın çağrıştırdıkları..

Cuma, Şubat 16, 2007

Bir Sahhaf Buldum..

Biliyorsunuz artık kitapevi, sahaf birbirinden farklı iki şey halini aldılar. Hatta sahhaf dükkanları, işlevlerinin çok dışında bir "ticaret" anlayışıyla iş yapıyorlar. Bugün Bayezit Sahaflar Çarşısına gittiğinizde adeta karaborsacılık yapan, zamanında topladıkları kitapları, piyasada tükenmesinin akabinde ortalığa çıkartıp fiyatının çok üstünde satan insanlarla karşı karşıyayız.
Bilhassa Kültür Bakanlığı kitaplarıyla ilgili olarak sıkça yaşamışımdır. Mesela KB'nin İstanbul Lalesi kitabı 500 bin lira iken, Sahaflarda ayın kitabı 8 milyon liraya sorduğumu hatırlıyorum.
Diğer taraftan bu çarşıda, eski kitap görebilirseniz bu büyük bir şanstır. Tabi paranız varsa :)
Bu yönüyle, asli özelliğini tamamen yitirmiş durumdadır.
Şansınızı Kadıköy ve Taksimde denemelisiniz.
Fakat ben tahmin etmediğim bir yerde bir sahafla karşılaştım.
Yenibosna'ya bir iş için gittiğimde arkadaşım Bit Pazarı'nı gezmemi söylemişti. Burası prefabrik ve büyük bir alışveriş merkezi. Özelliği ucuz ürün satması. Kıyafetten yiyeceğe, elektronik eşyasına kadar herşeyin ucuzu var.
Aslında pek de bana göre bir yer değildi. Zaman geçirmek için gezinmeye başlamıştım ki bir sahaf çıkıverdi karşıma. Şaşırdım ve sevindim. Bir sahaf bulmuştum. Sonrasında Yüksel Beyle tanıştım. Buranın yani Dergah Sahaf'ın sahibi. Hoşsohbet bir insan. Kitap tavsiyelerinde bulundu. Kendisi tarih kitapları ağırlıklı olmak üzere bir liste hazırlayacak. Gördüğüm kadarıyla edebi eserler daha fazla. Üstelik oldukça eski baskılar var.
Bu arada eski plaklar da bulabilirsiniz. Eski paralar, dergiler.
İlgilenen arkadaşların gidip görmelerini tavsiye ediyorum.

Hemen adres de verelim:
Dergah Sahaf
Eskidiji Bit Pazarı D-403 E-504
Sanayi Cad. Vadi Sok. No:2 Yenibosna
Tel: 212 551 83 84

Hamiş: Bit Pazarı'na Yenibosna'dan "Bit Pazarı veya Tgrt" yazan minibüslere binerek gidebilirsiniz. Ayrıca burası Moral fm ve Tgrt binasının yanında.

Perşembe, Şubat 15, 2007

Konuşurken akla gelen


Ağaçlar çiçek açmaya başlamış. Öyle dediler. Aslında başka türlü söylemiştim ama sonra düşüm ki şair bu sefer de haklı. Lakin başka türlü:

Beni bu havalar mahvetti.

Biz de böylece küresel ısınmayı bahis mevzuu etmiş olalım.

Cuma, Şubat 09, 2007

Sebeb-i Sürurum..


Çok değil, bundan altı ay öncesine kadar anne-babaların çocuk sevgisini sorgular, kendi çocuklarına duydukları sevgiyi, çocuk sevgisiyle mukayese edip, bencilce bulurdum.
Bir insan, eğer kendinden olmayan bir çocuğu da sever, onu gözetir, şefkat gösterirse, gerçekten sevgisinin samimi ve güçlü olabileceğini düşünürdüm.
Yani benim ebeveynlere bakış açım, hep "çocuk sevgisi" cihetiyleydi.
Altı ay önce evimize yeni bir fert katıldı. Daha dünyada herhangi bir emaresi yokken ablama, "benim yakın zamanda bir yeğenim olacak, ben onun ruhunu hissediyorum inan. Sanki ruhlar aleminden, ben geliyorum teyze diyor" demiştim.
Bunu gerçekten hissediyordum, fakat hep bir hayal gibiydi. Sonra yeğenim doğdu. Hastaneye gidip, o küçücük, mini mini bebeği gördüğümde, kardeş sevgisi, anne-baba sevgisi gibi "etin tırnaktan ayrılmayacağı" darb-ı meseline çok da mütenasip bir sevgiyle baktım ona. Sanki çok uzun yıllardır görmediğim bir aile ferdine kavuşmuştum. Yani yeni tanışmıyor, hasret gideriyorduk. Aradan altı ay geçti, ben onu hiçbir zaman şirin bir bebek, tatlı bir çocuk, yada sadece "çocuk" olduğu için sevmediğimi anladım. Ona olan sevgim çocuk sevgisiyle birebir bağlantılı bir sevgi değildi. O benim kanımdan canımdan bir parçaydı, ben onun anne yarısıydım, biz ruhlar aleminde çokça hasbihal etmiş, ta oradan teyze yeğen olduğumuzu bilmiş, nasıl olduysa dünyaya düşüverip unutmuştuk bu hakikati.
Yani uzun yıllarca ıskaladığım bir şeyi ancak anlayabilmiştim. İnsanın kendi çocuğunu sevmesi, çocuk sevgisi demek değildi. Çocuk sevgisi tamamen ayrı birşey olmasa da aynı şey de değildi.
Onu, diğer aile fertlerinden ayıransa, ona olan özlemimizin yanında, işte o çocuk safiyeti, masumiyeti ve güzelliğiydi de.
Düşündükçe yüzümü güldüren, sebeb-i sürurum, sabırsızlıkla "teyze" demesini beklediğim dünyalar tatlısı yeğenim, bana bunları öğretti gelişiyle. İnşallah mevlam ömür verir de her ikimize, teyzesine nice şeyler öğretir.
Darısı olmayanların başına..

Salı, Şubat 06, 2007

Kınalı Kuzular


Milliyetçiliğin tehdit olarak addedildiği şu zaman diliminde TRT tarafından bir dizi yayınlanıyor.
Kınalı Kuzular isimli diziyle, Türk insanının düşmanına karşı nasıl çetin ve bir o kadar vicdanlı mücadele verdiği, gerçek hayat hikayeleri canlandırılarak gösterilmekte. Soykırım yaptığı varsayılan bir milletin hangi şartlarda, nasıl büyük kahramanlıklar sergilediğinin güzel bir örneği.
Ayrıca Türk filmi seyredip hislenmeyi sevenler, ellerine mendillerini alarak seyretsinler bu filmi.
Filmin dikkat çekici bir yönü de film boyunca çalınan türküler. En azından ben çok beğendim.
Bu tür şeyleri seyrederken, tehdit sanılan şeyin, bir milleti nasıl kurtardığını; şiddetin aksine, makul bir azmin menbaı olduğunu göremeyenin, bir fikri savunduğunu değil, kasıtlı bir düşmanlık beslediğini düşünüyorum. Bu kastî bir basiretsizlikten başka bir şey değildir.
Kınalı Kuzular her Salı günü saat 20:30'da TRT 1'de. Meraklısına..

Hamiş: Daha önceki bölümler hakkında bilgi edinmek isteyenlerin, Kınalı Kuzular'ın sitesini ziyaret etmesini tavsiye ediyorum.

Perşembe, Şubat 01, 2007

Mezartaşlarını anla(t)ma gayretimiz... Çatısız Okul..


Günümüzde maalesef eski mezartaşlarını okuyup anlayan insanların sayısı az. Tarihi birer vesika olmasının yanında, sosyoloji ve türk islam sanatları alanında çalışanlar için de önemli birer kaynak bu taşlar.
Pekçoğu bakımsızlıktan yok olma tehlikesi içersinde.
Bir yandan unutulurken, diğer taraftan yeniden okumak anlamak yolunda çaba sarfediliyor olması da sevindirici.
Ben de elimden geldiğince konuyla ilgili kitapları, makaleleri takip ederek, mezartaşlarını okumaya (ondan mı bu kadar unutkanım acaba), acemice olsa da fotoğraflarını çekerek birşeyler yapmaya çalışıyorum.
Bu mevzuda Enes Reyhan'ın da çalışmaları var. Flickr'da elimizden geldiğince bu tür fotolara yer veriyoruz (Bkz.: Mezar Taşları). Ayrıca kendisinin bir de blogu bulunmakta. Müştereken güzel şeyler yapacağımızı umut ediyorum. (bu arada o da sitesini geçici olarak kapatmış.)
İki gün önceyse Erol Erdoğan bir email vasıtasıyla Flickr fotoğraflarından bir tanesini (bkz. Anne ve Oğul) yayımlamak istediğini belirtti. Seve seve kabul ettim. Çünkü asıl maksat insanlara bunları göstermekti.
Fotoğraf ve altındaki metin 1 Şubat tarihli Milli Gazete'de Çatısız Okul isimli bölümde yayımlandı.
Kendisine mezarlar hakkındaki bu güzel makalesi için teşekkür ediyoruz. Umarım, bu şekilde birilerine faydalı olmaya devam ederiz. Her ne kadar acemi fotoğrafçı olsak da.. :)
Mezartaşları ile ilgili çalışmalarımız da inşallah devam edecek..

Hamiş: Çatısız Okul, Erol Erdoğan tarafından hazırlanmakta. Her hafta perşembe günleri Milli Gazete'den takip edebilirsiniz..

Pazar, Ocak 28, 2007

Mim düşmüşler ismimizin yanına..

Bir mimlenme serüvenine dahil edilmişiz Telvin tarafından. Oyun bozanlık yapmayalım biz de katılalım madem.
Bir takım sorulara cevaplar vermemiz gerekiyor:

Niye yazıyorum?

Yazmak benim için eski bir alışkanlık idi. Bir iki yıldır yazmıyorum diyebilirim.
Zaman zaman bencilce bir rahatlama vasıtası; bazan bilgilerin paylaşımı; kimi demlerdeyse bir mecburiyet... diyeceğim geliyor, fakat tam da fikirlerimi yansıtmıyor bu cevap.
Yazmak oldukça girift bir eylem..

Ne isterim?

Gerçek manada insanlığa, müslümanlara faydalı bir insan-ı kamil olabilmek. Sanırım önce kendinden başlamak gerekiyor.

Vazgeçilmezi?

"Hiç kimse vazgeçilmez değildir."
Vazgeçilmez olansa (veya öncelikli) mukaddesâtım.

En mutlu olduğu an?

Babamın Türkiye'ye gelip ona kapıyı açtığımız ve o tatlı gülümsemesini gördüğüm anlar.

Beğendiği bir yeri?

Ben bu sorudan "bir mekan"ın kastedildiğini farz ve hatta zannederekten şu cevabı vereceğim:
Benim için en özel, ruhumun huzur bulduğu, uzletgahım: Süleymaniye... diyorum.

Cuma, Ocak 26, 2007

Hepiniz Hrant’sınız, Hepiniz Ermenisiniz!

Güncel konuları yazma alışkanlığı olmayan bir tarihçi, böyle bir konuda yazılı olarak fikir beyan etmekten utanır. Bu yüzden tarihçi, tipik bir kara (toprak) insanıdır. O, yazdığı şeyin zeminini kayalıklar üzerine oturtmayı sever. Çünkü, tarih kadar, kendi yazdıklarının da tarihsel devamlılığını dilemektedir. Yazılı düşünceler içinde zamansal depremlere en dayanıklı olanı onu eserleridir. Düşüncelerin, kişlerin, toplumların ve dönemlerin cesetlerini kefenlemek kağıtla yapılmaktadır. Ve bu defin işlem sırasında tarihçiler, ölülerini mürekkeple yıkarlar. Bundan olsa gerek, bütün modernliğine, bütün güncelliğine ve bütün şimdiki zamansallığına rağmen her çağ, tarihsel epistemenin kolları arasında okşanmaktadır. Tarihçi tutkuları gereği, bu kendini okşatanların pek nakörce izledikleri ilişkiden arta kalan masalların kaydını geçmektedir. Bu masalları tarih düşmekle kalmıyor, tarihi de yeni kayıtlarla masallaştırıyor.

Ancak, “Aydın” bunun tam tersini yapmaktadır. Aydın, şimdinin, çağın, popülerliğin ve sürmekte olan mevcut değerlerin “tercihli oğlanı”dır. Onun zamanı Güneşin doğuşuyla başlar ve batışıyla son bulur. Ve aydın, bütünüyle tarihin ve tarih düşmanıdır. Kendilerinin yaşadıkları çağ için bütün çağları yıkanlar ve yıktıkları şeyin güncel okumasını ve görüşünü dayatanlar onlardan başkası olmamıştır. Geçmiş bu denli çirkin gösterilmeseyedi, kimse bugüne bağlı kalmazdı. Geçmiş bu denli aşağlanmasaydı, kimse bugünün değerlerine sahip çıkmazdı. Ve geçmişin insanları bizim dışımızdaki varlıklara ve canlılara benzetilmeseydi, bugünün insanlığının bir anlamı olmazdı. “Şimdilik dini”nin havarisi olan aydının peygamberi ve kitabı, bütün peygamberler arasında ve bütün kitaplar içinde her türlü varlıktan ve inançtan yoksun. Yabancı peygamberler kadar onun peygamberinin bir oluş durumu yoktur. Aydın, bizim zihnimizin günlük telepatik uğrak noktalarıdır. Bunlar zorunlu duraklardır. Çünkü çağın geçiş güzargahları yapılırken, önce bu duraklar inşa edilmiştir. Bu denli zamansal olmak, aslında zamandışılığın ve bu denli mekana (duraklara) bağlı kalmak mekansızlığın bugüne bağlı sonsuzluğunu oluşturmaktadır. Bu sonsuz işleyişin gün gün geleceğe doğru fırlatılan, aslında hep tekrarlatılan seyir yolcusu toplum denilen ve tek özelliğinin kalabalık olmasından ileri gelen bir takım kutsal söylemlere inandırılmış, oysa iktidar-söylem tunelinin kabuslarından geçirilen halktır. Aydın, tunel tuzaklarını gösteren süslü işaretler olarak göstergelerin canlandırılmış ışıklı yüzleri gibi toplumun bu parlaklığa dalmasıyla zaman yitirerek tuzağa düşmesine neden olan, ancak yerleri ve doğal varlıkları gereği uyarıcı nitelik taşıdıkları için masum tanıklarıdırlar. Onlar varlık işaretleri değillerdir, varılacak güzargah üzerindeki var sayılmış göstergelerdir.

Gazeteci-yazar Hrand Dink cinayeti, şunu bir kez daha kanıtladı: Türkiye’de aydının toplumu temsili, toplumun aydını temsiline zorunlu kılınmıştır. Bu tablonun en güzel kanıtı: “Hepimiz Hrandız, Hepimiz Ermeniyiz” pankartı oluşturmaktadır. “Her kesin Hrand” ve “her kesin Ermeni” olmasını isteyen Aydın’ın Türkiye’side ortaya çıkan bütün sorunlar ve bütün cinayetler “her kesin Hrand” ve “her kesin Ermeni” olmayışından doğuyorsa eğer, bu aydının toplumu temsili ile, toplumun aydını temsilinden doğan çarpıklıktan ileri gelmektedir. Çok daha önemlisi bu çarpıklık “her kesin her kes olmaya zorlandığı” ve böylece “her kes dışında kendisi olamadığı” bir aydın-toplum ve toplum-aydın sorunundan kaynaklanmaktadır. Kendi toplumundan sürekli “her şey olmasını” isteyen aydın ile kendi aydınından “bir şey olmasını” isteyen toplum arasında tek birleştirci nokta omuzlarda taşınan tabutlardır. 32.000 şehidini omuzlarında taşıyan toplumla, Hrand’ını omuzunda taşıyan aydına aynı acıyı tattıran canilerin “cesaretiyse” eğer; caniler bu cesareti öldürmekten duydukları hazdan değil, toplum ve aydının kendisi dışında her şey olmasından almaktadır. Her şey olunduğu durumunda her şeyin hedefi haline gelinebilineceği anlayışının olmayışı, bu iki gücü temsilin temsili konumuna düşürmektedir. Bu durumda da ne acı ki meydan “tek bir şey olduğu ile övünen canilere” kalmaktadır. Kalabalıklar “yok edilen kutsallarını” gerçek dışı dünyaya (mezara) götürürken, kutsallarını yok eden canileri gerçek dünyada bırakırlar. Bu da canilerin bir tek şey olduklarının gerçeği haline geliyor. Oysa, çağdaş dünyada, daha doğrusu “şimdilik dininde” aydın ve toplum gerçeğin, yani dünyanın yanında yer almaktadırlar; bütün bilimsel ve düşünsel anlayışlara göre. Ve yine çağdaş dünyanın gerçeklik sınırlarını ifade ve düşünce hakları belirlemektedir. İfade ve düşüncenin çağdaş dünyada belirlenmiş en büyük hak olduğu halde, gücün akılalmaz biçimde bütün haklar üzerinde haksız biçimde hak konumuna gelmesinin yine aydın-toplum tarafından savunulmasından, ifade ve düşüncenin her şeye ve her kese bağlı kılınmasından doğmaktadır.

Hrand Dink’in ölümüne neden olan hain saldırıyı bu ülkede haklı göstercek bir tek Allah’ın kulunun olamayacağı konusunda herkes ittifak etmektedir. Bunun, bu ittifakta herkesin yer aldığını fırsat bilen aydınlarca toplumun “her kes olması”na dönüştürülünce, sürekli kendisinden bir şey olmasını bekleyen toplum nazarında aydının ne olduğunu sorgulatmaktadır. Bildiğim kadarıyla, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlık hakkını elinde bulunduran her kes tek bir kimliği paylaşmaktadır. Bu belirlenmiş bir haktır. Bu hak, söz ve ifade hürriyeti kadar biçimlenmiş meşru ve değişmez bir haktır. Bu hak bu ülkede her kese aynı eşitliği öngören toplumsal bir haktır. Bu hakkı çiğneyerek, topluma kendisine verilmiş kimliğin dışında durmasını isteyen aydının haksızlığı bir insanın ölümünün üzüntüsü ile psikolojik bir haklılığa dönüştürülecekse, o zaman haksızların hakları doğrulanacaktır. Bu ülkede herkes bir kimliğin parçası olduğu halde, aydınlar neden bu kimliği herkesin dışına çıkartmak hevesindeler?

Hrand Dink, Ermenistan vatandaşı değildir. Ve yine Hrand Dink anayasal olarak “Ermeni” kimliği taşımamaktadır. Bu yüzden hiç kimse, ama hiç kimse “Herkese Hrnadlık” ve “Ermenilik” kimliğini yükleyemez. Ama acı olan şu ki, bize ancak iki tercih hakkının verilmesidir: ya Hrand ve Ermeni olacağız, ya da katilin yanında yer alacağız. Kendimiz olmamak için her şey olmamız istenen bir aydınlar sınıfına sahibiz. Ve kendimiz olmamak için her şey olmamıza göz yüman bir yönetime sahibiz.

Kusura bakmayın dostlarım, benim kimliğim dışında hiçbir şeyim yoktur. Ne aydınlar gibi sosyete sofralarından tek lokma tatmışlığım var, ne iktidarlar elinden bir yudum su içmişliğim. Ben, siz ellerinizde “Hepimiz Hrandız, Hepimiz Ermeniyiz” pankartıyla rahat cenaze törenleri yapasınız diye cebindeki kuruşları sayarak ona göre gideceği okul ve kütüphaneye en uygun otobüsü seçen, ancak benden kimliğimi talep edenler yüzünden saatlerce trafikte bekleyen, kimliği her gün değişen yaşlı bir kadının bayılarak üzerime düşmesine sadece üzülerek karşılık veren; kimliksizlik yüzünden teröre karşı bacağını kaybetmiş gazisine oturacağını teslim etmemek adına sahte uyur, dalmış, farkına varmamışlık numaraları yapan liseli gençlere nefret besleyen, sokağın ortasında çantasını kapkaçılara kaptıran orta yaşlı bir bayana polisin yapacak hiçbir şeyimiz yok demesiyle içinden öfke kusan, şehrin en işlek sokaklarında uyuşturucu ticareti yapanların eşkıya görünümünden dolayı yolunu değiştiren, param olmadığı için almak istediğim kitapları her akşam kitap raflarından alarak koklamakla yetinen, bütün insanlığa karşı işlenen haince, canice cinayetlerin önüne geçmek için kafasında sanki siz aydınların nazarında bir “bokmuş” gibi mücadele etmek adına masumca planlar tasarlayan; her gün Irak’ta ölen yüzlerce insana, Somali’deki açlığa, Bosna’daki felakete, Karabağ’daki katliamlara, Çeçenistan’daki bir ulusun yok oluşuna bağrı kan ağlayan; ve bütün bu ezilmişlik, itilmişlik, kendini ve yaşamını hiç yaşamamışlık yetmiyormuş gibi birde benden kimliğimi değiştirmemi ve her yıl 24 Nisan günü dünyanın 250 şehrinde toplam 600 milyon kişinin katılımıyla “Katil Türkler”, “Türklere Ölüm”, “24 Nisan: Müslümanları Cehenneme Uğurlamak Günü”, “Büyük Ermenistan’ı Kuracağız”, “Hayalimiz Sizin Ölümünüzdür” pankartı taşıyan bir kimliğin temsilcisi olmamı isteyerek beynime durmadan tecavüz eden haberlerden dolayı tek sosyal eğlencesinin kırık bir antenle ancak birkaç kanala ayarlanmış televizyonunu izlemekten mahrum bırakılmış biriyim. Ve ben, bu ülkede benim gibi yaşayan milyonlarca insandan sadece biriyim. Ve belkide 32.000 insanını ülkesi ve kimliği için teröre kaybeden bir annenin oğlu olmadığım için şanslı biriyim. Şanslıyım, çünkü vatanı için ölenlerden biri olsaydım ve tabutumun arkasında sadece bir grup asker ve ailem yürüseydi ve bir tek aydının elinde “Hepimiz Askeriz, Hepimiz Şehidiz” pankartı olmayazağı yüzünden, bu sahipsizlik ve kayıtsızlık yüzünden sevdiklerimi de kimliksizliğe yenik düşürerek ruhu çarmıha gerilmiş biçimde gitmenin acısı mezarımı saracaktı.

Ve bir inançsızlık göstererek:

“Ağzım kurusun, yok musun ey Adl-i İlahi”

Son Not: Toplumların en büyük günahı UNUTMAKDIR.

Nadir Marmara


Nadir Marmara'ya ve bu güzel yazıyı okuyup, buraya eklememe vesile olan Faruk Bey'e çok teşekkür ediyorum.

Yani biz..


Biz şimdi Ermeni miyiz, biz Hrank Dink miyiz?
Bunun bir anlamı varsa biz "Türk"üz. Eğer hafızamızı hala yitirmediysek..


Salı, Ocak 23, 2007

Pirinç Fındığa rakip olabilir mi?


Eskiden sabah kahvaltılarımızı süsleyen, masamızın baş tacı bir yiyecek vardı: Sarelle. Reklamını hatırlıyorum: Sarelle ye ye yeeee...
Çocuk aklıyla, ondan daha güzel bir kahvaltı lezzeti olamazdı. Yine bakkala girdiğimizde çikolata alınacaksa, öyle çok fazla alternatife sahip değildiniz. Tabiri caizse en baba çikolata tadelle idi.
Yani fındık, uzun seneler çikolatacıların vazgeçilmezi oldu.
Son zamanlardaysa çikolata sektöründe kendini göstermeye başlayan bir ürün var: "Pirinç".
Elbette bu yeni bir şey değil. Pekçoklarımız senelerdir piyasada olan Crunchı bilir. Patlamış pirinçten yapılmış değişik bir tat.
Şimdilerdeyse Eti ve Ülker de bu patlamış pirinç furyasına katıldı. Şimdilerde diyorum, çünkü benim şimdilerde dikkatimi çekti.
Efendim, biz çikolatayı sade, sütlü veya fındıklı yeriz. Bir miktar karamel de olabilir. Öyle pirinç patlağı felan, ne demekmiş.
Geçen yaz fındıklardaki düşük randımana bu sene de kuraklık eklenecek gibi görünüyor. Eğer ağaçlar erken filizlenir ve kırağı çalarsa, fındık yine az olacak. (fındık fiyatları konusuna girmeyelim)
Çikolata üreticileri tam olarak ne yapmaya çalışıyor? Bu bir arz-talep meselesi midir? Halkımız fındık yerine pirinç patlağını mı tercih eder oldu? Yoksa biz bir şekilde arzın, reklamın cazibesine kapılacağız?
Ne var ki bunda diyeceksiniz. Fakat pirincin kendine ait bir sektörü zaten var, oysa fındığın en fazla talep gördüğü saha çikolata üretimi.
Geçenlerde ablamla konuştuk bunu. "Diğerlerini bilmem de biz pirinç patlaklı çikolata yemiyelim" dedi. Kendi adımıza bilinçli tüketici olacağız. Olmak zorundayız, çünkü fındığın kaderi bizi ilgilendiriyor. Bizim kaderimiz değil ama, ortada memleket sorunu var.
Diğer taraftan Samsun-Terme pirinciyle meşhur yerlerden biri. Onu kötülemek de olmaz. Ama herkes yerini bilmeli.
Elbette çikolata yapan amcalarımızın, pirinç sayesinde ürünü ucuza maledip, güzel bir arzla, memleketim insanına sattıklarını pekçoğumuz anlıyoruzdur. Yani ortada fırsatçılık da sözkonusu. "Acaba Ülkerler Zapsularla bozuştu mu" sorular da aklıma gelmiyor değil. (belki de alakası yoktur. bu konuda bilgim de yok :)
Sonuç olarak şunu söyleyebilirim; patlamış pirinçli çikolata olabilir, ama ben derim ki kalite ve lezzete bakarsan fındıklısını asla geçemez.
Burdan pirinci tercih edenleri esefle kınıyoruz. :)

Hamiş: Ayrıca bugün yeni bir reklam gördüm (veya ben yeni gördüm). Özkan Uğur ve Çağla Şikel'in oynadığı reklam çok hoşuma gitti.
Günde bir avuç fındık iyi gelir. Tabi yerseniz!

Perşembe, Ocak 18, 2007

Kar yağmıyor..

Elimde tutmaya çalıştığım küçücük bir kar tanesine benziyor hayaller. Birbirinden güzel desenleri olan, lakin saniyeler süren saltanatı yine elimin sıcaklığıyla (hayat emaremden dolayı) yok olup giden..
Hala hastayım. Bir de neden hala kar yağmıyor...

Perşembe, Aralık 28, 2006

Fi tarihinde..


Rivayet ederlermiş ki:


"Prizren'de oğlan doğsa adından önce mahlas koyarlar; Vardar Yenicesi'nde doğan oğlan 'baba' diyeceği vakit Farisî söyler; Priştine'de oğlan doğsa diviti belinde doğar."

Yani: Prizren şair membaı, Yenice Farisi ocağı ve Priştine kâtip yatağıdır.

Cuma, Aralık 15, 2006

Tarihten Güzelleme


"Ellerimizi yıkamak saçma birşey. Madem ayaklarımızı yıkamıyoruz."

Fransa kralı XIV. Lui (ö. 1715)

Perşembe, Aralık 07, 2006

Şuaradan..




kıl gibi ince İstanbul yağmuru altında
(edip cansever)
ben sana mecburum sen yoksun
(atilla ilhan)
adımdan gayrısını bilmiyorum
(ahmet telli)
en leylim gecede
(ahmet arif)
ölüyoru(m), demek ki yaşanılacak.
(ismet özel)


Cuma, Aralık 01, 2006

Bedave sirke baldan tatlıdır


Bugün, hani bir umuttur ya, ayın sonlarında da olsa bilet bulurum diye Reşat Nuri Sahnesine gittim. Kapıdaki yazıyla müşerref oldum önce:
"Bir kişi 6'dan fazla bilet alamaz."
Makul bir sınırlama.
İçerisi her zaman olduğundan daha kalabalıktı. Eh bu da normal.

Lakin biletlere olan talep sandığımdan fazla çıktı. Zira listeye göre, merkezi sahnelerde bilet kalmamıştı. Sadece Kağıthane ve G.osmanpaşa'da yer var gibiydi. Sırada beklerken gözüme birkaç oyun kestirdim. Fakat biraz sonra görevli geldi, elindeki kalemle başladı oyunların üstünü karalamaya. Akabinde önümdeki kuyruk yarıya indi. Eh, başka aylara inşallah.

Bundan sonraki ay için tavsiyem:
Biletlerinizi satışa çıktığı tarihten itibaren Ticketturk'den alın. Belki o zaman bir şansınız olur. Tabi site açılır, Şehir Tiyatroları sayfasına ulaşabilirseniz. :)

Pazar, Kasım 26, 2006

İstanbul Krokisi


Bu kroki, Matrakçı Nasuh'un 1533-1536 yılları arasında hazırladığı ve devrin padişahı Kanuni Sultan Süleyman'a takdim ettiği "Beyan-ı Menazil-i Sefer-i Irakeyn-i Sultan Süleyman Han" (Sultan Süleyman Han'ın Irakeyn Seferi Menzillerinin Beyanı) isimli eserden iktibastır.
Kitap bir menzilname. İsmi geçen sefere katılmış olan Matrakçı Nasuh, İstanbul-Tebriz güzergahında bulunan ve ordunun geçmiş olduğu menzillerin krokisini çizmiş ve buralar hakkında çeşitli bilgiler vermiştir.
Yukarıdaki krokiye, eserin tarihine dikkat ederek baktığımızda en kuzeyde Topkapı Sarayı, hemen yanında Ayasofya camiini gördüğümüz halde Sultanahmet, daha aşağılarda Süleymaniye, Şehzade Mehmed gibi pekçok önemli camiin bulunmadığını görürüz. Zira o camiler henüz inşa edilmemişlerdi.
Bu krokiyi yerleştirmemdeki bir diğer maksat şu; daha önceki bir yazıda "İstanbul'un Ortası"ndan bahsetmiştik. İşte bu krokide tam ortanın hafif solunda "Bozdoğan Kemeri" küçük bir yapı olarak gösterilmiş. Şehzade Mehmed Camii ise, burda yok fakat kemerin sağına tekabul ediyor. Demek ki İstanbul'un ortasının gerçekten de belirtilen yer.
Bu değerli yazma eser 1976 yılında Türk Tarih Kurumu tarafından tıpkıbasım şeklinde neşredildi. Satışı da hala devam etmekte. Meraklısına..

hamiş:
Bu arada "Matrakçı" kelimesi ne anlama gelir? diye merak edenlere izahat verelim:
Matrak, sopa, kalın değnek manasında.
Tarihi Deyimler ve Terimler Sözlüğünde şöyle geçiyor:
Lobut'la arasındaki fark, lobut'un ustalar tarafından oynanan oyunda, matrak'ın ise acemilerin taliminde kullanılmasıdır.
Yani Nasuh, matrak talim ettiren bir askerdi. Aynı zamanda minyatür ustasıydı.

Mahi'n-Nükuş Kimdir?


Eskiden cami, medrese, mektep, hastane, çeşme, külliye vs. gibi halkın faydalanması için yapılmış eserler vakıflara bağlı idi. Bu vakıflar vakfiyelere göre idare edilirdi.
"Vakfiye", vakıfta neler yapılacağından tutun da burada çalışanların alacağı maaşa kadar en ince teferruatın yazılı olduğu belgelerdi.
(Fırsatınız olursa, transkribe edilmiş bir vakfiyeyi gözden geçirin, çok ince teferruata inilmiş, yazılış tarzıyla da dikkat çekici eserlerdir)
İşte zaman zaman bu vakfiyelerde bir görevliden bahsedilmektedir:
Mahi'n-nükuş.*
Mahi'n-nükuş, vakfa ait binaların iç ve dış duvarlarına yazılmış her türlü yazı ve şekli silmekle vazifelendirilmiş kişilere denilirdi. Elbette bu temizlik dönemin şartlarına göre olmaktaydı. Kimi zaman temizlenemeyen yerler badanayla kapatılırdı.
Bugünse ne belediyelerin ne de kültür bakanlığının bu göreve tayin edilmiş herhangi bir memuru var. Çok göz önünde ve tanınmış tarihi eserlere de bir tür aşındırma yöntemiyle restorasyon yapılmakta. Geri kalanlarsa kaderlerine terkedilmiş halde.
Yazılan yazılardan hiç bahsetmeyeceğim, bir örneği fotoğrafta var. Zaten hepimizin gördüğü şeyler.

*Mahî: Mahv, kelimesinden gelir. Yok eden manasınadır.
Nükuş: Nakş kelimesinin cem'i.
Buna göre mahi'n-nakkaş, nakşı yok eden anlamına gelmektedir.

Cumartesi, Kasım 25, 2006

İstanbul'un Ortası Neresidir?

Eskiden İstanbul denilince Eminönü ve Fatih bölgesi yani "Suriçi" kastedilmekteydi. Buraya aynı zamanda "Nefs-i İstanbul" ismi verilirdi.

Ayrıca Galata, Üsküdar ve Eyüb "Bilad-i Selase" (Üç belde) adıyla anılırdı ki İstanbul'a bağlı beldelerdi. Hatta buralardan Nefs-i İstanbul’a gidileceği vakit, “İstanbul’a gidiyorum” denilirdi.

İşte o zamanlarda İstanbul'un ortasının, Şehzade Camii'inin Vefa'ya dönülen köşesindeki, fotoğrafta görmüş olduğumuz yeşil somaki mermer olduğuna inanılırdı.

Mermerin bir kısmı zamanla toprak altında kalmış. Halbuki tarihi bir özelliği bulunan ve insanların bundan habersizce yanından geçtiği bu mermerin tamamı meydana çıkartılmalı ve hatta yanına bilgi ihtiva eden bir levha konulmalı.

Ama bir de herkesin gönlünde yatan bir İstanbul ve onun da bir ortası muhakkak vardır. :)

Cuma, Kasım 24, 2006

Ana gibi yar Bağdat gibi diyar olmaz.


Dilimize girmiş pekçok özdeyiş, atasözü aslında bir zamanlar ne kadar geniş bir coğrafyayı şamil olduğumuzu da işaret ediyor olsa gerek. İşte bunlardan bir tanesi de "Ana gibi yar, Bağdat gibi diyar olmaz." sözüdür.
Esasen buradaki "Ana", "Ane"dir ve Bağdat yakınlarında bulunan bir uçurumun adıdır.
Bilindiği gibi "yar" kelimesiyle "uçurum" kelimesi aynı anlama gelmekti. Yani sözün aslı Ane gibi çetin uçurum, Bağdat gibi güzel şehrin olmayacağına işaret eder.
Bunu galatlaşmış haliyle öyle güzel benimsemişiz ki yine de söz yerini buluyor.
Ama biz yine de işin aslını bilelim derim.

Cuma, Kasım 03, 2006

ÇINARALTI SOHBETLERİ II


KEMANKEŞ SIRRI


Gelip Şevketle Okmeydânı'na tîr attı bin adım
Kemankeşlikte taş dikti hüner gösterdi udvâna
Aynî




Yay ustası Süleyman’ın yanında çıraklık etmeye başladığı zamanlarda, buraya gelen kemankeşlerin sohbetlerini dinlerken kapılmıştı tirendazlık aşkına Çırak Mehmet. Yaylar gerilir, kabza dikkatlice tetkik edilir, muteber oklar yapan ustasının dükkanında hergün mutlaka bir atış taliminden dem vurulur idi.


Atıcılık kadar, kullanılan ok ve yayın seçimi de önemlidir. Zira “Kem âlât ile kemâlât olmaz”.
Yayın ağacı insanın kemiği gibidir. Kemikli yiğitler eski muharebelerde nasıl itibar görüyor iseler, iyi ağaçlı yaylar da öyle makbuldür. Malzemenin kalitelisi araştırılır bulunur. En iyi yaylar Gerede kazasında yetişen akağaçtan, en iyi oklar Hind kamışından yapılır ki, eslâf tecrübe ile anlatmışlardır.
Süleyman Ustanın maharetinden dolayı devrin pek çok kemankeşi buraya gidip gelmiş ve Mehmet vesileyle onları tanımış, sohbetlerini gıpta ile dinlemişti.



Süleyman usta yeri geldikçe: “Yaycının ve okçunun iyisi kendisi de atıcı olandır.” Derdi. Elbet bunun da vakti gelecekti ve bir gün ustasının ardına düşüp Okmeydanının kapısına vardı. Yalınayak, besmeleyle girdi kapıdan.


Fatih, Haliç sırtlarında yaptırdığı bu meydan için “"...üzerine hiçbir şekilde muhdes bina yapılmasın, hayvan otlatılmasın, hristiyan ve yahudi sokulmasın!...Eğer mümkün olursa üzerinde kuş bile uçurulmasın!..." demiş ve o gün bu gündür Okmeydanından nice pehlivanlar gelip geçmiş; nice kemankeşlerin menzil taşları dikilmişti.


Meydan şeyhi olan Binyüzcü şeyhten destur alındı ve kepaze kabzasıyla, kemankeş ustasının gözetiminde talime başladı Şakirt Mehmet. Binyüzcü şeyh, meydanın görmüş geçirmiş ihtiyar pehlivanı, kanun üzre “sâkımı müstakimden ayırabilecek, hüsn ile kubhu fehmedebilecek idrak ve fikir erbâbı” bir zattı ki sözü dinlenir, sözünü dinlemeyenin havasına varılmaz, “yolsuz” addedilirdi.


Burası meydan-ı âdâb. Çünkü Resûl-i Zîşân buyurmuştur ki: "İki ok arası Cennet'ten bir parçadır". Adab-ı meydan üzeredir burada her şey. Okmeydanına abdestli ve besmeleyle ve yalınayak girilir. Her kul müsâvidir bu kapıdan geçince. Yani ki âlâ da birdir, ednâ da. Hatta gün olacak, sadrazam gelecek ve "Pehlivanlar, Sadaretim İstanbul'da kaldı. Bugün sizcileyin bir pehlivanım, beraber söyleyelim" deyiverecektir.


Mehmet heyecanla başladı talimlere. Kepâze kabzasını (kabza: yayın tutma yeri) geremeyen kepâze olurdu mazallah. Acemi okçuların talim etmek için kullandıkları, çocukların bile çekebilecekleri gevşeklikteki kepazeli, kolay çileli (yay kirişi) bu yayla başlamıştı talime. Vücut önce kepazeye alışır, bol bol “çile” çekilirdi önce. Mehmed, ilk günler usul üzere 66 kez çekmişti kepazeyi. Üstâdı bu sayıyla başlatmıştı zira. Ne bir eksik ne bir fazla. Zira 66, ebced hesabıyla Allah ism-i şerifine tekâbul etmektedir. İlk atışa böyle bir kudsiyetle başlanır. Sonra bu, yüze, iki yüze, derken bine kadar çıktı. Ustası hep aynı nasihatı söylüyordu: “İdmanı bir gün bırakanı, kemankeşlik on gün bırakır.” İyi diyordu da iyi olmasına, bir de şu “Kemankeş sırrını” fısıldasaydı ya kulağına. Elbet sırdı, kemankeş olandan başkasına denilmezdi. Bari ipucu verseydi a. Böylece Mehmet de iyi atışlar yapabileceği o tüyoyu öğrenir ve namlı bir kemankeş oluverirdi.


Bir yandan kepaze talimine devam ederken, diğer taraftan elleri ve kollarının mukavemetini arttırmak için günde on defadan başlayarak avuçlarını mermere vuruyordu. Osmanlı tokadı dedikleri böylece mi meşhur olmuştu acep.


Kemankeş olabilmek için, dört tirendaz ile ayak ve hava yerlerini ispat etmek şartıyla, oku haki ile 800, peşrevle 900 gez menzile (594 m) vâsıl olan şakirde menzil açmaya ve açılmış menzilleri bozmaya ruhsat verilirdi.


İşte bu şekilde meşk yerini bulup 900 geze ok atabilmesi lazım gerekti Mehmet’in. Ancak o zaman okçuluğa hak kazanır, icazet alabilirdi.


İki çeşit ok atışı vardı bu meydanda: Menzil (mesafe) ve puta (hedef) atışı. Rivayete göre Ayasofya camiye çevrildiğinde, içindeki kıymetli putlar Okmeydanına getirilip hedef olarak kullanılmış ve o gün bu gündür hedef atışlarına “puta” atışı ismi verilmişti.


Ne babayiğit tirendazlar gelip geçmişti bu meydandan. İsmi dillere destan Tozkoparan İskender bunlardan biriydi. Hikayesi dilden dile değişik şekillere anlatılırdı.


Bu rivayetlerden birine göre, İran'dan Bahtiyar namında meşhur bir pehlivan gelir. Padişah önünde "münteha" yaylar çekip ve "ayineler vurup" büyük hünerler gösterir. Padişah:
-Bizde buna galip kimse yok mu?
Diye sorunca, etrafındakiler:
-Birkaç gün mühlet veriniz de arayalım, derler ve en güzide atıcılarla, okçuları toplayarak yaptıkları müzakere neticesinde, birkaç kantar çeken bir top taşına demir halka yaptırarak Bab-ı Hümayun'dan içeri koyarlar.


"Her kim bu taşı kaldırırsa büyük ihsan var" diye ilan ederler. Pekçok kişi denediği halde kimse taşı bir karıştan fazla kaldıramaz. Acemi oğlanlar arasında Bakraç oğlanı olan İskender, buradan geçerken taşı kaldırmak için uğraşanları görür. Bakraçları yere koyup, külahını beline sokar ve taşın halkasına yapışarak, üç defa göğsüne kadar kaldırıp yere bırakır. Padişahın burada bulunan gözcüleri kendisini alıp huzura götürürler ve:
-Padişahım! Bizde derman yoktur. Eğer bir toz koparırsa bu kulun koparır!
Derler. Padişah:
-Göreyim seni Tozkoparanım!
Diye bin altın ihsan eder ve İskender Okmeydanı Tekkesine götürülür. Kendisine üstadlar tayin edilir ve altı ay çalışarak idman yapar. Ayrıca sol kolu üstüne yatmasın diye iki adam da geceleri sabaha kadar başucunda nöbet tutar.


Sıkı çalışma neticesinde İranlı pehlivanla padişah huzurunda müsabakaya çıkarlar. İskender İranlının "münteha yayları üzerine bir kavi yay zam" ile çeker; "darp vurduğu ayinelere bir ayine daha ilavesiyle darp vurur."


Padişah İranlı pehlivana pek çok ihsanlarda bulunur ve:
-Var imdi, iyi gördüğünü söyle, diyerek memleketine yollar.


Hikayeyi anlatanlar yine rivayet eder ki güneydoğrusunda 1281,5 geze (845,7 m.) atış yaparak rekor kıran Tozkoparan, son nefesinde, Bursalı Şüca nam pehlivanın rekorunu kıramadığı Lodos menzili için “Ah Lodos menzili..” diyerek ölmüştü.


Atış tâlimi abdestsiz olmaz. Yay çekilirken: “Ya Hakk” denir veya tekbir getirilir.


Bir pehlivan menzil atmaya niyet edince, evvela ihtiyarların yanına gider ve "İhtiyarlar duanız ve izninüz ile müstahikk isem fülan menzile talibim "der ve ihtiyarlar da pehlivan "müstahikk" ise ve ondan az yay çeken başka talip yoksa izin verirlerdi. Eğer bu yolda tâlip varsa pehlivana:
-Sabreyle!


Derler, ihtiyarların izni olmadıkça "âlâdan, ednâdan" kimse menzile duramazdı. Durursa havacılar ve pehlivanlar havasına gitmezlerdi. Havasına varmak, ok atacak kişiye rüzgarın yönünü bildirerek, daha iyi ok atabilmesini sağlayan bir rehberlikti ki, zaman zaman okla yaralanma tehlikeleri dahi vardı. Bu işi yapanlara “havacı” tabir olunurdu.


Adına menzil taşı dikme ihtimali bulunan okçular, ayak taşının dibinde durdukları sırada, yanlarındaki üstad kemankeşlerden biri dua ederdi. Ok en ilerideki menzil taşını geçerse:
-Nur ol, sana söz yok elhak atmışsın.


Diye hakkı teslim edilir, meydan şeyhi hazır ise bizzat, değilse muteber bir tirendaz Fatiha ve üç İhlas-ı Şerif okur, Salavat getirilir, kemankeşler piri ve geçmişlerin ruhlarına hediye edilir, bir ağızdan tekbir getirilerek Fatiha okuyan zat ile diğer kemankeşler sağ el ile menzile düşen oka el vururlardı. Hazır ise kemankeşin üstadı, değilse bir ihtiyar yahut menzil sahiplerinden biri oku yerden alarak:


-Mübarek ola!
Diyerek sahibinin eline teslim ederdi.


Ustaya riâyet çok mühim mesele idi. Şakirt Mehmed bunu böyle bilmişti. Ustasının sözünden ne fazla ne eksik eylerdi. Yine öğrenmişti ki: "Üstadsız bir nesne kemal ve idrak olunmak muhaldir."


Günlerce sürmüştü tâlim. Bir sabah, kemankeş ve havacıların huzurunda 900 gezi geçtiğinde, ustası şeyhe haber etmiş ve Şakirt Mehmet de kemankeş namzedi oluvermişti. Lakin bunun da bir usulü vardı ki buna kabza merasimi ismi verilirdi.


Beklenildi ve kabza günü gelip çattı. Tekkede usta kemankeşler, meydanda meraklı halk. Önce şeyhin dualarına aminler edildi. Sonra kemankeş namzedleri geldi huzura.


Şeyh, Mehmet’e sordu:


-Sen kabzaya tâlip misin?


Temenna ile talebini bildirince, şeyh usulden olan suallere başladı:


- “Ayağa durdum(ok atış yeri) ve mahallinden aşırı ok attım” diye dava ediyorsun. Ayak şâhitlerin var mı? (Şakirtler talim yaparken kendilerini izleyen havacı ve kemankeşler).
O esnada vekilharç “Ayak şahitleri” diye nida edince, iki kemankeş meydana gelip şeyhin önünde durdu. Şeyh devamla:


-Bu tâlip ayağını ayak yerine düz bastı mı?
-Bastı
-Destar bozulduğunu gördünüz mü?
(900 gez’i geçtiğini)
-
Gördük.
-Böyle şâhit misiniz?
-
Şahidiz.
Bunun üzerine vekilharç hava şâhitlerini çağırdı.
Şeyh sordu:
-
Bu tâlibin okunu mahallinden aşırı kondurdunuz mu?
-Kondurduk ve destar bozduk.
(mahalli geçince havacılar ellerindeki destarı fırlatırlar böylece mesafenin geçildiği anlaşılır)
-
Böyle şâhit misiniz?
-Şahidiz.


Şâhitlerin kabulü dinlendikten sonra Şakirt Mehmet huzurda makluben diz çöktü. Yani çilesi yerde, kabzası havada duran yaya karşı diz çöküp, sağ elini yayın kabzasına koydu. Yayı hemen kaldırdı ve bu durumda iken önce kendi sağ elinin üstünü, sonra şeyhin elini öptü. Ustası böyle öğretmişti. Şeyh:


-Götürün üstadına kabza versin!


Diye izin verince Şakirt Mehmet bu defa, üstadının önüne geldi, diz çöktü ve bunca zaman kendisine talim ettiren, hayatı boyunca hürmetle yâd edeceği emektar kemankeşin elini öptü. Üstadı sol eliyle kabza altından yayı, sağ eliyle Mehmet’in sağ elini tuttu, dua etti ve:


-Bu kabzayı bana üstadım verdi; ben dahi emaneti sana teslim eyledim. Sen de talip olan kabza aşığına bu minval üzere hayır dua ile teslim et!


Diyerek kabzayı Mehmet’in sol eline verdi. İşte o mühim an gelmişti. Şimdi ustası kulağına kemankeş sırrını fısıldayacak ve böylece Mehmet de Tozkoparan İskenderler, Şuca’lar gibi rekor atışlar yapabilecek, menziline taşlar dikilecekti. Bu sır öyle bir sırdı ki kemankeşlerin bütün mahareti bu sırdan gelmekteydi besbelli. Yoksa onca savaşlarda namdar okçular dört bir cihete ok atıp, düşmanın dudağını nasıl uçuklatıyorlardı? Elbet bir sırrı vardı bunun ve işte şimdi ustası kulağına o sırrı fısıldayacaktı. Mehmet heyecanla bekledi üstâdını.
Ustası kabzayı Mehmet’e uzatırken kulağına eğildi ve şöyle deyiverdi:


“Vemâ rameyte iz rameyte velâkinnellâhe ramâ”


İşte sır bu idi. Kemankeşlerin kimselere söylemediği ve ancak kabza merasimiyle öğrenilen sır. Enfas sûresinin 17. âyeti.


Manası: "Attığın zaman sen atmadın, fakat Allah(c.c) attı.”




Salı, Ekim 17, 2006

Gelip geçer zaman ve biz eksiliriz..


Kirazlı Mescit sokağı
Bir sokak, yoksul İstanbul'dan
Aklımda bu dizeler
Geçtim bir ikindiüstü ordan
Ataol Behramoğlu
Kendi kendime keşfedişimin üstünden tam 10 sene geçti. İstiklal'den geçerkenki bütün o yabancılık hissine mukabil, çok tanıdık, hiç görmediğim ama aşinası olduğum o eski devirlerden kalma bir sokak. Kirazlı Mescid Sokağı.

İsmini mütevazı mescidinden alan, neredeyse cumbalarında yaşmaklı İstanbul hanımlarını göreceğiniz, içine girseniz lavanta, naftalin kokularını duyabileceğiniz metruk ahşab binalarıyla, yıkıldı yıkılası bir tarih aralığı.
Kirazlı Mescid için zamanın artık donduğunu zannetmiştim ilk gördüğümde. Ama yine zamanın kendisi, bunun mümkün olmadığını gösterdi. Öyle ki geçen on yıl zarfında hep aynı soruyla geçtim bu sokaktan: "Bu sefer hangisi yıkıldı acaba?"
Muhtemelen: "İstanbul'un ahşapevlerinin güzelliğiyle insanı mest eden sokağıdır. Süleymaniye'ye gidilirse gezilip görülesi bir yerdir.." tarzında ifadeler yer alan gezi kitaplarının yeni baskılarında ibareyi şöyle değiştirmeleri gerekecek:
Kirazlı Mescit Sokağı: Bir zamanlar ahşapevleriyle meşhurdu. Ancak şimdilerde kaçak yapılar ve otoparklar yüzünden bu binaların hiç biri ortada kalmamıştır.
Üzgünüm. Çünkü, iki sene önce harap haldeki resmini çektiğim bir bina otopark sevdasına yakılmış.

Tam mescidin karşısında. Oraya üzgün üzgün bakarken, caminin imamı geldi ve "Ben burası için hergün ağlıyorum" deyiverdi.
Belki birileri bütün bu hüznü yersiz ve abartılı bulabilir ama, ne zaman İstanbul'dan birşeylerin eksildiğini görsem, bir yakınımı kaybetmişçesine matemlenirim.
Mevtayı nasıl bilirdiniz..

Salı, Ekim 03, 2006

Çınaraltı Sohbetleri I

ŞEHR-İ SULTAN İÇİNDE SULTAN-I ŞEHR

Sad şükr gelen mâh-ı şerîf-i ramazândır

Hakk’ın niâm u rahmeti mebzûl-i cihândır


11 ayın cürmünü 1 ayda mağfirete tebdil ettirmek için bir gayrettir çabalarız. Zira şehr-i Ramazan sultandır ve sultanlar kapısından boş çevirmez kullarını. İhsanı bol, merhameti çokçadır.

Bir de yaşlılarımızın sık sık kullandığı şu cümle vardır: "Nerde o eski ramazanlar?" Sahi, biz böyle cümleler kurabilecek miyiz ilerde?

Şimdi onların zamanından da değil, çok daha eski İstanbul ramazanlarından bahsedelim. Hani o okudukça masal sandığımız eski günlerden.

Müjde! Hilâl göründü

Her şey rü’yet-i hilâl (ay'ın görülmesi) ile başlardı. Bunun tespiti başlıbaşına bir merasim, ayrı bir heyecandı. Vazife, İstanbul kadısına aitti ve kadı’nın mahiyetindeki büyük bir heyet, Şaban’ın 28. gününden itibaren rü'yet-i hilalin müjdesini beklerdi.

Evvela hilalin zahmetsizce görülebileceği yüksek bir yere çıkılırdı. Süleymaniye, Eyüb, Edirnekapısı, Cerrahpaşa, Fatih camilerinin minaresi bunun için en uygun yerlerdi. Vazifeli memurlar buralardan hilalin görünüp görünmediğine bakar, eğer göründüyse kadıya haber verilirdi. Şahitlerin şehadetiyle Ramazanın başlangıcı i'lam olunur, akabinde kadı büyük bir ziyafet tertip ederdi.

Böylece Ramazan resmen başlamış olur, Topkapı Sarayı’nda bulunan Ramazan topu senede bir kez olmak üzere bu haberi vermek için atılırdı. Camilerin kandilleri ve mahyalar yakılır, davulcular müjdeli haberi halka duyururdu.

Ramazanla beraber şehre büyük bir renk ve canlılık gelirdi. Geceleri ışıl ışıl olan şehirde, gündüz çarşılar insan akınına uğrar; esnafın Ramazana has hazırladığı tezgahları dolup taşardı.

Mesela şekerciler parlak kalaylı küplerini, yaptıkları frenk üzümü, ananas, vişne, kayısı, gül, kızılcık, ceviz, ünnab, erik, ayva, koruk, portakal, turunç reçelleriyle doldururlar; yine özel kaplara humas, limon, bergamut ve ilh. şerbetlikleriyle menekşe, ağaç çileği, demirhindi, nar ve emsali şuruplar koyarlardı.

Tesbihçiler armudî, tam yuvarlak, uçlu, yuvarlak, yarım beyzî yumurta biçimi isimleriyle şekillerini târif ettikleri nafe, mum, öd, pelesenk, kuka, gül, tırnak, bağa, yeniçıkma, sürtaşı, kehribardan otuz üçlük, doksan dokuzluk tesbihlerini perdaht ve çekmecelere istif ederdi.

Devlet daireleri ve okullar Ramazan boyunca öğleden sonra açılırdı. Akşamüstüyse şehri bir oruç rehaveti sarardı.

Sahurda bereket ve sıhhat vardır

Müjdeli haber alındıktan sonraki ilk sahur elbette daha heyecanlı geçerdi. Ramazanın güzelliklerinden biri olan “bekçi baba”lar güzel manileri, maharetli davullarıyla her gece halkı sahura kaldırırdı.

Besmeleyle çıktım yola

Selâm verdim, sağa sola

A benim devletli efendim

Vakti şerif hayrola

Sahur yemeği iftara nispetle oldukça hafif olurdu. Gece kalkan hamarat hanımlar hamurlar yoğurur, gözleme yapar, peynirler, söğüşler, kazandibi çörek, pilav vs. ile masa donatılır, ayran veya hoşaf içilirdi. Sonrasında “niyet ettim Allah rızâsı için Ramazan orucu tutmaya”..

Buyurun dostlar Halil İbrahim sofrasına

İftar sofraları, masada yemek yeme usulünün geliştiği 19. asırda bile yerde kurulurdu. Kocaman sinilerin üstüne zarif işlemeli örtüler serilir, tam ortasına konulan büyük tepside çeşit çeşit tatlı-tuzlu iftariyelikler olurdu. Şimdilerde aperitif dedikleri bu hafif yiyecekler, gün boyunca aç kalmış mideyi yemeğe hazırlamak için bir başlangıç mesabesindeydi.

Neler olurdu bu iftariye tepsisinde: Hurma, zeytin, yeşil zeytin, sele zeytini, beyaz peynir, kaşar peyniri, çerkes peyniri, kaşkaval peyniri, dil peyniri, kaymak peyniri, tulum peyniri, gül reçeli, mürdüm reçeli, ayva reçeli, vişne reçeli, kayısı reçeli, çilek reçeli, incir reçeli, şimdi unutulmuş olan asmakabağı, frenk üzümü, ceviz, patlıcan reçelleri, tütünlük pastırma, kuşgönü pastırma, kıraç pastırması, ev sucuğu, salatalık turşusu, karanfilli soğan turşusu, kebereli patlıcan turşusu, simit, pide, çörek, ünnap, balık yumurtası.. Bütün bunlar mevsimine göre çeşitlilik arzederdi.

Öncelikle Anadolu-Rumeli Hisarları, Yedikule'den iftar toplarının atılması beklenir, ardından zemzem suyuyla oruçlar açılırdı. İftariyeliklerle mide yemeğe hazırlandıktan sonra sininin ortasına nihale konulur ve sırayla yemekler gelmeye başlardı.

Evvela çorba. Ardından etlisi, sebzelisi, böreği, hoşafı, en son tatlısı. Yemeklerin biri gider biri gelirdi.

Sözgelimi bir yemek tablasının üstünde, dört çeşit çorba, pirzola, tavuk, bir et yemeği, bir iki çeşit sebze, börek, pilav, sütlü tatlılar, mevsim meyveleri olurdu.

Elbette bu bahsettiğimiz şeyler her bütçeye göre değişirdi. Ama illaki Ramazanın bereketi en fakir sofrada bile hissettirirdi kendini.

İftar saati uzarsa, arada namaza kalkılır, sonra tekrar devam eden fasıl, teravihe kadar devam eder, bu süre zarfında kahveler içilir, sohbetler edilirdi.

Dişinizi yorduk, bu da kirası

Bizde misafirler her dem baş tacıdır. Hele Ramazanlarda, davetli-davetsiz her kim geldi ise, onu en iyi şekilde ağırlamak, en güzel yemekleri yedirmek ev sahibinin mühim bir vazifesidir. Bilhassa büyük konaklar ve köşkler Ramazan boyunca kapılarını halka açardı. Yani eğer iftar saatinde bunlardan birine girip sofraya otursanız, kimse size "sen kimsin kardeşim" diye sormazdı.

Misafir güzelce ağırlanır, teravihe gitmek üzereyken hane sahibi tarafından kadife keseler içerisinde gümüş tabaklar, kehribar tesbihler, oltu taşlı ağızlıklar, gümüş yüzükler “diş kirası” olarak hediye edilirdi. Fakir fukaraya ise, hane sahibinin zenginliği ve cömertliğine bağlı olarak, gümüş akçe veya altın paralar bir kadife kese içerisinde diş kirası olarak verilirdi.

Yani: “Geldiniz, teşrif buyurdunuz. Bize misafir olup, yemeklerimizden yiyerek dişlerinizi yordunuz. Vaktinizi ayırdınız. İşte bu da kirası.”

Bir de mükellef olmayan çağdaki çocukların tuttuğu orucu satın alma âdeti vardı. Mesela çocuk oruç tuttuğunda evdeki bir büyüğü bunu 1 gümüş akçe karşılığında satın alır ve böylece çocuk oruca teşvik edilmiş olurdu.

Ramazan geldi hoş geldi, cümleye neş’e geldi

Asıl hareketlilik teravihten sonra yaşanırdı. Herkes kendi zevkine, meşrebine göre farklı bir eğlence seçerdi.

Mahya seyri ayrı bir keyifti. Ramazanın ilk günlerinde “hoş geldin ya şehr-i Ramazân”, “merhaba”larla teşrifat yapılır, son günlerde “el-firak”, “el-veda” ibâresiyle veda edilirdi. Mahyacı 15. günden sonra maharetini gösterir, minârelerin arasına gerdiği ipin üstüne kandillerle gül, karanfil, lale resimleri yapar; hadisler, ayetler yazardı.

Direklerarasının hâlâ âbâd olduğu günlerde, tabir-i hal ile "en favori mekanlar" Şehzadebaşı'dan Direklerarası'na kadar olan muhitti ki halk akın akın buralara gelirdi.

Araba piyasaları, canbazlar, meddahlar.. Rengarenk dükkanlar.

Ramazana has tiyatro kumpanyaları pek bir rağbet görür, tiyatroların önünde uzun kuyruklar olurdu.

19. asrın ikinci yarısından sonra İstanbul kıraathanelerle tanışmaya başlamış ve buralar da Ramazan boyunca vakit geçirilen mekanlar halini almıştı. Ziyâretçiler hem kahvelerini, nargilelerini içerler, hem de gazete, kitap okurlardı. Orta oyunu kurulur, kimi yerlerde saz heyetleri fasıl yapardı.

Her gece sahur vaktini davullarla haber veren bekçi babalar, Ramazanın on beşinci gecesinde, bayramın ilk sabahında davulunu çalarak ve maniler söyleyerek ev ev dolaşırdı. O anlarda çocuklar pencerelere, kapılara koşuşular, söylenen manileri zevkle dinlerlerdi.

Ağbani sarıklı, poturlu bekçiler bu on beşinci gecede ellerinde fener, yanlarında manici, zamana zemine göre maniler düzerek bahşişler toplarlardı.

Bize geldik size geldik,

İnci mercan dize geldik.

Başlar tacı iki gözüm

Arzeyledik size geldik.


Bu aya sultan ayı derler

Kaymak ile baldan yerler

Ezelden âdet kılınmış

Bekçiye bahşiş verirler.

El-Firak

Ramazan’ın 15. gününden itibaren şehir daha da hoş bir havaya bürünürdü. Yine bu günde Topkapı Sarayındaki Hırka-i Saâdet, padişah ve teşrifata dâhil zatlar tarafından ziyaret edilir; diğer taraftan Hırka-i Şerif Camii ziyarete açılır, halk, Resulullah’ın mübarek hırka ve sakal-ı şerifini tekbir ve tehlillerle ziyaret ederdi.

Bir diğer önemli gün Ramazanın 27’si idi. Bu gecede minarelere kaftan giydirilir, yani külahından şerefesine kadar dizi dizi kandillerle adeta duvağa büründürülürdü. Yine bekçi babalar davullar çalıp bahşiş toplayarak, bin aydan hayırlı Kadir gecesini haber verir, câmilerde özel merâsimler tertip edilirdi.

28. günden itibaren arife havasına girilir, mahyacılar gönüllerin dili olan sözleri minarelere nakşeder, belki bir top arabası resmi yapılır ve nihâyet bu güzel aya veda edilirdi.

Sultanların şehri İstanbul’da şehirlerin sultanı Ramazan, her sene artan veya eksilen, değişen âdetleriyle böylece gelip geçerdi. Ve galiba her devirde: “Nerde o eski Ramazanlar?” diyen bir eski toprağın serzenişine şâhit olunurdu.


Cuma, Eylül 29, 2006

En büyük asker bizim asker


Bizde adettendir, askerlerimizi davullu zurnalı, düğüne uğurlar gibi göndeririz. Vatan borcu namus borcudur.

Bugün 1914 tarihli Harp Mecmuası'nı incelerken önce bir şehit listesi çıktı karşıma sonra şu beyt:

Bu toprağı Türkün kanı yoğurdu
Annem beni bugün için doğurdu

Aradan nerdeyse bir asır geçmiş. Değişmeyen birşeyler var hala..

Çarşamba, Eylül 27, 2006

Şol Dünya

.
Dünyayı çok sınadık bir bûyimiş
Kamu âlem varlığı bir hûyimiş
Kaplan aslan ejderhâlar cümlesi
Kaynağında ecelin âhûyimiş

Kadı Burhâneddin

bûy: korku, tamah.
kamu: bütün
hûy: tabiat, mizac. (aynı zamanda bir "hu" çekecek kadar. bir hu(y)luk)
ahu: ceylan

Pazartesi, Eylül 25, 2006

Ramazan ve Hırka-i Şerif Ziyaretleri*

Topkapı Sarayındaki Hırka-i Saâdet odası her sene ramazanların on ikisinde Enderunluların temizleme manasına kullandıkları bir tâbirle (pars) edilirdi. Bu münâsebetle (Hırka-i Saâdet) ve diğer emânetler Revan Köşküne nakledilir. Hırka-i Saâdet odasının tozları alınır, şebekenin içi, duvarlar gül sularına batırılmış süngerlerle silinirdi.
Ramazanların on beşinci günleri Hırka-i Saâdet odasında Peygamberimizin hırkası dinî bir merâsimle ziyâret edilirdi. Ata Tarihi bu ziyâret hakkında diyor ki: (Salât-ı zahrdan iki saat evvel padişah, has odalılarla beraber girerlerdi. Has odalılar Hırka-i Saâdetin gümüşten mamul yaldızlı büyük sandukasını gümüş sehpa üzerinden alarak şatrancvârî birbiri üzerine konulmuş som sırmalı ve sâdeler üzerine vaz’ ile nezd-i hümâyûndaki altın anahtarla açılarak derunu münevverine olan 7 adet ağır harir yeşil kadife üzerine som sırma ve inci işlemeli, ekli şeridli bohçaların şeridleri çözüldükte üzerinden açılır iki kanadlı altından yapılmış çekmece yani ikinci mahfazası gene padişahta bulunan altın anahtarla açılır ve bütün has odalılar huzurda bulundukları ve imam-ı evvel ve sânî efendilerle ağalardan olan hasoda imamı ve daha sadâsı güzel müminler ayakla fasılasız Kur’an-ı Azim-i Şan tilâvet eyledikleri halde iptida halife ve sonra işaret buyurduğu sair zatlar tarafından da ziyâret ve telsim edilip ziyâretin sonunda Sanduka-i Saâdet padişah ile mahall-i muhteremine konulur.)
Bir zamanlarda bu ziyâretler esnasında Hırka-i Saâdetin eteği içi su ile dolu bir kazana batırılır, sonra bu sudan teberrüken şişelere doldurulup mühürlü olarak devlet ricâline gönderilirdi. Böyle bir şişe suya mazhar olanlar bunu (zemzem-i şerif) gibi tazim ederler ve oruçlarını bununla iftar edip, şifâ umarlardı. Bu âdeti II. Sultan Mahmud kaldırtmıştı.
Hırka-i Saâdet ziyâretine teşrifata göre dâhil olan devlet ricâli, vezirler, ulemâ ve saray erkânının bu merâsime dâvetleri, katılışları da şöyle olurdu:
Her sene ramazanın 14. günleri kethüda bey vezirlere, Şeyhülislâm efendi tarafından gönderilen defter mucibince de mektubî kalemi, İstanbul kadısına kadar bütün ulemâya nakibüleşraf efendiye ve selâtin camileri şeyhlerine dâvetiye tezkereleri yazarlardı.
Çavuşbaşı ağa da, Yeniçeri ağasına defterdar efendiye sipahi ve silâhtar ağalarıyla cebeci, topçu, arabacı başağalara tezkereler yazar ve bütün bu dâvetiyeler divan çavuşlarıyla sahiblerine gönderilirdi.
Ramazanın on beşinci günü dâvetliler namazdan sonra Babüssaâde önüne gelip (Kubbe-i hümâyûn) tarafındaki yerlerine, ocaklar ağavâtıyla otururlar ve sadrâzamın gelmesine intizar ederlerdi.
O gün Şeyhülislâm efendiyi evinden reisülküttab efendi alıp doğruca Ayasofya Camiine getirir ve bu haberi alan Sadrâzam da Bâbıâli’den kapı takımıyla çıkıp camiye gider ve Şeyhülislâmla beraber namaz kılardı. Namazdan sonra (haberci çavuş) dâvetlilerin (Bâb-ı Hümâyûn)dan girdiklerini bildirir ve Sadrâzamla Şeyhülislâm kapı ricâlinin önüne geçerek topluca saraya giderlerdi
Kendilerini orta kapı haricinde (Rikâb-ı Hümâyûn) ağaları karşılarlar ve atlarından inince Sadrâzamın sağ tarafına (bostancıbaşı), sol tarafına (mirahur-ı evvel), Şeyhülislâmın sağına, (kapıcılar kethüdası) ağa ile soluna (mirahur-ı sânî) ağa geçer ve koltuklarına girip Babüssaâde’ye doğru götürürlerdi.
Babüssaâde’ye yaklaşırken Sadrâzamla, Şeyhülislâm, ağalar tarafından istikbal olunurlar, burada Sadrâzamın sağ koluna Babüssaâde ağası sol koltuğuna (hazinedar başı ağa), Şeyhülislâmın ise sağ koltuğuna (kilerci başı ağa) sol koltuğuna (saray-ı cedid-i âmire ağası) girerlerdi.
Babüssaâde’ye varıldıktan (silâhdar-ı şehriyarî ağa) çelenleri karşılar ve Sadrâzamın sağ koltuğuna geçer, sol koltuğuna da (hâs odabaşı ağa) girer, Şeyhülislâmın koltuklarına da (hâs odalı ağalar) girerlerdi.
(Arz odası) geçildiği gibi diğerlerine izin verilir ve rütbe sırasıyla vezirler, südur-ı kirâm, ulemâ, mirimirandan ise Kaptan Paşa, sonra meşâyih-ı kirâm, Yeniçeri ağası, defterdar efendi, reisülküttab efendi, çavuşbaşı ağa, tezkere-i evvel ve sânî efendi, mektubî efendi, baş bakı kulu ağa, mâliye tezkerecisi efendiler, teşrifatçı Babüssaâde’den girip (Hırka-i Şerife) odasına varırlardı.
Herkes tamam olunca imam-ı evvel ve sânî efendiler Hırka-i Şerife’nin bulunduğu sandukaya mukâbil durarak birer aşir okurlar, sonra sanduka bizzat Padişah tarafından açılarak Hırka-i Şerife’ye yüz sürülme müsâadesi verilirdi.
Merâsime sadrâzamdan başlanır ve sırasıyla şeyhülislâm, vezirler, sudur-ı kirâm, kaptan paşa, yeniçeri ağası, defterdar efendi, reisülküttab efendi, çavuşbaşı ağa ve tezkere-i evvel ve sânî ve mektubî efendiler, baş bakı kulu ağa ve maliye tezkerecisi efendi ve cizye baş bakı kulu ağa ve çavuşlar kâtibi efendi ve emini badehu sipah ve silâhtar ağalar, sonra cebeci, topçu, arabacı baş ağalar, haremeyn müfettişi ve muhâsebecisi ve şehremini ve yazıcı efendi, teşrifâtî efendi, teşrifat kesedârı birbirlerini tâkiben merâsime iştirak ederlerdi.
Sonra gene gelip herkes yerlerinde durur ve meşâyih-i kirâmın her biri (Sanduka-i Şerife) mukabiline varıp iptida duâ ve sonra (ruhsude-i tekrim) eyleyerek dönerlerdi. Sonra Valide Sultanın kethüdası ve rikâb-ı hümâyûn ağaları Hırka-ı Şerife yüz sürerler ve bunu tâkiben Padişahın işaretiyle herkes dışarı çıkıp yalnız sadrâzam, şeyhülislâm ve vezirler kalırlardı. Bu esnâda dışarıda Enderun-ı Hümâyûn hademesinin toplandığı haberi gelince evvelâ vezirler sonra şeyhülislâm ve en nihâyet de sadrâzam, Hırka-i Şerife odasını terkeder ve içeriye Enderunlular girerlerdi.
Sadrâzamla şeyhülislam saraya gelişlerinde olduğu gibi aynı merâsimle gene koltuklarına girilmek suretiyle uğurlanırlar ve orta kapıdan çıkınca (esbi saba reftarlarına) süvar olurlardı.
Hırka-i Şerife odası kapısından girilince tam karşı duvarın köşesinde Hırka-i Şerife sandukası bulunur ve padişah bunun arkasında dururdu.
Bu köşe, kapıdan sonra gelen ocaktan biraz içeri olmak üzere ve ortadaki sütuna kadar iki parça perdeyle örtülürdü. Perdenin içinde padişah, önünde sanduka, sonra sadrâzam ve şeyhülislâm dururlar. Padişahın sağ tarafını da gene perde içinde olmak üzere Darüssaâde ağası, silâhtar ağa ve Enderun ağaları alırlardı.
Şeyhülislâmın altında ve aynı hizâda vezirler yer alırlar ve bunlar perdenin dışında kalırlardı, odanın ocak ve sandukaya mukâbil duvarının kenarına da ulemâ dizilir ve bu hat İstanbul kadısıyla nihâyetlenirdi. Sonra oda kapısının açıldığı duvar kenarında da yeniçeri ağası, defterdar efendi, reis efendi, çavuşbaşı ağa, tezkere-i evvel ve sânî, mektubî ve teşrifâtî efendiler yer alırlardı. Kapıdan perdeye doğru olan mesâfede de şeyhülislâm efendiler dururlardı.
Hırka-i Şerife yüz sürüldükçe sadrâzamla silâhtar ağa üzerlerinde:
Hırka-i Hazret-i Fahr-i Resule
Atlas çarh olamaz bayi endaz
Yüz sürüp zeyline takbil ederek
Kıl şeh-i ümeme arzı niyaz,
yazılı tülbendleri hırkaya sürüp (ruhsune edene) verirlerdi. Merâsimin hitamında yüz sürülen mahal altın maşrapa içinde yıkanıp saklanır ve hırkanın ıslanan yeri de öd ve anberle kurutulurdu.
Mübârek emânetlerin bulunduğu dâireye (Hane-i hassa) denilirdi. Buranın hususî memurları, muhafızları vardı. Enderun bekçiliğini yapan kırk hademe (Has odalılar) diye anılırdı.
Hırka-i Şerif ziyâretlerinde sadrâzam tarafından has odalılara para dağıtılırdı. Sadrâzam o gün has odalılara dört yüz, iki nefer Hırka-i Şerife nöbetçi ağalarına altmış, çizme nöbetçisi ağasına kırk, şeyhülislâm çizme nöbetçisi ağaya yirmi dört, nefer şilteci ağalara otuz, bostancılara on, beş neler has odalı lalalara iki yüz, tülbend ağasına elli, miftah ağasına elli, baş çuhadar ağaya elli, pişkerî ağaya elli, ikinci çuhadara kırk altın verirdi.
Aynı gün teşrifâtî efendi eliyle de ak ağalar kapısında, kapı ağasına on beş zülüflü baltacılara sekiz, orta kapıcılara on beş, ak ağalara altı bölük basılara altı, kapıcılar kâtibine iki, dolayıcıya sekiz, baklava dağıtanlara beş, beyaz külâhlıya üç, meydancılara iki altın çıkınlar içinde tevzi edilirdi.
Hırka-i Şerif ziyâret günü, yeniçerilere de baklava verilmek mutaddı. O gün Orta Kapı tarafından mutfak emini, aşçıbaşı vesâir mutfak hademesi toplanır ve her ocağa (bermucib-i defter) baklavaları dağıtılırdı.

*Asırlar Boyunca İstanbul isimli kitaptan iktibastır.

Cuma, Eylül 01, 2006

Bu Bağ-ı Faninin Gülü, Elbette Fanidir Heman..


Ben şimdi hangi alemi seyrediyorum ki, diller taş. Sözler taşlara râm olmuş.
Kâselerde meyveler ikram ediliyor. İri ve olgun narlar, üzümler, elmalar, taş.

Eğer şah-ı cihan olsan
Felek kaddini bükmez mi
Kara yerde türab olduk
Sana ibret bu yetmez mi

Demet demet çiçekler, lâle, zambak, karanfil, taş. Bir yanına güller takılı serpuşlar. Kimi Serdengeçti, kimi Yûsufî, Mevlevî, Kâtibî, hep taş...
Hû çekiyor kimi derinden, ve “Ya Hû!...”
Kelâmullah’ı nakşetmişler gönüllerinin ortasına. Kimi tâlik, kimi sülüs, kimi divânî, taş:
“Küllü men aleynâ fânin”, “Küllü şey’in hâlikun illâ vechehu”...
Merhûm, kimi merhûme.. Konuşuyorlar, sözlerini işitemiyorum. O vakit yine taştan neferler dikiliyor karşıma.
Başlarından bâd-ı ecel esmiş, âb-ı ecel imiş son azıkları, kimi şirpençe idim, kimi vebâydım, kimi müzminim deyip geçiyor.
Bir taş dokunuyor yüreğime. Destârında gonca gül, ana-baba ıstırabı hala kıvrımlarında, figân etmekte inceden inceye:
“Nevcivânım uçtu cennet bağına”.
Sonra diğeri, şükûfeden tacıyla meskûn bir köşede, gencecik bir hanım:

Emr-i hakkla türlü emraz geldi benim tenime
Bulmadı sıhhat vücudum sebeb oldu mevtime

Bir âlem ki burası, göz daha ilk adımda gördüğünü haber vermekten ferâgat eder. Dem çeker bülbül seherden sabaha, güller açar, sümbüller bakışır, serviler sarar dört bir yanı, serviler ki elif-endam... Itrî bir hava, derinden derine esen rüzgâr, kumruların mahzûn cıvıltıları, uzaklarda bir yerlerde sakince akan suyun şırıltısıyla mest olurken, her adımda ibret, her adımda huşû, karşıda İstanbul’un hayret verici güzellik manzarası ve ölüm yâd edilir her adımda.
Nâmını hayr ile andırmaya eyle himmet
Âleme geldiğine bir taşı terk etme delil
Taşı da, nakşını da mahv eder eyyâm amma
Ebedî, elsinede daim olur zikr-i celil

Perdenin indiği zannedilen bir anda, perdeler kalkar burada ve hala perde var bilirim bakışlarımda.
Bir âlem ki bu mekân, başka bir âlemin kapısıdır. İşte şimdi ben o ilk âlemin dahî sathında yol alıyorum ki, Hüve’l-Baki diye diye bekler kulları, Hüve’l-Hayy ellezi la-yemut...