Sayfalar

Pazartesi, Ekim 03, 2011

Kitap Fuarı Yaklaşırken

fuara gideceklere tavsiyelerim şunlardır:
-erken gidin. ama açılış saatinde orada olmayın. çünkü bir sürü öğrenci grupları olacaktır. girişte boşuna beklemeyin.
- kitaplarını sürekli takip ettiğiniz yayınevleri varsa, girişteki haritadan yerlerini tespit edin ve dolaşmaya bu tespitle başlayın. böylece süreden tasarruf edebileceğiniz gibi, aradığınızı da çabuk bulursunuz.
-o kadar çok çocuk zırıltısı duyacaksınız ki yalnızsanız yanınızda bir mp3 çalar vs olsun. hatta yalnız değilseniz de olabilir. çünkü bir süre sonra yanınızdakiyle bile iletişim kuramıyorsunuz.
-indirimlere çok da aldanmayın. internet üzerinden alışveriş yapmak daha hesaplı ve külfetsiz oluyor. fakat elbette yeni yayınları görmek için güzel bir fırsat. olmadı beğendiğiniz kitapları not alıp, internet üzerinden de satın alabilirsiniz.
-vaktiniz kısıtlıysa, bazı merak ettiğiniz stantların broşürlerini alarak yolunuza devam edin.
-eğer çok vakit geçirecekseniz, cebinize bir çikolata filan atın.

Pazartesi, Mayıs 09, 2011

Yedi Çok Geç. Altısında Neyse Hayat Boyu O...

Yaklaşık altı aya yakın bir süredir bir anaokulunda staj yapıyorum. 6 yaş grubu 24 çocukla uğraşmak, yetişkinlerle uğraşmaktan çok daha zor. Günlük planları gerçekleştirmek, sözgelimi bir drama etkinliği, oyun faaliyetini uygulayabilmek, ilmî bir makale yazmaktan çok ama çok daha zor geliyor bana.
Vakt-i zamanında hasbelkader okuduğum ve devam ettiğim süre zarfında hiçbir şekilde sevmediğim çocuk gelişimi bölümünden uzun yıllar sonra, yetmiyormuş gibi bir de okulöncesi öğretmenliğini bitiriyorum. Hala saçma geliyor. Dört yıl oldu üstelik...
Üstelik lise stajımdaki 6 yaş grubu öğrencilerimle şu anda aynı yaşta olan staj arkadaşlarımdaki o enerjiyi gördükçe büsbütün soğuduğum bu bölümü ne diye okuduğumu soran olursa kendimi avuttuğum tek cevapla karşılık verebilirim:

Çocuklar için yazılmış doğru dürüst tarih kitapları yok. Belki aldığım iki eğitimi birleştirerek bu konuda birşeyler yapabilirim. Onunçün...
Yapar mıyım? Göreceğiz...


Staj günlerim bana çocuk aleminden ne kadar uzak olduğumun bir ispatıydı. Her hafta yeni bir macera, her hafta insanoğlunun küçükken içinde yaşadığı o hayal aleminin, o ütopyanın nasıl da yok olup gittiğinin ilginç bir seyri de aynı zamanda... Fakat diğer taraftan koskocaman egomuzun, rekabet ve kıskançlığımızın küçülmüş, ufalmış ve aslında o değişmez tablosuna şahitlik... Bu kadar değişmeyen ve bu kadar değişebilen başka bir canlı var mı acaba. İç içe tezatlar...

Birçok diyalogtan birini misal edecek olursak:

Arda: Ben hamburger yedim... Yanında kola içtim.
Emirhan: (sağa sola bakılıp düşünülür) Ben de örümcek yedim.
Mefki: Ben kaka yedim!

Aslına bakarsanız "Yedi Çok Geç". Zira insan "altısında neyse hep o imiş." Bunu da öğrendim.




Kansizligimin (!) Delilidir


Vakt-i zamanında yazdığım ve sonra muhtelif örneklerine ve hatta kopyala-yapıştır yöntemiyle direkt kendisine çeşitli sitelerde rastladığım Osmanlı Armasını Tanıyalım yazıma gönderilen bu zarif, bu ince, bu güzel yorum için o meçhul/e insan kişisine teşekkürlerimi borç bilirim. Sayesinde insanın hendesî olarak ne kadar geniş ebatlara sahip olabileceğini bir kez daha müşahede etmiş oldum. Var olsun...

Topkapı Sarayında bulunan o oyma taş armadaki hilalleri nasıl söküp de kansızlaştığıma gelince, sırr-ı müverrihtendir, fâş edilmez!

Perşembe, Nisan 21, 2011

O Mahkemeden Beraat Ettik (?)


Gördüğüm kadarıyla bizim konağın yasak kaldırılmış olsa da bazı arkadaşların yasakları hala devam etmekte. Bunu neye göre, kime göre yapıyorlar bilmem...
Darısı diğer blogların başına...

Salı, Ocak 18, 2011

Cadılar Zamanı Ya da Ortaçağ'ın Günah Keçisi



Dikkat: Bu yazı spoiler içermektedir. Filmi izleyecek olanların okumamasını tavsiye ederim.


Pazar günü ne yapalım ne edelim derken, "Nicolas Cage'in filmi gelmiş, hadi ona gidelim" dedik. Bu tamamen ezbere yapılmış, Nicolas'a olan sevginin ve "evet bu adamın filmine gidersen pişman olmazsın" yargısının bir sonucuydu.
Ne de olsa önceki filmi "Büyücünün Çırağı" bizi memnun etmiş, hoşça vakit geçirtmişti.
Filmin ilginç başlayan ilk dakikalarından sonra, kendi aksiyonu içinde hantal giden, konusu kesinlikle cılız olan, tabir-i caizse gönüllerde karanlık Ortaçağ'a kandil yakma sevdası taşıyan bir filmle karşı karşıya kaldığımızı anladık.

Evet, bir takım cevaplar (!) vardı filmde. Neydi bunlar:

1- Cadı diye birşey yoktur, şeytanın insan bedenine girmesi vardır. Kadınlar çiçektir, onları yakmayalım. Hem zaten bütün o cadı sanılan kadınların içine şeytan kaçmıştı. Bizi aldatan batıl inançlarımız değil, şeytanın hileleriydi.
2- Haç uğruna binlerce insanı katledebilirsin, ama sıra tek bir kadına geldi mi, ne din tanırsın, ne vatan millet Sakarya... İşte orda durmalı, asker kaçağı olmalısın. (Senden de bunu umardım Nikılıs, peki onca insanı öldürürken sevgili vicdanın neredeydi)
3- Haçlı seferlerinde yüzbinlerce kanı döktüren aslında kilise değildi, rahip kılığına girmiş şeytan tarafından kandırıldık. Yine onun hileleri...
4- Edremit'te Araplar yaşar.
5- Veba hastalığı, şehirleşmeyi bilmemekten, altyapı eksikliğinden, temizlik anlayışının yoksunluğundan ve tababete batıl yaklaşımlardan dolayı koskoca Avrupa'yı kırmamıştır. Bilakis, şeytanın kara bir büyüsünden ibarettir...
6- Şeytan yaklaşık 2-2,5 metre uzunluğunda kılsız çirkin bir tür yarasadır.
7- Her kim veya ne olursa olsun, kutsal su ve kutsal bir kitaptan okunacak dualar Şeytanı yok edebilir. (bu hikayeyi sanki daha önce defalarca görmüştüm) Ama siz yine de evde tek başınıza denemeyin...

Hasıl-ı Kelam: Evet bu tarz şeyler çoğu filmde vardır. Bir kurguyla karşı karşıyayız. Mantık aramayabiliriz. Ama bu kadar sıradan bir kurguyu, basit bir tekrarı ve saçma bir aklamayı hiç beklemiyordum doğrusu.
Bir daha olmasın Nicolas, bir daha olmasın...

Çarşamba, Eylül 29, 2010

belagat-ı osmaniyye'den nefhalar*...

*esinti


Belagat-ı Osmaniyye isimli eser Ahmet Cevdet Paşa tarafından yazılmış, kayda değer ilk Türkçe belagat kitabı. O zamana kadar hazırlananlarda Arapça ve Farsça örneklendirmelere çokça yer verilmiş. Kaşgarlı Mahmut gibi Ahmet Cevdet Paşa da bir ispata girmişçesine Türkçemizin belîg bir dil olduğunu ortaya koymuş eserinde. Kendi dönemi içinde birçok tartışmalara yol açmış bu eser. Konuyla ilgili makale ve kitaplar neşredilmiş. Çok fazla ilgi çekmiş olmalı ki Osmanlıca olarak 7 kez yayımlanmış.

Kitapta, "sanayi-i bediiyye" yani "edebi sanatlar" başlığı altında "müşâkele sanatı"ndan bahsedilmekte.
Özetle bu, bir şeyi, sohbetinde bulunduğu bir şeyin ismiyle zikr etmek imiş.
Örnek:
Bir konağa yalınayak gelen fakire "Ne türlü yemek istersin, pişirelim" denilmesi üzerine, "bana bir çift ayakkabı pişiriniz" demesi gibi...

Dilenciye bakınız efenim! İnsanın, "nerede o eski dilenciler!" diyesi geliyor...

hamiş: Kitabın mukayeseli ve transkripsiyonlu tam metni 2000 yılında Akçağ yayınlarından neşredilmişti. Meraklısına...

camları açalım konak havalansın...

Oldukça uzun bir aradan sonra konağıma dönmüş bulunmaktayım. Özlemişim...

Cumartesi, Ocak 02, 2010

Cumartesi, Aralık 26, 2009

Söz bir cevherdir, laf'a kananlara uğurlar olsun...

Bazan düşünüyorum da olaylar veya meseleler karşısında, ilmimiz ve ferasetimiz dar olduğu için mi bizi temsil edenlerin basit insanlar olmasını tercih ediyoruz?
Öyle olduğumuzdan mı niteliksiz ve sathî değerlendirmeleri alkışlayıp taltif ediyoruz? Yok eğer öyle değilsek şu görünen köy için de mi bir kılavuza maaş bağlayacağız?

Her rüzgarla oraya buraya savrulan kuru yapraklar misali, kimin rüzgarı daha güçlüyse yönümüzü o belirliyor. Birileri sahneye bir oyuncu çıkarıyor, hep birlikte tezahüratla alkışlıyoruz.
Dün sokaklardan toplatılan sakallı cüppeli insanlara "mürteci" diyenler, bugün içlerinden birinin "medyatik" konuşmalarıyla sermest ettiler hepinizi (!)

Söz, meramımızı ifade etme aracımızdır. Onun üstünde kelam vardır Büyüklerin vecizelerine "kelam-ı kibar" denilir bu yüzden. Kelamın en büyüğü Mevla'ın kelamı Kur'an-ı Kerimdir.
Buradan hareketle ve Peygamber Efendimizin mübarek sözlerine nazaran diyebiliriz ki hitabette belagat ve fasahat mühimdir. Yani önüne her geleni kürsüye çıkarmak, belki son devrin icatlarındandır. Eğer kabul görüyorsa, "arz" kadar "talep"te de büyük bir arıza olduğu aşikardır.
Sözün altında ise "laf" vardır. Hatta eskiler bunu "laf-ı güzaf" şeklinde terkip etmişlerdir ki "boş laf" demektir. Laf, değersizdir. Çok laf, sarfedeni de değersizleştirir. Hele ki kürsüde o hataya düşmek akıl sahiplerinin yapacağı bir şey değildir.

Şimdi "kralın soytarısı" misali bir cübbeli çıkmış. Ne edep var, ne hitabet. O kral kimdir necidir bilmem ama, muhtemelen "çıplak".
Her laf edenin peşinden gidenleriyse kurt kapar. Belki de o lafbazın kendisi kurttur.

Gayet argo ve üsulden uzak sözleri ağzından dökülürken, "adam da ne güzel söylemiş" demek yerine, şöyle bir düşünmemiz gerekmiyor mu: Bu mesele karşısında efkar-ı umumiyeyi temsil edecek olan sözler bunlar mı? Biz Türk halkı bu kadar kalitesiz mi ifade ediyoruz meramımızı?
Herkesi silkinip kendisine gelmeye davet ediyorum. "Biz böyle iyiyiz" deyip gelmeyenlerin de yarın o cübbeliye kimbilir hangi vesileyle küfür edeceklerinden adım kadar eminim. Lakin biz o esnada daha seçkin ve mühim şeylerle meşgul olacağız. Bizden söylemesi...

Vesileyle Yunus Emre'nin ruhuna da rahmet okumak istiyorum. Bir şiirinde der ki:

Yunus bu sözleri çatar, sanki balı yaga katar
Halka mata’larun satar, yüki gevherdür, tuz degül

Yani ki, söz bir cevherdir. Onu tuz satıcısına emanet edersen, kıymetini tuz pahasına çevirerek satar. Siz siz olun, sözü sahibinden dinleyin.