Pazar, Aralık 20, 2009

Domuz: Sadece gribi değil, kendisi de her yerde

Biz küçükken evimizde söylenmemesi gereken kelimeler vardı. Hala da vardır. "Salak, aptal, manyak" da dahil olmak üzere her türlü argo, küfür, hakaret ihtiva eden kelimelerdir bunlar. Aslında argo bilmemek insanı zor durumlara düşürebiliyor. Ki bu gibi halleri vakt-i zamanında yaşamışlığım var. Tabi konumuz bu değil.
İsmi söylenmemesi gereken bir de hayvan vardı. Çünkü annemin dediğine göre onun ismi söylenirse 40 gün evin beti bereketi kaçardı.
Tam bunun üstüne söylemek de olmaz ama, bahsettiğimiz hayvan, başlıkta da belirttiğimiz üzre domuz.
İşte biz ona çeşitli müstear isimler düşünerekten hayatımızı sürdürürken, yiyecek maddelerimizde bu hayvanın yağının da kullanıldığı söylentileri canımızı sıktı. Başladık marketlerde emilgatör numaralarını takip etmeye. Yok bilmem ne numaralı emilgatör, domuza delalet eder.
Bir dönem böyle geçerken, çeşitli efsaneler de dolanmaktaydı:
Türkiye'ye bilmem kaç ton domuzyağı giriyor.
Bu bize epey bir müddet katıyağlara uzaktan bakmak için yetmişti. Ama gel zaman git zaman unuttuk hepsini.
Yine biz küçükken, hatta yakın bir zamana kadar, domuz hayvanını çok fazla görmezdik. Küçükken nadiren de olsa tv'de gördüğümüzde gözlerimiz faltaşı gibi açılırdı.
Defter kapları, çıkartmalar, hayvanlı hikayelerin hiçbirinde kadroya dahil değildi domuzcuk.
Ama şimdi yeğenimin hikaye kitabında var mesela. Hatta bizim ufaklık onu eski Türkçemizdeki haliyle telaffuz ediyor: Teyze bak bu donuz...
Anlaşılan oydu ku bu hayvan hayatımıza bir şekilde nüfuz etmeye başlamıştı.
Son zamanlarda, bir zamanlar evimizde telaffuzu yasak kelime herkesin diline pelesenk olmuş halde. Domuz gribi aşağı, domuz gribi yukarı.
Geçen gün telefonda babamla konuşuyorum. Domuz gribini belirtmek için hala müstear isim kullanıyor. Ne ironik. Taa Rusya'da, domuzun helal olduğu memlekette alışamamış telaffuz etmeye, ama biz ağzımızı doldura doldura "heee domuz gribi mi evet..." deyiveriyoruz.
Bu hal beni rahatsız ediyordu. Yani sürekli domuz kelimesini kullanmamız. Başka bir isim bulunamamış mıydı.
Hatta bir teyzeden şunu duydum. Çok da güldüm aslında:
"Domuz gribi olmak birşey değil. Ya bu hastalıktan ölürsem. Ne diyecekler: Domuz gribinden öldü. Fuu ismi bile kötü"
İşte ben bu ismi hazmedememişken, tam da "insanın sevmediği ot burnunun dibinde bitermiş" misali bir hadiseyle karşı karşıya kaldım.
İçime oturdu doğrusu.
Şöyle ki:
Derimod isimli mağazadan çok da beğenerek bir çift çizme aldım. İspanya'dan ithal edilmiş de, çok kaliteli bir markaymış da. Eh almamak olmaz.
Tabi bu bir aydan fazla oldu. Bu süre zarfında çizmeyi kullanmadım. Geçenlerde kullanmaya karar verdiğimde bir şey dikkatimi çekti. Çizmenin astar derisinin büyük ve seyrek gözenekleri vardı. Bir zaman şöyle duymuştum: "eğer derinin gözenekleri büyük ve seyrekse, domuz derisidir" İçime bir şüphe düştü. Bir aydır evimde o deriyle yaşıyordum üstelik. Şüpheyi dindirmek için çizmeyi Çemberlitaş'taki dericilere gösterdim. İlk bakışta "domuz derisi bu" dediler. E tabi beni bir keder kapladı. Verdiğim paraya mı yanayım, kursağımda kalan hevese mi, onca zaman bu deriyle bir arada yaşamış olmama mı?...
Şimdi her ayakkabı alacağımız zaman orasını burasını didikleyeceğiz evet. Çünkü meğerse Türkiye'deki deri eşyalarda da domuz derisi çokça kullanılıyormuş.
Her dönerciden döner alamamak...
Her pastaneden pasta yiyememek...
Her deri ayakkabıyı giyememek...
Tavuğa hiç bakmamak...

Bakalım araştırsak liste nereye kadar sürecek. Murdar olmayanı yeme/içme/giyme mücadelemizdeki sınırlar ne kadar daralacak...
Read rest of entry

Çarşamba, Aralık 16, 2009

Aralıkta İstanbul'da Neler Olacak?

Bazı bir takım toplantıları haber verelim:

17 Aralık Perşembe

Sınavlara Hazırlık Aşamasında ve Kişisel Başarıda Motivasyonun Önemi
Neslihan Erözbek
Düzenleyen: Aziz Berker İlçe Halk Kütüphanesi Müdürlüğü
Saat: 14:00
Yer: Aziz Berker İlçe Halk Kütüphanesi Konferans Salonu
Adres: Rıhtım c. Rasimpaşa m. Nüzhet Efendi sk. no: 53 Kadıköy

18 Aralık Cuma

Beyazıt Hamamı Onarımı
Veysel Hazar
Düzenleyen: Röleve ve Anıtlar Müdürlüğü
Saat: 14:00
Yer: Röleve ve Anıtlar Müdürlüğü Salonu
Adres: Matbaa-i Amire Binaları Topkapı Sarayı 1. Avlu içi Sultanahmet

21 Aralık Pazartesi

Yusuf Has Hacib ve Eseri Kutadgu Bilig
Prof. Dr. Zülal Ölmez
Düzenleyen: Milli Yazma Eser Kütüphanesi Müdürlüğü
Saat: 14:30
Yer: Milli Yazma Eser Kütüphanesi Müdürlüğü Konferans Salonu
Adres: Macar Kardeşler c. Feyzullah Efendi sk. no: 1 Fatih

Osmanlı'da Mali ve İktisadi Yapı

Prof. Dr. Mehmet Genç
Düzenleyen: Birlik Vakfı
Saat: 19:00
Yer: Birlik Vakfı
Adres: Yeniçeriler c. no: 13 Çemberlitaş

23 Aralık Çarşamba

Marmaray Sirkeci Kazısı Cam Buluntuları
Doç. Dr. Uzlifat Özgümüş
Düzenleyen: İstanbul Arkeoloji Müzeleri Müdürlüğü
Saat: 16:00.
Yer: Arkeoloji Müzesi Yıldız Salonu
Adres: Osman Hamdi Bey Yokuşu Sultanahmet

2009 Katip Çelebi Yılı Nedeniyle Katip Çelebiyi Anıyoruz
Prof. Dr. Mustafa Kaçar
Düzenleyen: Şemsipaşa İlçe Halk Kütüphanesi Müdürlüğü
Saat: 14:00
Yer: Şemsipaşa Kütüphanesi Toplantı Salonu
Adres: Şemsipaşa c. no: 43 Üsküdar

25 Aralık

Tarih ve Kültürümüzde Kırım
Dr. Aras Neftçi
Düzenleyen: Süleymaniye Yazma Eser Kütüphanesi Müdürlüğü
Saat: 14:00
Yer: Süleymaniye Yazma Eser Kütüphanesi Konferans Salonu
Adres: Ayşekadın Hamamı sk. no: 35 Süleymaniye

28 Aralık Pazartesi

Mesnevilerimizin İlki Kutadgu Bilig

Prof. Dr. Mustafa Kaçalin
Düzenleyen: Milli Yazma Eser Kütüphanesi Müdürlüğü
Saat: 14:30
Yer: Milli Yazma Eser Kütüphanesi Müdürlüğü Konferans Salonu
Adres: Macar Kardeşler c. Feyzullah Efendi sk. no: 1 Fatih

29 Aralık Salı

Şehzade Sancakları ve Şehzadeler

Prof. Dr. Feridun Emecan
Düzenleyen: Topkapı Sarayı Müzesi Müdürlüğü
Saat: 15:00
Yer: Topkapı Sarayı Konferans Salonu
Adres: Topkapı Sarayı Müzesi Sultanahmet
Read rest of entry

Salı, Aralık 15, 2009

bu insanlar kime bakıyor?

Bir anda hepsi sizi seyrediyormuş gibi değil mi?

Aslında bizimle ilgilenmiyorlar. Solda Theodosius ve eşi, sağda çoluk çocuğu, mağlup ve esir düşmüş düşmanlarının teslimiyetini izlemekteler.
Zaten bakışlarında bir düşmanlık hissetmemek mümkün değil. "ne var kardeşim, bir şey mi yaptım, ne öyle dik dik bakıyorsunuz?!" diyesi geliyor insanın...

bir de mesaj vermek istiyorum haşmetmeapa:
Efendi, imparator da olsan, koskoca taşı Mısır'dan getirip, İstanbul'un ortasına da diksen, "ölümsüz bir abidem olsun" diye, kafan böyle kopar, yüzün görünmez işte.

Ne demişler: "Padişah da olsan er kişi niyetine"

hamiş 1:
Yukarıdaki sözlerime yapılan bir itirazdan dolayı şunu eklemeyi uygun görüyorum:
Bu taşı İstanbul'a getirtmek isteyen Constantinus idi. Lakin ancak İskenderiye'ye kadar getirtilebildi. Bunu daha sonra Julianus başarmış olsa da, meydana diktirmeye ömrü vefa etmedi. Sonunda Theodosius bu işin üstesinden geldi ve taşı meydana diktirdi. Altındaki mermer kaidenin dört tarafına da çeşitli olayları konu eden sahneler oyuldu.
Taşın adı Theodosius sütunu oldu.
Evliya Çelebi'ye göre, İstanbul'u afetlerden koruyan tılsımlardan biridir.

hamiş 2:
Eskiden bu taşlar öyle derinde değildi. Yani toprağı kazıp kazıp sütun dikmediler.
Bir rivayete göre, Sultanahmet Camiinin temelinden çıkan toprak meydana yığılmış ve oradaki abidelerin kaideleri toprak altında kalmıştı.
1857'de İngiliz bir araştırmacı kazı yaparak, kaidelerin en alt seviyesine kadar ulaşmıştır. Daha sonra etrafı korkulukla çevrilmiş ve bugünki halini almış.
Read rest of entry

Cumartesi, Aralık 12, 2009

Kaldırımlar

tarihî sokaklar... ışık ve gölge... İstanbul... kaldırımlar... insanlar... fotoğraf makinem... ben... tarihî sokaklar... ışık ve gölge... İstanbul... kaldırımlar... insanlar... fotoğraf makinem... ben... tarihî sokaklar... ışık ve gölge... İstanbul... kaldırımlar... insanlar... fotoğraf makinem... ben...

video
Read rest of entry

Cumartesi, Aralık 05, 2009

Farsça Hocasından Güzellemeler

Farsça öğrenmeye başladım. Yok yok... Moda diye değil. Osmanlıcama faydası olsun istiyordum. Bu günlere nasipmiş. Hoca iyi güzel de kadiim bir İranlı-Türk mücadelesi yaşamakta içten içe. Mevlana'yı anlatırken onu İran topraklarından geçirip, mükemmel medreselerinden dem vurmakta mesela... Yani demesi o ki Mevlana bile bizim topraklarımızdan geçerek Mevlana olmuş. Öyle olsun bakalım.
Derse yeni başladığım için hocayla münakaşaya girmek, sürekli muhalif olmak istemediğimden şimdilik içseslerimle yetiniyorum. Elbet bize de sıra gelir...
Ya da biz de bir gün İran'a gider, Farisilerin kendi dillerini nasıl katlettiklerini izleriz. Yani umarım. Ya değilse...

Hoca mütemadiyen Türkçemizi aşağılamakta.

-Hocam baba da var Farsçada peder de. Neden peder'i kullanıyoruz?
-Baba çocukçadır. Çocuklar baba'yı kullanır. Siz hepiniz onu kullanıyorsunuz, ama İran'da çocuklar baba der.


-Siz herşeye yapmak diyorsunuz. Çocuk yapmak, ev yapmak, park yapmak. Bizde hepsinin fiili ayrıdır. Masa imal etmek, bina inşa etmek vs. gibi.
-(içsesim) Ama bu kullandıklarınızı anlıyoruz ve kullanıyoruz. Demek ki sorun Türkçede değil, Türkçesi kıt Türklerde...

-"boşkaab"... Bak, bu Türkçe. Tabak demek. Ama siz ne yapmışsınız, bunu bırakıp Arapçasını almışsınız.

-Kaase! (kalın okuyarak) Bildiğin kase.
-Hocam oradaki a harfini neden inceltmiyorsunuz?
-Yook, Farsça'da öyle inceltme yok.
-(içsesim) Tabi ki yok. O bizim güzel İstanbul Türkçemizin bir eseridir...


hamiş: Dünyada bizimkisi kadar güzel söylenen sayma sayıları yok. Tamam dünyanın bütün dillerini bilmiyorum. Ama bakın şimdi şuna:

hezar o devist o neved o se = bin iki yüz doksan üç = 1293
hangisi daha güzel?
Read rest of entry

Perşembe, Aralık 03, 2009

Edebiyat Mevsimi

7-12 Aralık tarihleri arasında Sultanahmet Kızlarağası'nda Edebiyatın Mevsimi yaşanacakmış. Festival, çeşitli etkinlikler, söyleşiler ve ödüllerle edebiyatseverlere mevsim meyveleri sunmakta.

İlgisini çekenler, programları merak edenler şuradan buyursunlar:


Read rest of entry

Salı, Kasım 24, 2009

ism-i oğuz: Oğuz Kimdir, Ne Değildir...

-Oğluma Oğuz ismini vermek istiyorum. ne dersin?
-hmm. bir bakalım Oğuz ne demekmiş.

İşte herşey böyle başladı. Ben ne bilirdim meselenin bu kadar karmaşık olduğunu...

serzenişinden sonra....


Bir çok manalar atfedilen, anlam birliğine varılamayan bazı isimler vardır. Çelişkiler ve farklı iddialarla gelişip zenginleşir. Öyle ki belki ilk kullanıldığı halden bambaşka hallere bürünürler.
"Oğuz" kelimesi de bunlardan biri.
Çok şey söylenmiş Oğuz için.
Bunları toparlamak zor. Ciddi bir çalışma yapmak gerekir. Ama ben işin kolayına kaçmayı düşünüyorum. İşin kolayı bildiğim ve bulduğum kadarıyla Oğuz'la alakalı söylenenleri alt alta yazmak.

Czegledy
, Oğuz'un Uygurların yönettiği birliğin kurucu unsurlarından biri olan Dokuz Oğuz olarak bilinen topluluğun ortak adı olduğunu söyler.
(Karoly Czegledy, "From East to West: The Age of Nomadic Migrations in Eurasia", c.ILI, AEMA, 1983)

Golden'a göre Oğur/oğuz (Çuvaşça r=z), oğul, oğlan, oğlak, oğuş/uğuş vb. gibi akrabalık, akraba olma kavramlarına işaret eden Türkçe oğluq'tan türemiştir. (Bu biçimler, Clauson, Sevortjan, Lessing, Kononoff, Rodoslounaja, Golden tarafından kabul görmüştür.)
(Peter B. Golden, An Introduction to the History of the Turkic Peoples, Wiesbaden 1992)

Bunu, boy birliğini ifade eden bir terim olarak düşünmüş olabilirler. Aynı iddiayla alakalı bir başka örnek Kononoff'un yaptığı çalışma:

Kononoff, Oğuz kelimesinin anlamı konusunda analojik bir sonuca ulaşmış:
Oğuz etnik isimlendirmesinin asıl çekirdiği og-"boy, kabile" kelimesi teşkil eder ki bu aynı zamanda kadim Türklerdeki "o"-"ana" kelimesiyle ve keza "o uk"-"torun-oğul" ve "o uş"-"akraba" ile doğrudan bağlantılıdır.
Böylece başlangıçta sadece kabileler ve kabileler birliği anlamını ifade eden "oğuz" kelimesi, zaman içinde olayların gelişmesiyle birlikte determinatif bir mana kazanarak etnik topluluk ismi haline gelmiştir.
(Gumilev, Eski Türkler, İstanbul 2002)

Faruk Sümer, Oğuzlar isimli eserinde Oğuz kelimesiyle ilgili bazı iddiaları sıralamış. Bunların içinden, hem Sümer, hem de bir çok Türk tarihçi tarafından en çok kabul gören iddia Nemeth'e ait.
Nemeth, Oğuz sözünü ok+uz şeklinde tahlil etmiştir. Ona göre ok, boy; "z" de çoğul edatıdır. Böylece Oğuz=Boylar demek oluyor.
W. Bang başta olmak üzere, bazı bilim adamları Oğuz'daki "ğ" sesininden dolayı, Nemeth'e itiraz etmişler.

Sümer, çürütülen veya kabul görmeyen diğer iddiaları da şöyle sıralar:
- Oğuz Kaan Destanında "ilk süt" anlamına gelen "ağız"ın Oğuz anlamına geldiği iddiası. Fakat destanda, Oğuz Han dünyaya geldikten bir yıl sonra konuşmaya başlayarak: "Sarayda doğduğum için adım Oğuz konulsun" demiştir. Buna göre iki kelime ayrı şekillerde geçmektedir.

-J. Marquart'a göre Oğuz, ok+uz kelimelerinden gelmiştir. Ok=ok, uz=adam demek olup, oklu adamlar manasına gelmektedir. Fakat bu görüş de kabul görmemiştir.

- D. Sinor, öküz; L. Bazin ise tosun kelimesinden geldiğini ileri sürmüşlerdir.

-J. Hamilton, Oğuz'un oğuş'tan geldiğini iddia eder. Fakat oğuş kelimesi de oğuz kelimesiyle birlikte Göktürk Kitabelerinde geçmekte olup, akraba-aile manasına gelmektedir.

Bütün bu iddialardan en tutarlı olanı, yukarıda belirttiğim gibi Nemeth'e ait.

Aydil Erol adındaki bir araştırmacı Adlarımız ismiyle yayımladığı kitabında, tabiri caizse Allah ne verdiyse tarzında bir çalışma yaparak, kaynak belirtme gereği de duymaksızın, her ismin çeşitli manalarını yazmış. Buna göre Oğuz şu anlamlara geliyor:

-Türkiye'nin bir çok yerinde "Hile bilmez, kötülük yapmaz" anlamında kullanılır.
-Sağlam, gürbüz, güçlü.
-Temiz kalpli, dost, iyi arkadaş.
-Köylü, basit, saf, tücrübesiz kimse.
-Mübarek, pak yaradılışlı.


Oğuz Han'ın Kuran-ı Kerim'de geçen Zülkarneyn olduğuna dair iddialar da vardır.
Mesela Neşrî Cihannüma adlı eserinde buna işaret eder:
"Etrak şöyle zu'm ederler ki Hak sübhanehu ve teala Kelam-ı Kadiminde zikr ettüğü İskender-i Zülkarneyn meğer bu ola derlerdi"

Bunun dışında bazı Tevarih-i Al-i Osmanlarda da Oğuz Han'ın Zülkarneyn olduğu zikredilir.

Oğuz Han, yine Neşrî'nin ifadesiyle, "bilad-ı arzı şarkan ve garben ve Çin ve Hatay ve Gor ve Gazne ve Hid ve Sind ve Türkistan ve Deylem ve Babil ve Rum ve Efrenc ve Rus ve Şam ve Hicaz ve Habeş ve Yemen ve Berber..." illerini almış, Şark ve Garp fatihi olmuştur.

Marcel Brion, Asya ve Avrupa'da Hunlar isimli eserinde bu fetihlerin sınırlarını şöyle çizer: Şarktan Garba uzanan Oğuz Han fütuhatı, Kore ve Japon denizinden başlayıp Rusya'nın Volga nehrine kadar ulaşmış ve yirmi altıdan fazla krallık arazisini kaplamıştır.

Leon Cahun, Asya Tarihine Giriş'inde bu noktayı izah eder: "O, bütün dünyayı fethetmiş, yüz on altı sene yaşamış ve hakimiyet timsali olan altın yayla üç oku ölümünden evvel oğulları arasında paylaştırmıştır."

Ek olarak, Fatih Sultan Mehmet'in torunlarından birinin adı da Oğuz Han'dır. Yani Osmanlı hanedanında da kullanılmış bir isimdir Oğuz.

Oğuz kelimesinin anlamını daha iyi anlayabilmek için eski Türk tarihini biraz okumak gerekiyor.
Diğer taraftan Oğuz Han bir peygamber miydi?
Hadis-i Şerif rivayetlerine göre, ins ü cine 124 bin veya 224 bin peygamber gönderilmiş . Bütün kavimlere bir veya birden fazla peygamber gelmiş olmalı. Oğuz Han'ın ise Kuran'da geçen 28 peygamberden biri olduğu iddia ediliyor.
Bu konuyla ilgili de farklı çalışmalar var ve mesele kesinlik arzetmemekte.
İslamî açıdan, peygamber olmayan birine "peygamberdir" demek veya bir peygambere "peygamber değildir" itirazında bulunmak imanî olarak sakıncalı.
Yani bu yönden kesin bir şey söylemek de yanlış (eh fetvayı da verdik hayırlı olsun).

Mihmanhaneden şimdilik bu kadar...
Read rest of entry
 

Kafa Kağıdı

Fotoğrafım
Mihman
yek katre-i hun ve hezar endişe
Profilimin tamamını görüntüle

Temaşa

mihmanhane Copyright © 2009 FreshBrown is Designed by Simran