Biz küçükken evimizde söylenmemesi gereken kelimeler vardı. Hala da vardır. "Salak, aptal, manyak" da dahil olmak üzere her türlü argo, küfür, hakaret ihtiva eden kelimelerdir bunlar. Aslında argo bilmemek insanı zor durumlara düşürebiliyor. Ki bu gibi halleri vakt-i zamanında yaşamışlığım var. Tabi konumuz bu değil.
İsmi söylenmemesi gereken bir de hayvan vardı. Çünkü annemin dediğine göre onun ismi söylenirse 40 gün evin beti bereketi kaçardı.
Tam bunun üstüne söylemek de olmaz ama, bahsettiğimiz hayvan, başlıkta da belirttiğimiz üzre domuz.
İşte biz ona çeşitli müstear isimler düşünerekten hayatımızı sürdürürken, yiyecek maddelerimizde bu hayvanın yağının da kullanıldığı söylentileri canımızı sıktı. Başladık marketlerde emilgatör numaralarını takip etmeye. Yok bilmem ne numaralı emilgatör, domuza delalet eder.
Bir dönem böyle geçerken, çeşitli efsaneler de dolanmaktaydı:
Türkiye'ye bilmem kaç ton domuzyağı giriyor.
Bu bize epey bir müddet katıyağlara uzaktan bakmak için yetmişti. Ama gel zaman git zaman unuttuk hepsini.
Yine biz küçükken, hatta yakın bir zamana kadar, domuz hayvanını çok fazla görmezdik. Küçükken nadiren de olsa tv'de gördüğümüzde gözlerimiz faltaşı gibi açılırdı.
Defter kapları, çıkartmalar, hayvanlı hikayelerin hiçbirinde kadroya dahil değildi domuzcuk.
Ama şimdi yeğenimin hikaye kitabında var mesela. Hatta bizim ufaklık onu eski Türkçemizdeki haliyle telaffuz ediyor: Teyze bak bu donuz...
Anlaşılan oydu ku bu hayvan hayatımıza bir şekilde nüfuz etmeye başlamıştı.
Son zamanlarda, bir zamanlar evimizde telaffuzu yasak kelime herkesin diline pelesenk olmuş halde. Domuz gribi aşağı, domuz gribi yukarı.
Geçen gün telefonda babamla konuşuyorum. Domuz gribini belirtmek için hala müstear isim kullanıyor. Ne ironik. Taa Rusya'da, domuzun helal olduğu memlekette alışamamış telaffuz etmeye, ama biz ağzımızı doldura doldura "heee domuz gribi mi evet..." deyiveriyoruz.
Bu hal beni rahatsız ediyordu. Yani sürekli domuz kelimesini kullanmamız. Başka bir isim bulunamamış mıydı.
Hatta bir teyzeden şunu duydum. Çok da güldüm aslında:
"Domuz gribi olmak birşey değil. Ya bu hastalıktan ölürsem. Ne diyecekler: Domuz gribinden öldü. Fuu ismi bile kötü"
İşte ben bu ismi hazmedememişken, tam da "insanın sevmediği ot burnunun dibinde bitermiş" misali bir hadiseyle karşı karşıya kaldım.
İçime oturdu doğrusu.
Şöyle ki:
Derimod isimli mağazadan çok da beğenerek bir çift çizme aldım. İspanya'dan ithal edilmiş de, çok kaliteli bir markaymış da. Eh almamak olmaz.
Tabi bu bir aydan fazla oldu. Bu süre zarfında çizmeyi kullanmadım. Geçenlerde kullanmaya karar verdiğimde bir şey dikkatimi çekti. Çizmenin astar derisinin büyük ve seyrek gözenekleri vardı. Bir zaman şöyle duymuştum: "eğer derinin gözenekleri büyük ve seyrekse, domuz derisidir" İçime bir şüphe düştü. Bir aydır evimde o deriyle yaşıyordum üstelik. Şüpheyi dindirmek için çizmeyi Çemberlitaş'taki dericilere gösterdim. İlk bakışta "domuz derisi bu" dediler. E tabi beni bir keder kapladı. Verdiğim paraya mı yanayım, kursağımda kalan hevese mi, onca zaman bu deriyle bir arada yaşamış olmama mı?...
Şimdi her ayakkabı alacağımız zaman orasını burasını didikleyeceğiz evet. Çünkü meğerse Türkiye'deki deri eşyalarda da domuz derisi çokça kullanılıyormuş.
Her dönerciden döner alamamak...
Her pastaneden pasta yiyememek...
Her deri ayakkabıyı giyememek...
Tavuğa hiç bakmamak...
Bakalım araştırsak liste nereye kadar sürecek. Murdar olmayanı yeme/içme/giyme mücadelemizdeki sınırlar ne kadar daralacak...
Read rest of entry
İsmi söylenmemesi gereken bir de hayvan vardı. Çünkü annemin dediğine göre onun ismi söylenirse 40 gün evin beti bereketi kaçardı.
Tam bunun üstüne söylemek de olmaz ama, bahsettiğimiz hayvan, başlıkta da belirttiğimiz üzre domuz.
İşte biz ona çeşitli müstear isimler düşünerekten hayatımızı sürdürürken, yiyecek maddelerimizde bu hayvanın yağının da kullanıldığı söylentileri canımızı sıktı. Başladık marketlerde emilgatör numaralarını takip etmeye. Yok bilmem ne numaralı emilgatör, domuza delalet eder.
Bir dönem böyle geçerken, çeşitli efsaneler de dolanmaktaydı:
Türkiye'ye bilmem kaç ton domuzyağı giriyor.
Bu bize epey bir müddet katıyağlara uzaktan bakmak için yetmişti. Ama gel zaman git zaman unuttuk hepsini.
Yine biz küçükken, hatta yakın bir zamana kadar, domuz hayvanını çok fazla görmezdik. Küçükken nadiren de olsa tv'de gördüğümüzde gözlerimiz faltaşı gibi açılırdı.
Defter kapları, çıkartmalar, hayvanlı hikayelerin hiçbirinde kadroya dahil değildi domuzcuk.
Ama şimdi yeğenimin hikaye kitabında var mesela. Hatta bizim ufaklık onu eski Türkçemizdeki haliyle telaffuz ediyor: Teyze bak bu donuz...
Anlaşılan oydu ku bu hayvan hayatımıza bir şekilde nüfuz etmeye başlamıştı.
Son zamanlarda, bir zamanlar evimizde telaffuzu yasak kelime herkesin diline pelesenk olmuş halde. Domuz gribi aşağı, domuz gribi yukarı.
Geçen gün telefonda babamla konuşuyorum. Domuz gribini belirtmek için hala müstear isim kullanıyor. Ne ironik. Taa Rusya'da, domuzun helal olduğu memlekette alışamamış telaffuz etmeye, ama biz ağzımızı doldura doldura "heee domuz gribi mi evet..." deyiveriyoruz.
Bu hal beni rahatsız ediyordu. Yani sürekli domuz kelimesini kullanmamız. Başka bir isim bulunamamış mıydı.
Hatta bir teyzeden şunu duydum. Çok da güldüm aslında:
"Domuz gribi olmak birşey değil. Ya bu hastalıktan ölürsem. Ne diyecekler: Domuz gribinden öldü. Fuu ismi bile kötü"
İşte ben bu ismi hazmedememişken, tam da "insanın sevmediği ot burnunun dibinde bitermiş" misali bir hadiseyle karşı karşıya kaldım.
İçime oturdu doğrusu.
Şöyle ki:
Derimod isimli mağazadan çok da beğenerek bir çift çizme aldım. İspanya'dan ithal edilmiş de, çok kaliteli bir markaymış da. Eh almamak olmaz.
Tabi bu bir aydan fazla oldu. Bu süre zarfında çizmeyi kullanmadım. Geçenlerde kullanmaya karar verdiğimde bir şey dikkatimi çekti. Çizmenin astar derisinin büyük ve seyrek gözenekleri vardı. Bir zaman şöyle duymuştum: "eğer derinin gözenekleri büyük ve seyrekse, domuz derisidir" İçime bir şüphe düştü. Bir aydır evimde o deriyle yaşıyordum üstelik. Şüpheyi dindirmek için çizmeyi Çemberlitaş'taki dericilere gösterdim. İlk bakışta "domuz derisi bu" dediler. E tabi beni bir keder kapladı. Verdiğim paraya mı yanayım, kursağımda kalan hevese mi, onca zaman bu deriyle bir arada yaşamış olmama mı?...
Şimdi her ayakkabı alacağımız zaman orasını burasını didikleyeceğiz evet. Çünkü meğerse Türkiye'deki deri eşyalarda da domuz derisi çokça kullanılıyormuş.
Her dönerciden döner alamamak...
Her pastaneden pasta yiyememek...
Her deri ayakkabıyı giyememek...
Tavuğa hiç bakmamak...
Bakalım araştırsak liste nereye kadar sürecek. Murdar olmayanı yeme/içme/giyme mücadelemizdeki sınırlar ne kadar daralacak...






